Futbolda asalak bir yapı: Endüstriyel futbol ve yarışmacılığın reddiyesi üzerine

Futbolda asalak bir yapı: Endüstriyel futbol ve yarışmacılığın reddiyesi üzerine

İsmail Topkaya
18/08/2017 Cuma

Mesele sadece futbol meselesi olmaktan çıkmış, her alanda olduğu gibi, yıkan, bozan, asalak olan, işbirlikçi ve yerine koyduğu şeyin üretilen değil; taklit edilen bir şey olma meselesi haline gelmiştir.

Ekonomiden, eğitime, sağlıktan tamamen yok edilen sanata, her şeyde olağan üstü bir bozma, yok etme, talan ve önü sonu belli hesaplanmamış bir yerlere ikame etme durumu var. Bazı olay ve olgularda “gerici ve piyasacı” tanımlamasının dahi yeterli olmadığı “kaotik ve gözü dönmüş kendiliğinden ama aynı zamanda da sistematik zorlamacı” bir yaşam biçimi var.

Endüstriyel futbol dediğimiz, acımasızlığın, sömürünün ve bir tüketim malzemesi olarak futbolun piyasacı organizasyonunun odaklandığı iki temel vardır. Bunlar, yarışmak ve hep kazanan olmak. Yarışmak ve özellikle de kazanmak için daha iyi olmak gerekliliği, daha iyi olmak için de daha iyileri bulmak ve daha iyi bir takım olmak ise kaçınılmaz bir gerçekliktir.

Eğer böylesi bir futbolun içinde olmak istiyorsanız, belki kirli bir futbolu reddedebilirsiniz ama kapitalist tüketim ekonomisinin dayattığı bazı olguları kaçınılmaz olarak kabul etmek değil ama onlar ile yarışacak boyutlarda örneklendirmek zorundasınız. Bu esasen şu demek; Acımasız, yok edici ve sömüren karakterde hareket eden spor ve futbol sistemini reddederek ama reddettiğiniz sistemin çıktıları ve sonuçlarıyla da mücadele edecek düzeye ve kaliteye ulaşmayı kabul etmek demektir.

İşte en iyileri seçmek, en iyi ve/veya kazanan takım olmak meselesi sözünü ettiğimiz kapitalizmin/tüketimin futbolu olgularından en ehven-i şer olanını bir şekilde uygulamaya sokmak demektir. Bunu işin süreçleri boyutunda doğal seçilim yöntemiyle “özellikli” olanları işlemek, devam ettirmek ve sınırlarının en uç noktasına taşımak veya taşımasına ön ayak olmak demektir. Burada sosyalizmin sporu ya da sosyalizmde “yarışmacı spor” bağlamında bir tartışma olmasa gerektir.

Yani evrensel olan sistemin tamamen dışında kalmak, başka evrensel bir sistem kurmak ikilemi dışında evrensel olan sisteme kendi değerleriniz, ahlakınız ve ilkelerinizle katılmak gerçekliğini ve olabilirliğini göz ardı etmeden devam edebilir veya etmeyi düşünebiliriz.

O halde devam edelim. Sporda daha iyileri bulmak bir önkoşul olduğu kadar bir zorluk da yaratır. Bu zorluk en iyileri bir araya getirdiğinde iyi bir bütün/takım yaratabilmek zorluğudur. İkincisi ise en iyileri bulmak, seçmek ve yoksa yetiştirmek zorluğudur.

Örneğin; Türkiye İzlanda’ya yenilirken olaya sadece bu açıdan bakmak dahi yeterince açıklayıcıdır. İzlanda’da hiçbir oyuncu en iyi değil. Dünya endüstriyel futbol ölçeğinde ise İzlanda takımında “en iyi” neredeyse hiç yok.  Ama oyun düzeyleri uluslararası açıdan kendilerini Avrupa elemelerinde gruplardan çıkacak denli kabul ettirmeye yeterli. Peki, neden?

İşte Türkiye’nin sınıfta kaldığı, çözemediği ve belki de futbolda “postmodern aşiret ve ağalık” sistemi yüzünden çözmek istemediği sorunsal budur. Bu konunun cevabı bir futbol kişiliği, stili ve ekolü ile futbol altyapıları sistematiğinin kurumlaşmamış olmasıdır. İzlanda bunu 20 yıl öncesinden başlayarak çözdü. Bundan böyle artık İzlanda futbol olarak bizden hep ilerde olacaktır ve olmalıdır da. Çünkü bilim ve bilimsel olan şey hep doğrudur.

Türkiye bu açıdan ikinci hatta üçüncü sınıf bir ülkedir.

Geldik en iyileri bulmak meselesine. En iyileri bulmak bulduğunda da onları oynatabilmek önemlidir.

Türkiye neredeyse 80 milyona varan ve genç insan nüfus açısından Avrupa’da birinci olan nüfusuyla kocaman bir ülkede futbolun “en iyilerini” bulamazken, nasıl oluyor da 3 milyonluk Almanya’daki Türkiye nüfusundan bu kadar “en iyi” oyuncuyu bulabiliyor? Bu gerçek bile bu ülkede futbolun iflası değilse nedir? Onlar bizden? Onlar Türk ırkçılığı ve ikiyüzlülüğü bir tarafa, asıl meselenin kulak ardı edilerek, bu toplumu ve ülkeyi birçok konuda olduğu gibi futbolda da asalak haline getirmektir.

