‘16 Nisan’da hayır diyenler bile yeni rejimin parçası olmaya hazır’

Bu Düzen Değişmeli Platformu bağımsız milletvekili adayı Ali Rıza Aydın, parlamentonun işlevsizleştirildiği, cumhurbaşkanının ‘üstünlüğü’ne dayalı, atanmış bakanların milletvekili dokunulmazlığıyla donatıldığı ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Rejimi’ni tüm ayrıntılarıyla değerlendirdi.
soL
Pazartesi, 21 Mayıs 2018 07:05

Bu Düzen Değişmeli Platformu Ankara 1. Bölge bağımsız milletvekili adayı, emekli Anayasa Mahkemesi raportörü Ali Rıza Aydın ile ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Rejimi’ni konuştuk. Aydın, 24 Haziran sonrası Türkiye’yi bekleyen ‘yeni rejimi’ tüm detaylarıyla anlatırken düzen partilerinin buna nasıl rıza gösterdiğini de çarpıcı bir şekilde ortaya koydu.

2017’nin 16 Nisanı’ndaki halkoylamasına kadar tartışılan, şaibeli halkoylamasından sonra yürürlüğe giren birkaç maddesi dışında deyim yerindeyse unutulan Anayasa değişiklikleri 24 Haziran baskın seçimleriyle yüksekten düşen koca bir kaya gibi tozu dumana katarak düşüverdi önümüze. Seçim sürecine girildi ama hâlâ “Getirilen nedir, ne anlama geliyor, nelere yol açacak” sorularının yanına bile yanaşılmıyor. Bir tuhaflık yok mu ortada, neler oluyor gerçekten?

Başkanlık mı, yarı başkanlık mı, nasıl başkanlık gibi konuları akademi dünyasındaki hukuk, kamu yönetimi, siyaset bilimi gibi bölümler teori ve uygulama üzerinden nereye yerleştireceklerini araştıradursun, ortada gerçekten bir tuhaflık var. Hani yersiz ve saçma sözler için dam üstünde saksağan vur beline kazmayı denir ya burada da devlet, hukuk, anayasa karışımı haller karşısında aynı sözleri kullanabiliriz: dam üstünde saksağan vur beline kazmayı.

Ama o kadar basit değil. Dar bakılacak, önemsizleştirilecek, kanıksanacak, rıza gösterilip olağanlaştırılacak bir hafife almayla bakamayız. “Bir AKP oyunu” gibi de göremeyiz. Hele hele, demokratik hukuk devletinin kurum ve kuralları çalıştı; bu faaliyet sonucu parlamentoda kabul edildi, yeterli oyu alamadığı için halkoylamasına gidildi, halkoylamasında siyaseten “hayır” toplamı fazlaysa da düzenin denetim organı Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) kararı var gibi bakışlara hiç sığınamayız. 

Sınıflı bir toplumda, emperyalizmle işbirliği içindeki kapitalist düzende yaşadığımızı unutmak anlamına gelir bu kabulcülük. 

2017 Anayasa değişiklikleri, AKP’nin önceki Anayasa değişiklikleri gibi adım adım ve planlı bir çabanın ürünü, aynı zamanda da sermaye sınıfının ve emperyalist dünyanın onayı ile ortaya çıkmıştır. Epeyce geçmişi de vardır. “Teoriye uymuyor, Türkiye’ye özgü” demek, hafife almanın değil Türkiye koşullarının ve bu koşullara uyan tek kişiye bağlı keyfi yönetimin karşılığı olur ancak. Tabii ki, sıkça örnek olarak verilen ABD ya da Fransa uygulamalarından farklılıklar olacaktır, olağandır. Tartışmaları tekniğe taşımaktaki amaç açık, yüzeysel tartışmalarla tarihsel gerçeklerin ve sınıfsallığın üstünü örtmek… 

Biz adına, parlamentoyu arkaya atan ve göstermelik yapan, görev yetkileri denetimsiz olarak tek kişide toplayan haliyle dümdüz başkanlık diyelim. 

