AKP'nin gözdesi Ahrar'uş Şam'ın mezhepçiliği

Azınlıklar hakkındaki “tatlı dile” rağmen, Abbud Ahrar’uş Şam’ın vizyonunun temel olarak mezhepçi olduğunu açığa vurmuştu. Şii tehdidini hedef alarak “Müslüman Doğu’yu” kuşatan bir “Şii orağa” gönderme yapan Abbud; Rus ve İran tasarımlarını “Müslüman milletinin zaferinin yeniden tesis edilmesini ve ilerlemesini engelemek için bu ümmete saplanan İranlı Safevi halkçı bir orak” olarak tarif ederek lanetliyordu.
Çeviri: Selçuk Işık
Salı, 20 Ekim 2015 15:40

Editörün notu: AKP, Katar ve Batı'daki bazı düşünce kuruluşları ve eski diplomatlar tarafından "ılımlı" olarak pazarlanan El Kaide bağlantılı Ahrar'uş Şam örgütü, Batı'ya şirin görünürken mezhepçi nefreti körüklemeyi sürdürüyor. Middle East Eye'dan Nafeez Ahmed'in makalesi, Ahrar'ın "dönüşüm" iddiasına rağmen güncel konumunu sorguluyor.


Görünüşe bakılırsa, Suriye’deki en büyük muhalif gruplardan biri olan Ahrar’uş Şam el-İslam (İslami Özgür Suriye Hareketi) ılımlı bir ideolojik dönüşüm geçiriyor.

En azından, son zamanlarda Washington’ın grupla ittifak yapmasını öneren PR çalışmaları silsilesinin düşündürdüğü şey bu.

Ahrar, geniş muhalif koalisyonu Fetih Ordusu içerisinde, El Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi’nin yanısıra öncü bir rol oynuyor.

İçinde “ılımlı” muhalifleri barındıran Fetih Ordusu’na Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye başta olmak üzere ABD önderliğindeki koalisyon müttefikleri tarafından silah, finansman ve lojistik destek sağlanıyor.

Nisan ayında, ABD’li komutanlar Türkiye’nin güneyindeki harekat odalarından, İslami hiziplerle “ılımlılaştırılmış” muhalif gruplar arasında koordinasyona yeşil ışık yaktı. Çok geçmeden Temmuz ayında ABD, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeybatı sınırı boyunca ABD tarafından havadan koruma ile desteklenen, uygulandığı takdirde ise Ahrar ve Nusra’yı güçlendirecek olan de facto bir “güvenli bölge” oluşturulması talebini kabul etti.

Aşağı yukarı aynı zamanda, ABD’nin eski Suriye Büyükelçisi Robert Ford, Obama yönetimini Ahrar’uş Şam ile görüşmeler başlatması konusunda uyarıyordu; aksi takdirde Suriye’nin “kaderini” “etki altına alma” yarışında geride kalması kaçınılmazdı.

Benzer şekilde, Suriye analisti Sam Heller, geçtiğimiz ay, Ahrar temsilcilerinin; daha ılımlı bir “revizyonist cihatçılık okulu” umutlarını besleyen, “Selefi cihatçılık” ile geçmiş bağlantılarını inkar eden mülakatlarına işaret etti.

Heller’in iddialarına göre; Ahrar’ın “Selefi cihatçılığı” reddettiği itirafı IŞİD ve Nusra ile şeriat (İslam Hukuku) ve siyasal strateji gibi genel konular üzerinde temel anlaşmazlıklar olduğunu açıkça gösteriyor.

“Bu, günümüze kadar birikerek gelen Selefi-cihatçılık mitolojisinin bir kısmının terkedilerek cihatçılığın kendisini bir çeşit selefi reformasyona tabi tutmasıdır.” diye yazıyordu Heller. “O bakımdan, bazıları bunu, mülakat yapılan kişilerin de onayladığı üzere, o eski büyük çadıra; Abdullah Azzam’ın Selefi cihatçılık öncesi militanlığına (her ne kadar bölgenin yeni mezhepçiliğinin filtresinden geçmiş olsa da) benzetti.”

