“İstanbul kararları” diye bir şey yoktur

"Uluslararası bunalımın eleştirel bir perspektif olmadan kavranamayacağı ve “küreselleşme” denilen sürecin, dünya halklarına ağır maliyetler yüklemiş olduğunu hâlâ algılamamak için, kör ve sağır olmak gerekiyordu."
Cumartesi, 10 Ekim 2009 11:15

Geçtiğimiz hafta İstanbul'da gerçekleştirilen IMF-DB toplantıları sona erdi. Toplantı sonrası alınan kararları, çokça bahsedilen IMF'nin "yeni" konumunu ve Türkiye'nin bu süreç içindeki yerini, soL yazarı Prof.Dr. Korkut Boratav'a sorduk.

- Küresel krizin paniğe dönüştüğü 2008 Eylül ayının üzerinden yaklaşık bir yıl geçti. Krizin ilk döneminde, dünyada eleştirilerin odağında IMF ve IMF politikaları duruyordu. İstanbul'da gerçekleştirilen IMF-DB toplantıları sırasında, IMF'ye itibarı adeta yeniden verildi. Katılıyor musunuz?

IMF uluslararası sermayenin üst-organlarından biridir ve ana işlevi son otuz yıldan bu yana, emperyalizmin çevresinde yer alan ülkeleri, konumu doğrultusunda etkilemek, yönlendirmek, zaman zaman doğrudan yönetmek olmuştur. Metropolün politikalarını etkileme bu işlevin içine girmemiştir. Çok geniş bir veri tabanına sahip olduğu ve çok sayıda uzman çalıştırdığı için, dünya ekonomisinin tümünü kapsayan raporlar ve incelemeler yürütmüş, yayımlamıştır ancak, bu metinler, metropoldeki ekonomilere ilişkin ve uygulanması beklenen reçeteler içermez. Otuz küsur yıl önce Britanya ile ve geçen yıl İzlanda ile imzalanan iki anlaşma dışında, IMF’nin stand-by anlaşmaları tamamen Üçüncü Dünya ülkelerini kapsamıştır. Bu nedenle, emperyalizmin merkezinde patlak veren krize, IMF’nin doğrudan katkısı yoktur. Öte yandan hem IMF’nin Üçüncü Dünya’ya sunduğu reçetelerin, hem de Batı’nın merkez bankaları ve maliye/hazine bakanları aracılığıyla metropolde hayata geçirilen düzenlemelerin ardında, burjuva iktisadının karşı-devrimci, gerici kanadı rol oynamıştır.

Bu işbölümü içinde finansal kuralsızlaşmayı, sermaye hareketlerini tamamen serbest bırakan politikaları çevre ekonomilerine taşıma görevi IMF’ye verildi. “Finansallaşma”nın yol açtığı ilk kriz dalgaları da, metropolde değil, çevre ekonomilerinde gerçekleşti. IMF uygulattığı politika modelleri nedeniyle bunalımlara yol açtığı, bunları insafsızca yönettiği ve ulusal ekonomilerin emperyalizme bağımlılığını artırdığı için “sol”dan şiddetle eleştirildi. Bu eleştirilere zaman zaman burjuva iktisadının reformist, Keynesgil kanadından da katılımlar oldu. Özellikle Asya krizinin sonrasında IMF’nin hoyrat yöntemlerini yakından algılayan Üçüncü Dünya ülkeleri, sonraki yıllarda IMF’den uzak durmak için özen gösterdiler büyüme hızlarını aşağıya çekip, cari açıklarına son verdiler IMF’ye borçlarını erkenden kapattılar. 2008’e gelindiğinde IMF ile stand-by anlaşması sürdüren tek büyük çevre ekonomisi olarak Türkiye kalmıştı.

“Güney” coğrafyasının krizleri, Batı’daki finansallaşma çılgınlığını hayata geçirenleri akıllandırmadı. Ayrıca, çevredeki bunalımlardan metropol sermayesi kazançlı çıktı. Finans kapitalin kuramcıları ve IMF-Dünya Bankası çevreleri ise, kendilerine kriz nedeniyle yöneltilen eleştirileri, “kabahat neoliberal modelde değil bunlar böyledir doğru reçeteleri eksik uygularlar yolsuzluk vardır yarenler kapitalizmi egemendir” söylemleriyle geçiştirdiler.