FARKLI TAKIMLARIN DEĞİL AYNI TAKIMIN ELEMANLARININ YARIŞI

Cumhurbaşkanlığı adayları belli ama konuyu özünden tartışan yok gibi…

Konuyu özünden tartışmak ya düzeni değiştirmeden rejim değişikliği gibi dar ya da düzenin değişmesi üzerine olur. Birincisi düzen içidir. Düzen içinde kalmak, düzen istikrarını bozmamak isteyen sınıfın siyasetinin tercihi olarak açık ya da örtülü ortaya çıkar, topluma sunulur. Bu sunuştan sonra da işte bugün yaşananlar gibi adayların kaşı, gözü, boyu, konuşması, polemiği çıkar ortaya. Ya da düzen içinde “birle üç”, “üçle beş” gibi iki dar çizgi arasında biraz daha pay verme yarışına girilir. Adayların konuşmalarına bakalım, hepsinin aynı çember içinde dönüp durduğunu görürüz. Programlarına bakılmaz bile. Bakıldığında da öz ihmal edilir. O kadar… Öze bakılsa, programların aynı düzenin açık koyu renkleri olduğu görülecektir.

“Kazanırsam parlamenter sisteme dönüşü sağlayacağım, yargıyı eski haline getireceğim”, “önce beni başkan seçin” diyenler var. Bu da işin özü değil. Düzen aynı düzen, sermaye kazanmaya emek sömürülmeye devam edecek, gericilik dinsel ağırlıklı olarak her yere sızacak, önce OHAL’li sonra OHAL’siz yönetim tüm keyfiliğiyle sürecek, OHAL’siz yönetim diyecekler OHAL’li baskı hukukunu uygulayacaklar. Aydınlanma, laik eğitim, bilim ayaklar altına alınacak, iş cinayetleri hız kesmeyecek, kadın tali olmaya itilecek, çocuk ucuz işgücü ve cinsel istismar aracı olacak, NATO Türkiye’yi ön cephede ölüme gönderecek, özelleştirmeler ve kamu kaynaklarının talanı sürecek, “hak” denilenler sermayeye ve siyasal iktidara serbest ama emekçi halka sınırlı olacak… Aynı hamam aynı tas.

İşin özü kapitalist emperyalist düzenin devamı ve krizlerinin aşılması için hangi yönetim şeklinin kimler tarafından yürütüleceği, kimin bu düzenin başına oturacağı değil ki… Yargının eski hali AKP öncesi ise o zaman da yargı yürütmeye bağlıydı, HSYK başında yine adalet bakanı vardı.

Bir de şöyle bakalım, 16 Nisan halkoylamasında “hayır” oyu verenler bile yeni rejimin parçası olmaya hazırlar. Bu farklı takımların yarışı değil aslında, aynı takımın elemanlarının yarışı. Kim kazanırsa fark etmiyor, etmeyecek. 

‘PARLAMENTO SINIRLI İŞLEVLİ BİR KURUM OLARAK BİR KENARDA DURACAK’

24 Haziran’dan sonra karşılaşacağımız yönetimi biraz daha ayrıntılandırırsak hangi başlıkları açabiliriz, nelerle karşılaşacağız?

Bu soruyu yukarıda belirttiğim sınıfsal özle, sınıfsallıktan ayrılmadan yanıtlayabiliriz. Bir düzen değişikliği söz konusu olmaksızın yeni rejimin ne anlama geldiğini, diğer deyişle “yapı”yı aynı tutarak üstyapı kurumlarıyla anlatmaktır bunun anlamı. 

Kolayca bakacağımız yer devlet ve anayasadır. Toplum içinde devleti, devlet içinde de iktidarı tanımlayan, aynı zamanda da toplum içinde devleti, devlet içinde de iktidarı sınırlayan anayasanın öngördüğü devlet ve iktidar yapısı, toplumun siyasi yapısı ve tanımladığı/sınırlandırdığı hak ve özgürlüklerle bir arada, bütünsel olarak yer alır anayasada.