Ancak, Usame bin Ladin’in akıl hocalığını yapan ve Sovyetlerin Afganistan işgaline karşı pan-islamist cihadın kurucusu olan Abdullah Azzam “selefilik öncesi” değildi.

Sünni islam içerisinde bir hareket olan Selefilik, peygamber Muhammed’den sonra gelen ilk üç müslüman kuşak tarafından sarmalanan “hakiki” İslam’a geri dönüşü savunur. Heller’in ve diğerlerinin kavrayamadığı ve Ahrar ideologlarının örtbas ettiği şeyse “Selefiliğin” kendisinin büyük bir çadır olduğudur.

Selefiler, katı bir şekilde peygambere benzemeyi talep ederek İslam'ı kavrama konusunda insan aklının ve deneyiminin rolünü olduğu gibi reddedenlerdir.

Kendilerinin harfi harfine çevrildiğini varsaydıkları islamî metinlere sıkı sıkıya bağlanarak sapkın gelenekleri uzaklaştırmaya odaklanmış olmaları Selefiliği Sünni ve Şii çoğunluktan ayırır.

Selefiler halen bu türden bir gerçekçiliğin ne anlama geldiği konusunda ters düşmektedir ve bu yüzden sayısız bölgesel varyasyonlarıyla, derin değişiklere maruz kalmış farklı bir gelenektir. Çoğu Selefi bir şirk biçimi (çok tanrıcılık, politeizm) olması bakımından siyasal katılımı reddederken diğerleri toplumu sekülerizmden korumak için siyasete katılımı sahiplenir, Batılı Selefiler ise giderek artan bir şekilde demokrasiyi Müslümanlara özgürce faaliyet alanı tanıdığı sürece meşru görmektedir ve bir azınlık ise tabii ki askeri cihatçılığı savunur.

St Andrew Üniversitesi Terörizm ve Siyasal Şiddet Çalışmaları Merkezi’nden Shane Drennan’ın belirttiği üzere Abdullah Azzam “ümmetin (küresel müslüman topluluğu) müdafaacı cihad yoluyla birleşmesine” çağrı yapan “Selefi cihad ideolojisi”nin ilk teorisyeniydi.

Onun ve bin Ladin’in kurduğu Mekteb el-Hidmat isimli siyasal büro “küresel Selefi-cihadın ve özellikle El Kaide’nin bugünkü tezahürünün ilk örgütsel örneğini yarattı”.

Azzam’ın Selefi-cihatçılık yaklaşımı tekfir ile uğraşmaktan çok (diğer Müslümanların mürtet olarak dinden çıkarılması) Müslüman ümmetini “küffarın (kafir veya inanmayanlar) saldırısından” korumak ve birleştirmek üzerineydi.

Azzam’ın Selefi-cihatçılığına geri dönerek Ahrar’uş Şam Selefilik’ten uzaklaşmıyor; yalnızca gaddar siyasal programını halk desteği oluşturmak adına geçici olarak dizginleyerek pan-İslamist cihadı güçlendirmek için tekfirci politikalarını sulandırıyor.

IŞİD’in yaptığı gibi selefi olmayan Sünni müslümanları dinden çıkarmak yerine Ahrar yalnızca Şii ve Aleviler gibi “heretik” müslümanları dinden çıkarmayı tercih ediyor.

Ahrar’ın bu retorik geçişi teolojik ve kutsal kitap revizyonizmi güdümlü olmaktan çok, grubun uzun vadeli vizyonuna ulaşmak için taktiksel bir çark ediştir.

Ahrar’uş Şam lideri Haşim el Şeyh’in Nisan’da El Cezire’ye verdiği mülakatta Esad sonrası Suriye’nin azınlıkların korunduğu, şeriat temelli bir anayasaya dayalı olarak halk tarafından seçilen bir hükümetten oluşacağını ve Ahrar’ın Nusra ile “siyaset” ve “El Kaide bağlantıları” konusunda aynı fikirde olmadığını teyit etmesi yeterince fikir veriyor.

Ancak burada yeni birşey yok. 2014’te Ahrar’ın eski lideri Hasan Abbud El Cezire’ye verdiği mülakatta grubunun muhalif güçlerle Suriye halkını özgürleştirmek için işbirliği içerisinde olduğunu kabul etmişti.

