Sağlık hizmetlerinden herkes memnunsa neden herkes sağlığından endişeli? - 3

Sağlık hizmetlerinden herkes memnunsa neden herkes sağlığından endişeli? - 3

Selçuk Görmez
02/02/2015 Pazartesi

Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde 17 Ocak 2015 tarihinde gerçekleştirilen 3. Toplumcu Sağlık Söyleşisi’nin ses kayıtlarının son bölümünü yayınlıyoruz.


Selçuk Görmez (SG): Şimdi son bölüme geçmek istiyorum. SDP, AKP’nin bir icadı değil. Bunu bütünün içinde görmek lazım. Kapitalist – emperyalist sistemin 1900’lerde kitlesel üretime geçmesiyle Fordist sistemi benimsemesi söz konusu. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bu süreç daha da hızlanıyor. Bu dönemde Keynesçi model (sosyal refah devleti) benimseniyor. 1970’lerde kapitalizm ve Fordist sermaye birikim rejimi aşırı üretim krizine giriyor. Krizi aşmak ve azalan kâr oranlarını artırma aranışlarıyla yeni bir sermaye birikim biçimi olarak özellikle 1980'lerin ikinci yarısı dan itibaren esnek üretim modeline geçiliyor. Üretim sürecinin esnek üretim tarzında yeniden örgütlenebilmesi için dünya halklarının bu yeni kapitalist sömürü sistemine siyasal, ideolojik ve kültürel alanlarda ikna edilmesi gerekiyor. İşte sermayenin bu çok boyutlu saldırısı birbirini destekleyen üçlü sacayağı seklinde siyasal alanda neoliberalizm, ideoloji alanında küreselleşme, kültürel alanda ise postmodernizm olarak karşımıza çıkıyor. Ben SDP’nın bu büyük tablo içine oturtulması, kapitalist-emperyalist sistemin kendisini yeniden yapılandırdığı bu bütünsellik içinde ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Her alanda atılan adımların amacı çok açık; daha çok kâr elde etmek. Çünkü kâr edemeyen sistem çöküyor. Kâr nasıl maksimize edilecek? Dünya çapında kamusal kalmış bütün alanlar, eğitim, sağlık, doğa, kent vb piyasalaştırılarak rant elde edilecek ve ikinci olarak emek sömürüsü derinleştirilecek....

İşçiye deniyor ki  "artık düzenli çalışma saatin olmayacak, emeğine iki saat ihtiyacımız varsa iki saat çalışacaksın, talep yoksa örneğin 10 gün evinde ücretsiz istirahat edeceksin, gerekirse biz seni tekrar hiç durmadan 48 saat çalışmak üzere çağıracağız, stok üretmeyeceğiz, sadece talep geldiğinde üretim yapacağız, sendikalı olmayacaksın, yoksa işinden olursun". İşçilerin birbirine rakip hale getirildiği parça başı ödeme yapıldığı bir esnek üretim modeli söz konusu. Bu modelin öğelerini SDP ile karşılaştırırsanız bire bir uyduğunu görürsünüz.

Buradan tekrar sağlığa dönecek olursak, Dünya Sağlık Örgütü 1948 yılında şöyle bir tanımlama yapıyor: "sağlık yalnızca hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, aynı zamanda bedensel, ruhsal ve toplumsal olarak tam bir iyilik halidir". Bu aslında bizim başta konuştuğumuz çerçeveye uygun bir tanım olarak şu andaki teknoloji, birey belirlenimli, tedavi edici kapitalist tıp anlayışının karşısında bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir. Çünkü, olaya bir bütün olarak bakıyor, sağlığı sadece hastalığın  yokluğu olarak değil insanın içinde yaşadığı toplumsal çevresiyle bütüncül olarak ele alıyor.

KATKI: Bu dönemde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) içinde en önemli karar ögelerinden birinin de Sovyetler Birliği olduğunu hatırlatmak lazım. 1948, sonra 1978’de meşhur bir Alma-ata deklarasyonu var, Sovyetlerin sağlık sistemini model alarak Dünya Sağlık Örgütü’ne benimsetilmiş şeyler aslında.