Türkiye, 1920’nin 23 Nisanı’nda başlayan 1921 Anayasasıyla biçimlenen TBMM hükümeti dönemi ve sonrasından bugüne kadar parlamento ve içinden çıkan hükümet geleneğiyle yaşayan bir ülke. Özetle egemenlik ulusun, ulus bu egemenliği yetkili organları olan yasama, yürütme ve yargı eliyle kullanıyor. Cumhurbaşkanı devletin başı… 24 Haziran’dan sonra bu tablo değişecek, organlar ve cumhurbaşkanı adları ile duracak ama yönetim biçimi ve işlevler, görev, yetki ve sorumluluklar değişecek.

Anayasa değişikliği olmasına karşın, yürürlükteki Anayasanın taşları, oynama şöyle dursun kazındı. Buna “yeni Anayasa” demek hiç de abartılı olmaz.

Artık içinden hükümet çıkaran bir parlamento olmayacak, parlamento içinden gelen başbakan ve bakanlar kurulu olmayacak. Parlamento, yasama görevini ve Anayasanın verdiği diğer görevlerle yapan “sınırlı işlevli” bir kurum olarak kenarda duracak. Yargı ise “bağımsız ve tarafsız” dense de hem organik olarak hem de zihinsel olarak iktidarla o kadar içli dışlı ki ayrı bir organ, ayrı bir denetim gücü işlevini yürütemeyecek. 

‘24 HAZİRAN’DAN SONRA PARLAMENTER HÜKÜMET OLMAYACAK’

Bir çeşit yürütme ağırlıklı devlet diyebilir miyiz buna?

1982 Anayasasının özü “otoriter devlet, güçlü yürütme” idi. 

AKP dönemi, kuvvetler ayrımındaki işbölümünde adım adım yürütmenin ağırlığına geçilen, bu geçişleri Anayasaya da yerleştiren; yasamanın işlevsiz, yargının güdümlü olduğu süreçle 16 Nisan Anayasa değişikliklerine geldi. Siyaseti de peşine takmakta başarılı oldu.

Sorunuzdaki “yürütme ağırlıklı” devlet nitelendirmesini AKP’nin geçmiş dönemi için kullanabiliriz. 24 Haziran’dan, daha doğru tarih olarak seçilen cumhurbaşkanının göreve başlama tarihinden itibaren “ağırlıklı” yerine “üstünlüklü” ya da “egemen” diyeceğimiz bir yürütme söz konusu olacak. 

Bu yürütmenin özelliği ve niteliğiyse, yetki ve görevin tek kişi (cumhurbaşkanı) tarafından kullanılıp yerine getirilmesi. 1921 Anayasasından başlayarak bugüne getirirsek; Büyük Millet Meclisinde “tecelli ve temerküz” eden yürütme gücü ve yasama yetkisi, 1924 Anayasası ile “ulusun tek ve gerçek temsilcisi olup ulus adına egemenlik hakkı kullanan” aynı zamanda da yasama yetkisi ve yürütme gücünü ulus adına kullanan”  TBMM, 1961’deki kuvvetler ayrımını esas alan “temsili rejim ve parlamenter hükümet”, 12 Eylül 1980 faşist darbesinin Anayasası olmasına rağmen 1961 Anayasasını kaynakları arasında sayan 1982 Anayasasındaki “özgürlükçü demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni” bakımından parlamentoyu hiç olmazsa içinden hükümet çıkaran organ olarak işlevlendirme… Bunların hepsi temsili rejimde parlamentoyu merkeze yerleştirirken, AKP döneminde başlayan uygulama farklılıkları da unutulmamak üzere, artık “parlamenter hükümet” diye bir hükümet rejiminden söz edilemeyecek. “Temsili rejime” sığınarak seçimle gelen bir cumhurbaşkanının  (başkanın) yetki ve görev kullandığı rejimden söz edilecek.