Dolayısıyla 2008 krizi metropollerin finansal sistemlerinde patlak verip, diğer sektörlere, diğer ekonomilere yayıldığında, sistem-içi eleştiri okları IMF’yi değil, Batı ülkelerinin Greenspan, Rubin, Summers gibi merkez bankacılarını ve hazine bakanlarını hedefledi. Bunlar, yükseliş konjonktürünün “efsaneleşmiş” isimleriydi.

IMF’ye son otuz yıldan beri üstlendiği işlevin çok ötesine giden görevler, G20 Grubu’nun 24-25 Eylül’deki Pittsburgh toplantısında verildi. G20’ler grubunun metinlerinde IMF’nin Üçüncü Dünya ekonomilerinde hak ettiği lekeli sicile hiç atıfta bulunulmuyor. Bu yeni gündemi IMF’ye veren G20’lerin geçmişte IMF’nin acı reçetesinin ağır faturalarını yaşamış üyeleri de var: Arjantin, Brezilya, Endonezya, Meksika, Güney Kore, Türkiye gibi… Bazıları, hâlâ IMF-karşıtı tavır taşıyan iktidarlarca yönetiliyor. IMF yepyeni görevlerle bir anlamda “onurlandırılırken”, IMF’nin eski kurbanlarının niçin suskun kaldıkları, incelenmesi gereken bir konudur.

- Yıllık toplantıların sonuç metninde IMF'nin yeniden işlevlendirilmesi ve görev tanımının genişletilmesi konuları hangi nedenlerle yer alıyor?

Aslında “İstanbul kararları” diye bir şey yoktur. Böyle bir nihai metin, “deklarasyon” çıkarılmamış sadece, IMF Başkanı’nın kapanış konuşmasında toplantıda alınan kararlar böyle adlandırılmıştır. Türkiye’yi yönetenlerin bu türden içi boş, sembolik yaftalara fazlasıyla değer atfettiğini Strauss-Kahn farketmiş olsa gerek…

Öta yandan, İstanbul toplantısında alınan kararlar, İstanbul’da değil, on gün önce Pittsburgh’ta alınmıştı. G20’ler Grubu’nun o toplantıda aldığı kararların bir bölümü IMF’yle ilgiliydi: IMF’nin görev tanımı tüm dünya ekonomisini ilgilendiren makro-ekonomik ve finansal politikaları da kapsayacak biçimde genişletilecek G20’lerin bu çerçevede aldığı kararları IMF izleyecek, değerlendirecek bir anonim şirket gibi yönetilen IMF’deki ülke “kotaları”nın büyük çevre ekonomileri lehine değiştirilecek ve yönetimin belirlenmesi süreci saydamlaştırılacak sermaye hareketlerindeki ani dalgalanmaların yarattığı ekonomik sarsıntıları ve aşırı rezerv biriktirme gereksinimini hafifletecek yöntemler geliştirilecek… Bu yeniliklerin karşılığında da IMF’ye ek kaynaklar sağlanacaktır. G20’ler Grubu “IMF AŞ”nin çoğunluk hisselerine sahip olmakla birlikte, bu kararların tüm IMF üyelerine açık olan İstanbul toplantısında onaylanması gerekiyordu. Özellikle IMF Ana Sözleşmesi’nin değiştirilerek hayata geçirilmesi ise, hemen değil, adım adım (örneğin 2011’e kadar) gerçekleşecek.

Burada iki soru var: Emperyalist metropolleri yönetenler, uluslararası bunalımın yönetimini niçin önce G20 grubuna taşıdılar? Sonra da bunalıma karşı ulusal ve uluslararası düzlemlerde alınacak önlemlerin izlenmesinin, koordinasyonunu ve değerlendirilmesini niçin IMF’ye havale ettiler? İlk soruya bağlı olarak, kriz-yönetiminin G7’den G20’ye taşınmasının adındaki temel etkenin Çin olgusu olduğunu düşünüyorum. Gerek dünya ekonomisinin genişleme ivmesine geçişte öncü rol oynayarak krizden çıkışta gerekse kriz sonrasında uluslar arası finansal mimarinin yeni baştan (ve dolar’ın kaderini belirleyecek biçimde) inşası gündeme geldiğinde, Çin’in dışta kalacağı bütün çözümlerin eksik kalacağı algılandı. Çin’in katılacağı ancak, önemli Üçüncü Dünya ülkelerinden hiçbirinin de dışlanmayacağı bir müzakere, pazarlık birimi olarak G20 grubu belirlendi.