Ahrar’uş Şam’ın El Kaide ile Suriye’deki ilişkisi sorulduğunda, Abbud temelde anlaşmazlıklarının olmadığına açıklık getiriyordu: “Diğer İslamcı gruplar gibi kardeşim, onlarla da bazı noktalarda buluşuyor bazı noktalarda ayrılıyoruz, askeri taktiklerde buluşurken diğer taktiklerde uzlaşamıyoruz. İslam’ın bizim işimizin hakemi olduğu konusunda onlarla aynı fikirde olabiliriz ve bazı noktalarda uzlaşamıyor olabiliriz.”

Post-Esad rejiminin nasıl seçileceği sorulduğunda Abbud demokrasi dışında herşeyi uygun bulmuştu: “İslam devletinde yönetenlerin seçilme yöntemi değişiklik gösterir. Örneğin bugünün monarşileri gibi kralın halefini seçtiği yöntemlerin yanısıra liderlerin üst düzey soylular ve akil adamlar tarafından seçildiği ve vatandaşlar tarafından danışmanlık verildiği yöntemler de bulunmaktadır. Tüm bu yöntemler meşrudur ve hiçbir yanlışlıkları yoktur.”

Ancak demokrasiyi Batılı güçlerin istediği herkesin üzerinde sallandırdığı bir kılıç olarak tanımlıyordu. “Demokrasi insanların kurallar hakkında ne düşündüklerine bakılarak insanlar tarafından kontrol edilmesidir. Biz diyoruz ki Halife ve onun kulları tarafından buyurulan ilahi bir sistem vardır. Bu sistem kuralın saf İslami hukuka uygun olduğu bir sistemdir. Allah’ın kanunu eksiksizdir ve size sadece metinler üzerine düşünmek ve kuralları türetmek kalır.

Ahrar’ın Ebubekir el-Bağdadi’nin “İslam Devleti” ilanını reddetmesi ve Nusra’nın acemi şeriat mahkemelerinin engellenmesi teolojik değil stratejiktir: “Şu an en önemli görev milletimizin ve insanlarımızın insafsız düşmanını cezalandırmaktır. Her grubun, şayet varsa, projelerini uygulamaya koymasının zamanı değildir. Bu ülkedeki çoğunluğun Allah’ın kanunlarıyla yönetilmek istediğinden ve Kuran’ın devletin anayasası olacağından kimsenin şüphesi olmasın; ama bu hangi nitelikte, biçimde ve zamanda olacak? İşte birçok unsurla anlaştığımız ve anlaşamadığımız nokta burasıdır. “

Azınlıklar hakkındaki “tatlı dile” rağmen, Abbud Ahrar’uş Şam’ın vizyonunun temel olarak mezhepçi olduğunu açığa vurmuştu. Şii tehdidini hedef alarak “Müslüman Doğu’yu” kuşatan bir “Şii orağa” gönderme yapan Abbud; Rus ve İran tasarımlarını “Müslüman milletinin zaferinin yeniden tesis edilmesini ve ilerlemesini engelemek için bu ümmete saplanan İranlı Safevi halkçı bir orak” olarak tarif ederek lanetliyordu.

Abbud ayrıca Ahrar’uş Şam’ın İslami bir süper-devlet yolunda ulusal sınırları yok etmek gibi bölgesel ve küresel hırsları olduğu konusunu açıklığa kavuşturuyordu: “Bize zorla kabul ettirilen Sykes-Picot duvarlarını kendi ellerimizle parçalayacağımız ve bu ümmeti (küresel müslümanlar) tek bir vücut haline getireceğimiz günü iple çekiyoruz.”

İronik bir şekilde, Suriye’ye Rusya ve İran’ın artan müdahalesi bu kıyamet vizyonunun öfkesini körüklüyor. Suriye bataklığına doğrudan müdahale yaparak çatışmayı sona erdirmeyecekler ama Ortadoğu’yu kasıp kavuracak bölgesel bir mezhepçi savaşın yangınına körükle gidiyorlar.