Tek kişilik yönetim için “temsili rejim” kulağa da hoş gelecek...

Düzen yanlılarına göre elbette… Bunun göstergesi TÜSİAD’nin geçmişteki başkanlık rejimi tartışmalarında ABD’yi en iyi demokrasi modeli arasında saymasıdır. Kestirmeden gidilirse, “temsilci seçimle geliyorsa parlamento ya da başkan fark etmez” derler, seçim olması yeterlidir, siyaset programları önemli değildir, tüm siyaset sütunları tek tablo içinde aynı siyaseti tanımlar, o da sermaye sınıfının gerici soslu siyasetidir.

‘MİLLETVEKİLİ GİBİ DOKUNULMAZLIĞA SAHİP ATANMIŞ BAKANLAR’

Bu rejimi biraz daha açarsak…

Başbakan ve bakanlardan oluşan, adına bakanlar kurulu denilen, başbakanın mutlaka milletvekili olduğu, bakanların -Kemal Derviş, Ahmet Davutoğlu örnekleri gibi dışardan atanan kimi bakanlar dışında- genelinin milletvekili olduğu, 1990’larda olduğu gibi koalisyondan, AKP döneminde olduğu gibi tek partiden oluşan bir siyasal iktidar olmayacak. 

Seçimle gelen tek kişi (cumhurbaşkanı), tek başına bunların hepsini üstlenecek. Cezai sorumluluğu, TBMM üye tam sayısının (artık 600) salt çoğunluğunun (301) vereceği önergeyle soruşturma açılmasıyla başlayabilecek; Meclis üye tam sayısının beşte üçünün (360) gizli oyuyla soruşturma açılmasına karar verilebilecek, soruşturma raporu bu sefer üye tamsayısının üçte ikisinin (400) gizli oyuyla Yüce Divana sevk kararıyla tamamlanacak bir süreç. Adı olan yaşama geçmesi zor mu zor bir denetim süreci. 

Cumhurbaşkanına vekalet de edecek yetkili cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanlar, cumhurbaşkanı tarafından atanan ve görevden alınan memurlar ya da haklarının yemeyelim üst kademe yöneticileri. TBMM önünde and içmeleri gösteri… Cumhurbaşkanına karşı sorumlular, bir yandan da cumhurbaşkanı gibi zorlaştırılmış soruşturma usulüne tabiler. Atamayla göreve gelen kişiler ama sorumluluklarıyla koruma altındalar. Bir de görevleriyle ilgili olmayan suçlarda yasama dokunulmazlığına sahipler. Ne denir, atanmış kişi ama milletvekili havasında… Halkı, bakanlık, bakan gibi eski alışılmış sözcüklerle kandırmanın yolu bu. 

‘KHK’LEŞTİRME, BKK’LEŞTİRME, CBK’LEŞTİR’ KURALI: CUMHURBAŞKANLIĞI KARARNAMELERİ CİRİT ATACAK

Bu tabloda hukuk ne alemde?

Hukuk, hukukluğundan utanacak alemde. Çünkü hukuk, pozitif kurallarıyla ve ilkeleriyle birarada varlık kazanır. Pozitif hukukun temel belgeleri ise anayasa ve yasalardır. Her ikisinde de anayasa için kurucu meclis, anayasa değişiklikleri ve yasalar için parlamento devrededir.  Hukukun diğer alt belgeleri (Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK), Bakanlar Kurulu Kararnameleri (BKK), tüzükler, yönetmelikler, tebliğler, genelgeler, kararlar) anayasa ve yasaların verdiği yetkiyle çıkarılabilirler. 