Öyle sanıyorum ki, IMF’ye “fiilen G20 grubunun sekreteryası” rolü verilmiş olmasının ardında, hem Amerikalıların, hem de Avrupalıların “uluslararası önlemler ve koordinasyon” söyleminin büyük ölçüde sembolik kalacağını ve kriz içinde, sonrasında alınacak önemli kararların büyük çoğunluğunun kilit ülkelerin siyasi iktidarlarınca belirleneceğini belirlemiş veya farketmiş olmaları yatmaktadır. “Kilit ülkeler” ise az sayıdadır ve azami bir liste yapılacaksa, ABD, Britanya, Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve (petrol ihracatçılarını temsilen) Suudi Arabistan’dan ibarettir. IMF’ye verilen görev ise, göstermelik bir roldür ve kıymet-i harbiyesi yoktur. IMF fiilen metropol ekonomilerini, Çin’i denetleyemez. Sembolik rollerin veya izleme-araştırma çalışmalarının ötesine giden işlevsel düzlemde eskisi gibi sıkışan “Güney” ülkelerine, geleneksel reçeteler içinde ve bazı durumlarda biraz daha gevşek koşullar içererek kredi vermeyi sürdürecektir.

- Türkiye'nin AKP hükümetinin izlediği dış politika ve ekonomik uygulamalarla, bölgesel bir güç haline geldiği tezleri var. Bölgesel dinamiklerde, Osmanlı'nın tarihteki rolünden yararlanıldığı ve AKP'nin bu mirası, bir dış politika kozu olarak kullandığı da belirtiliyor. Hatta, Türkiye'nin artık ekonomik ve siyasal açıdan ABD gibi ülkelere bağımlılık ilişkisinden, bu ülkelerle “partner” durumuna geçtiği söyleniyor. Emperyalist işbölümünün işleyiş mekanizmaları açısından bu tezlere nasıl yaklaşıyorsunuz? Öte yandan IMF-DB toplantıları boyunca Harbiye'den, Başbakan Tayyip Erdoğan dahil, IMF karşıtlarına sıcak mesajlar gönderildi. IMF Başkanı, aslında muhalif bir kimliği olduğunu belirtti. Ancak, dışarıdaki sesler, gaz ve tazyikli su ile çok sert bir şekilde, sizce neden susturulmaya çalışıldı?

Dış politikada AKP’nin yönelişlerini benden daha iyi değerlendirecek kişiler vardır. Bunun yerine, Başbakan’ı “dışarıdaki muhalif sesleri dinleyiniz” uyarısına yönelten olası etkenlere kısaca değinmeyi yeğliyorum.

AKP iktidarı uluslararası ekonomik sorunlara emperyalizme tam teslimiyet perspektifi içinde baktı. Ekonominin kaderini, sorgulamadan finans kapitale teslim etti. Öte yandan Türkiye’nin giderek önemi artan G20’ler Grubu içinde yer alması ve bu grubun Kasım 2008’den sonraki her toplantısında, uluslararası bunalımın adım adım daha eleştirel bir perspektifle incelenmesi Başbakan’ı ve yakın çevresini de ister istemez etkilemiş olmalıdır. Dikkat ediniz: G20 Grubu’nun ilk toplantısında hâlâ “serbest piyasa ekonomisi”nin meziyetlerinden söz ediliyordu. Eylül 2009 toplantısında ise, artık, tamamen serbestleştirilmiş bir finansal sistemin yol açtığı sistematik çarpıklıklar hak edilmemiş kazançlar gayri meşru sermaye kaçışları vurgulanıyor. Elbette bu eleştirilerin ana hedefi, emperyalizmin islahıdır. Ancak, gözlenen söylem kaymasının ardında, dünya ekonomisinin ve kendi ülkelerinin kaderlerini, uluslararası finans kapitale teslim etmeyi sineye çekmeyen, hatta buna karşı direnen bazı ülkelerin G20’lerin grubu içinde yer alması da rol oynamış olmalıdır.