2014 yılı itibari ile süper lig takımlarının kadrolarında Almanya’da yetişmiş en az 64 futbolcu bulunurken, başka ülkelerde doğmuş ve futbol eğitimi almış en az 35 oyuncuyla birlikte bu sayı yani “ithal Türkiyeli oyuncu” sayısı 100’ü geçmektedir. Bu rakamlara futbol terbiyesini ciddi olarak dışarda almış ama uzun zamandır Türkiye’de olan bazı futbolcular dahil değildir. Bu sayı 2016 yılı itibar ile çok daha artmış durumdadır. Son 10 yılda Türkiye futbolu Almanya futbolundan futbolcu olarak beslenme yolunu seçerken futbol olarak asla beslenmeyi seçmemektedir. Çünkü futbol olarak beslenmek demek emek, özveri ve üretkenlik ve elbette süreç gerektirmektedir.    

Anımsanırsa, Türkiye ulusal futbol takımının İzlanda karşısında yer aldığı ve 2-0 yenildiği takımdaki oyuncuların Almanya ve yabancı ülke kaynaklı olmalarına ilişkin sayılarına bakıldığında “futbolcu asalaklığı”, yalanı, dolanı ve talanı konusunda geldiğimiz boyut ortadadır.

Bu saptamadan dolayı ırkçı bir ikiyüzlülük içine düştüğümüz sanılmasın. Elbette farklı ülkelerde doğan, yetişen oyuncular kendilerini ait hissettikleri ülkelerin ulusal formaların giyebilirler. Bu sporcular açısından bir sorun ya da tartışma teşkil etmez. Ama sözünü ettiğimiz şey ulusal takım diye tanımlanan bir şey olunca, bu da “milli ya etnik” temelden uzak ama kendi yetiştirdiğin ve ürettiğin değerleri ifade eden bir olgu olunca, ister istemez emek vermeden karşılık beklemek anlamında eleştiri konusu olması lazım değil midir?

Gelelim bir diğer konuya. Yukarıda en iyileri bulmak, yetiştirmek bir araya getirmek ve bir bütün oluşturmaktan söz etmiştik. Türkiye’de olması gerektiği gibi kişisel ve ilkel nedenlere bağlı olarak bulamadığımız ve yetiştiremediğimiz ortadadır. En iyileri yurtdışında yetişmişlerden buluğ bir araya getirmek ise başka bir sorunla karşı karşıya kalmak demektir.

Bu sorun bir araya getirdiğiniz bu gençleri nasıl oynatacaksınız sorunudur. Çünkü iyi futbolcuların bir araya gelmesi iyi bir takım yaratmak için yeterli değildir.

Neredeyse tamamı yurtdışında oynayan ülkelerine döndüğünde ülkelerinin futbolunu oynama becerisine sahip yüzlerce oyuncu var dünyada. Ama onların neredeyse tamamının ülkelerine ait bir futbol kültürler, anlayışlar ve ekolleri var. Ve ikincisi söz konusu oyuncuların çoğu ilk futbol teknik ve taktik eğitimlerini folklorik olarak ülkelerinde almış oyunculardır.

Türkiye’deki durum öyle değildir. Türkiye’deki uygulama, yabancı oyuncuları getirip Fatih Terim adlı şahsın kişisel egolarına ve emir komutasına verilmiş koca bir ülke futboluna teslim etmekten ibarettir. Gelen futbolcular sadece köken olarak Türkiyeli ya da Türk’tür o kadar. Futbolları, dilleri ve kültürleri Türkiyeli ve Türk değildir.

Elbette futbolun teknik altyapısı evrenseldir. Belki taktiği de öyle… Ama futbol tekniğinin ve özellikle taktiğinin kullanımı her zaman yereldir. Zaten bu yüzdendir ki; Kıta ve ülke futbolları birbirlerinden farklılıklar gösterirler.

Almanya’dan bulup getirilen, getiremediklerinize ya da gelmeyenlere de “kansız” diye küfürler edilen bu futbolcuları uluslararası düzeyde nasıl oynatacaksınız? Oynatmanız için oyun şematiğinizin, karakterinizin olması gerekir.  Aslında bu çocuklara oyun şematiğini ve akışını verin onlar oynarlar. Ama öyle değil işte. Çünkü oyunu yöneten teknik adamınız tam bir oryantalist. Örneğin aynı anda asla bir araya gelmeyecek olan iki taktik davranışı uygulamanızı sizden isteyebilir. Ya da yarım saat önce istediğinin tam tersini el, göz ve mimikler ile istemeyebilir. Bu durumda grubun ritmi ya da gelenlerin verimi diye bir şey kalmıyor tabi ki.

Ayrıca Almanya, ağırlıklı olarak getirdiğiniz oyuncuların içine bazı oyuncuları monte etmeniz gerekiyor. Seçtiğiniz bu oyuncular da taktik bütünlük açısından çok yakın ya da uygun oyuncular olmayabiliyorlar. Bu durumda da ortaya ‘orkestrasyonu’ yani uyumsal bütünlüğü olmayan bir takım çıkıyor.

Sonuç olarak geldiğimiz nokta futbolda asalaklığın tıkandığı noktadır. Dili aynı olmayanların futbolu aynı olabilir. Ama futbol dili aynı olmayanların oyunu aynı olmamaktadır.

Yirmi yıl önce kendine özgü ama aynı zamanda evrensel bir futbol devrimi başlatan, futbolu toplumsal bir kültürlenme süreci olarak gören, yine futbolu kişi ya da kişilerden hareketle değil, kolektivizmin bir başarısı olarak kabul eden bir anlayışla yola çıkan İzlanda’nın gerisine düşmüş olmamız şaşırtıcı değildir. Bu oldukça doğaldır, hatta olması gerekendir.