Yeni rejimin özelliği bakanlar kuruluna verilen yetkilerin hepsini, yani KHK’leri, BKK’leri cumhurbaşkanına vermesi. Bu kadarla sınırlı değil, cumhurbaşkanı anayasadan aldığı yetkiyle birçok alanda cumhurbaşkanlığı kararnamesi (CBK) çıkarma yetkisine sahip. Buna OHAL KHK’leri de dahil. Tekerleme yaparsak, “KHK’leştirme, BKK’leştirme, CBK’leştir” kuralı çalışacak.

Bir örnek verelim, kanunlarla yapılması gereken “bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görev ve yetkileri, teşkilat yapısı” CBK’lerle düzenlenecek. OHAL dışındaki KHK’ler için yetki kanunu gerekirken CBK’ler için gerekmeyecek. Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin her konuda CBK çıkarabilecek. Özetle yeni Anayasa’ya uyum yasalarıyla -ki bu konuda da Meclis kapanmadan BKK’ye yetkiyi verdi zaten-  birlikte Meclis’e çok az iş kalacak. 24 Haziran’dan sonra Meclis profiline göre, kimi konular yasalara bırakılabilecek. Meclis profili cumhurbaşkanı ile uyumlu görülmezse CBK’ler ortalıkta cirit atacak. 

Hak ve özgürlükler konusundaki CBK yetki sınırına ise fazla güvenilmemeli. Bugün de aynı konuda KHK sınırı var. Ama açık seçik ortada ki bugün hak ve özgürlükler istisna, sınırlama esas. Perşembenin gelişi çarşambadan belli…

“Düzen içinde Meclis, CB çatışması olur mu” derseniz yanıtı girişte vermiştik. Düzen içinde ne kadar çelişki olursa olsun, düzenle sınırlıdır.

Meşruiyet yönüyle konuya bakabilir miyiz?  

Hem hukuksal hem olgusal meşruiyet sorunu var. Hukuksallık yönünden daha baştan sakat doğan bir Anayasa değişikliği söz konusu. Mevcut Anayasa içinde rejim değişikliği yapılamaz. Anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez ilk üç maddesinin birincisi “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” derken ikincisi “Cumhuriyetin nitelikleri”ni sayar. Buradaki “başlangıçta belirtilen temel ilkeler” ve “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” tanımlamaları, yukarıda da işaret ettiğimiz parlamenter anlayışı işaret eder. 

Yeni Anayasanın getirdiği rejim değişikliği, bu anlayışı ihlal etmiş, ilk iki maddeyi değiştirmiştir. Bu haliyle mevcut Anayasa ile değiştirilmesi olanaksız olan, yeni bir anayasa olarak kurucu meclis ihtiyacı gösteren maddeler hukuksuz olarak kabul edilmiştir.

Aynı hukuksuzluk “hayır” oylarının reddiyle ve bu reddin YSK’nin -Danıştay ifadesiyle takdir yetkisiyle, aslında keyfi takdiriyle- yine hukuksuz olarak onaylanmasıyla devam etmiştir. 

24 Haziran seçimlerinin, cumhurbaşkanı seçimi ve bağlı olarak bu seçim sonucu yürürlüğe girecek Anayasa maddeleri yönünden hukuksal meşruiyet sorunu devam etmektedir. Şemalaştırırsak, iki seçimden biri, milletvekili seçimi kısmen de olsa hukuksal meşruiyetini korurken ikincisi, cumhurbaşkanı seçimi tüm meşruiyetsizliğiyle sürdürülmektedir.

Esasen, böyle bir rejim değişikliğinin bir partinin hem de meşruiyet sorunu olan bir partinin güdümünde başlatılıp yürütülmesi olgusal meşruiyetsizliğin varlığı için yeterlidir, hukuksal meşruiyetsizliği de yaratacak önemdedir. Halkın etken değil edilgen olduğu rejim değişikliğinde meşruiyetin neyi tartışılacak ki… 

DÜZEN MUHALEFETİ ‘KARŞIYIM’ DEDİĞİ ŞEYE SEÇİM SÜRECİNDE SAHİP ÇIKTI

Peki, bütün bunlara rağmen bugüne nasıl gelindi? “Her şeyi yapan AKP, her şey AKP’ye” şeklinde gözüken açık bir tecavüz söz konusu değil mi?