G20’ler grubunun bileşimine kısaca değineyim: Emperyalizmin metropollerini kapsayan G7 grubuna, milli gelir düzeyi bakımından en büyük on bir çevre ülkesi ile Avustralya ve AB klenmiştir. Uluslararası ekonomik sorunların görüşüldüğü tüm forumlarda, zaman zaman koordinasyon gerçekleştirerek ağırlıklarını artıran ve BRIC diye adlandırılan bir alt-grubun (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) ABD-AB çizgisinden bilinçli farklılığı malûmdur. Bunlara, hem Afrikalı olması, hem de DTÖ’nün en etkili “muhalif” üyelerinden biri olması nedeniyle Güney Afrika da katılabilir. Son otuz yılın neoliberal rüzgârları bu ülkelerin tümünü, farklı biçim ve derecelerde etkilemiş olmasına rağmen, bu etkiler hiçbir zaman tam teslimiyetle sonuçlanmadı. Ayrıca, siyasi iktidarlar buralarda çeşitli derecelerde geleneksel sol, orta/sol ve ulusalcı siyasetin izlerini, geleneklerini içermektedir.

Uluslararası bunalımın eleştirel bir perspektif olmadan kavranamayacağı ve “küreselleşme” denilen sürecin, dünya halklarına ağır maliyetler yüklemiş olduğunu hâlâ algılamamak için, kör ve sağır olmak gerekiyordu. Başbakan da, yedi yıldan beri tekrarladığı “uluslararası sermayenin nimetleri” yavelerinin, İstanbul’daki konuşmasında pek ilkel kaçacağını algılamış olmalıydı.

Öte yandan, bu siyasetçinin İstanbul sokaklarında gösteri yapan düzen dışı IMF muhaliflerinden ideolojik ve sınıfsal olarak nefret ettiğini de biliyoruz. Dinlenmesini önerdiği “dışardaki rüzgâr”, sözünü ettiğim toplantılarda oluşan genel ortama uyum çabası olarak görülmelidir o kadar…

- Başbakan Tayyip Erdoğan, IMF'ye zaman zaman “one minute” dese de, Salı günü IMF-DB toplantılarının kapanış resepsiyonunda, “IMF ile anlaşır, inşallah yeni bir sayfa açarız” açıklaması yaptı. Başbakan'ın IMF ile bir aşk-nefret ilişkisi görüntüsü veren bu tutumunun nedeni sizce nedir?

Eğer daha yumuşak koşullar içeren “Esnek Kredi Hattı” anlaşması değil de, bir stand-by söz konusu ise, IMF’nin kriz sonrasında tüm “kırılgan” ekonomilerle yaptığı anlaşmalarda yer alan sevimsiz “kemer sıkma” önlemleri, Türkiye’ye de önerilecektir. Bunun ötesinde AKP’nin özel gündemi için önem taşıyan “vergi denetiminin (veya gelir idaresinin) özerkleşmesi” ve yerel yönetimlere Hazine kaynaklarının frenlenmesi gibi konular da gündemdedir. Kriz etkileri sürerken bu tür bir programla seçime gitmenin riskleri, Başbakan’ın tereddütlerine yol açıyor. Öte yandan IMF’den gelecek para, her an bıçak sırtına kayabilecek olan finansal piyasaları rahatlatacağı için çekicidir.

Başbakan, IMF müzakerelerinin ortaya koyduğu bir olguyu doğru algılasaydı, “dışardaki sese kulak verme” çağrısından daha etkili bir muhalefeti dünya kamuoyuna aktarabilme fırsatı elde edebilecekti. Şu mesajı iletme fırsatını kaçırmıştır: “On yıl boyunca IMF denetimi altında kesintisiz izlenen politikalar, Türkiye’nin uluslararası bunalımla kırılgan konumda (yüksek cari açık, dış borç ikilisi içinde) karşılaşmasına doğrudan yol açmıştır. Şimdi, kendi programının yarattığı sonuçlardan dolayı, IMF kriz ortamında daraltıcı politikalar izlememizi istiyor. IMF’nin sorumluluğunu kabul etmesini, özeleştiri yapmasını ve bzimle aynı durumdaki tüm ekonomilere dış kaynak desteğini krizi ağırlaştıracak koşullar getirmeden sağlamasını talep ediyoruz.” Bu tür bir tavır, şu anda benzer konumdaki çok sayıdaki ülkenin özlemlerine tecüman olurdu.

Ancak, böyle bir tavır alış, geçmiş yıllarda Türkiye ve dünya ekonomilerindeki gelişmelerin doğru algılanmasını ve sağlıklı bir eleştirel değerlendirmeyi gerektirirdi. Bu kavrayıştan yoksun oldukları için, “dışarıdaki ses” retoriğini aşmayan içeriksiz ve sahte bir eleştiriyi kimse ciddiye almaz.