Çok doğru. Sorun da burada, düzen muhalefeti “karşıyım” dedi karşı duramadı, parmak sayısına sığındı. Sonra da karşı olduğu şeye seçim içinde sahip çıktı, yani AKP’nin isteğine uydu. Biz AKP meşru değildir, AKP’yi düzen muhalefeti yaşatmış, payanda olmuştur derken tam da bunu kastettik. 

Önerilere, “katılmıyorum”, “oy vermedim” demekle bitmiyor iş. Katılmama siyaseti sözde kalıyor ya da parmak sayısına takılıyor. İktidar partisi istediği her şeyi yapıyor, istediği her yasayı her anayasa değişikliğini geçiriyor. Böylece meşruiyetsiz olana hukuk kılıfıyla meşruiyet kazandırılmış gibi gösteriliyor. 

Sonra da “Cumhurbaşkanı olursam parlamenter sisteme geçerim” söylemiyle propaganda…  

Bazen tek sözcük çok şey anlatır. Burada da “saçmalık” dense yeridir. Bir kere bunun AKP’nin yaptığından farkı yok. AKP yaptı oldu, şimdi de kazanan cumhurbaşkanı yapacak, olacak. Toplum ne düşünüyor önemi yok, iplerle yönetilen kukla gibi görülüyor. 

Bu tür yaşamsal konular halka sormayla bile yapılmaz, halkla yapılır. Kaldı ki girişte söyledik, düzen aynı oldukça, sömürü ve gericilik sürdükçe (X) kılıfına sokulmakla (Y) kılıfına sokulmak arasında fark olmayacak.

Sermaye büyük krizde, kapitalizm ve emperyalizm çürüme içindeyken parlamenter rejime tahammül edemeyen düzen, seçim kazandı diye bir cumhurbaşkanının ben başkanlık rejimini istemiyorum demesine izin verir mi? 

Bunlar ancak seçim sırasında anlatılan uyutacak masallar olarak yerini alır. 

Siyaseti siyasi partilerden ayıran, birçok siyasi partiyi kulvar dışına atan, böylece halkı siyasetten uzaklaştıran, siyaseti seçimle sınırlandıran düzen günümüz koşullarında parlamenter rejimi değil başkanlık rejimini işaret etti. Her şeyin sermayeye seferber edilmesi için “Cumhurbaşkanı hükümet sistemi” diyerek yönetim tek kişiye ihale edildi.

Bu seçim, krizlerini de meşruiyetsizliği de çözemeyecek, tersine derinleştirecek. 

‘KİMİN BU DÜZENİN BAŞI OLACAĞINI SEÇMEK ZORUNDA DEĞİLSİNİZ’

Peki ne yapmalı?

Bu gerçekleri görüp anlatanların, sınıfsal karşıtlığı ve ekonomi politiği esas çalışma başlığı yapanların, işçi sınıfının örgütlü mücadelesini yürütenlerin parti olarak seçim dışında bırakılması, yıllarca seçime giren Türkiye Komünist Partisi’ne “giremezsin” denmesi sermayenin ihale düzeninin sonucu. TKP “bu düzen değişmeli” derken tam da düzenin gerçek yüzünü anlattı. “Bu düzen değişmeli” ile “bu düzen değişecek” kavramının arasındaki fark bu somut durumdu, gerçeklerdi. 

Şimdi, büyüyen ve genişleyen bir Bu Düzen Değişmeli Platformu ve bu platformun bağımsız milletvekili adayları anlatıyor gerçekleri. Kısa ve öz: Kimin bu düzenin başı olacağını seçmek zorunda değilsin. Bu düzeni değiştirmeden bize rahat yok.