SG: Daha sonra bu bakış hızla terkediliyor, şu anda DSÖ bir istatistik kurumu gibi çalışıyor. Sağlık politikalarının dünya çapında bir bütün olarak iyileştirilmesi ve geliştirilmesi için artık eski etkinliğini yitirmiş durumda.

KATKI: Bunu Ebola örneğinde de gördük aslında.

SG: Sovyetlerin yokluğunda DSÖ de teslim alındı diyebiliriz. DSÖ’nün 1948’deki tanımından yola çıkarak iki yaklaşımı karşılaştırabiliriz. Kapitalist tıp birey merkezli, yani bir insan hastaysa tedavi et. Toplumcu tıpta ise, insan hastaysa bu o bireyin sorunu değil, toplumun sorunudur, dolayısıyla toplumu bir bütün olarak sağlıklı tutma yaklaşımı söz konusu. Kapitalist tıpta amaç tek tek bireylerin sağlıklarını iyileştirerek toplumu sağlıklı kılmak, toplumcu tıpta toplumun sağlığını ayakta tutarak bireyleri sağlıklı kılmak. Tersine bir yaklaşım söz konusu. Yöntem olarak kapitalist tıp anlayışında tıbbi hizmetlere, tedavi edici hizmetlere ağırlık vermek var, toplumcu tıpta sağlığın sosyal belirleyicilerini öne çıkartmak var, yani insanların içinde yaşadığı çevre koşulları, barınma, beslenme koşulları, iş koşulları, soluduğu hava, içtiği su, yediği besinlere dikkat etmek var. Mesela beslenme çok önemli. Şimdi siz kitlesel tüketime dönük, raf ömrünü uzatmak için envai çeşit koruyucu maddenin katıldığı raflardaki paket ürünleri tükettiğiniz sürece sağlıklı kalma şansınız zaten yok. Yapılan çalışmalarda 6 yaşında çocukların bile koroner damarlarında plaklar oluştuğu gözlendi. Patolojik bir durum bu, olmasını beklemediğimiz ama gerçek bir durum. Dolayısıyla bunları göz ardı ederek örneğin hekim olarak istediğiniz kadar şeker hastalığında allamei cihan olun, sorunu çözemezsiniz.

İki sağlık yaklaşımı arasında 180 derecelik bir zıtlık söz konusu. Kapitalist tıpta yine sağlık kurumları, tıp merkezleri ön planda, toplumcu tıpta hastalığı oluşturan çalışma ve yaşam koşullarının düzeltilmesi, koruyucu tıp ön planda ve buna toplumun bütününün katılımı sağlanmaya çalışılıyor. Çünkü, sağlık toplumsal bir mesele olarak ele alınıyor. Kapitalist tıpta sağlık hizmetlerinin temel motivatör aracı kâr, yani ilaç sektörünün, tıbbi teknolojinin bu kadar gelişmesi, fiziksel koşulların iyileşmesi sonuçta kâr temelli. Daha çok kâr elde etmeye dönük rekabet ve sistem içinde ıskartaya çıkmış üretken kişilerin tedavi edilerek üretmeye, tırnak içinde sömürülmeye devam etmeleri söz konusu. Toplumcu tıpta da bireyin sağlığından toplum sorumludur ve sağlık politikalarının belirlenmesinde toplum katılımının sağlanması yaklaşımı var.

Burada toplumcu tıbba birkaç örnek vererek bitiriyorum. Toplumcu tıp, insana sosyal, fiziksel çevresiyle bir bütün olarak yaklaşıyor. Sağlık hizmetleri, tıbbi hizmetlerle hastalıkların ana nedeni olan toplumsal faktörleri düzeltmeyi hedefleyen sosyal hizmetlerin birliğinden oluşuyor. Yani sadece tedavi hizmetleri değil, aynı zamanda koruyucu ve bakıma yönelik hizmetler bir bütün olarak veriliyor. Anne – çocuk sağlığı örneğinden gidecek olursak, çocuk hasta olmasın diye ebe eve gidiyor, aşısını yapıyor, çevre koşullarına bakıyor, baştan hastalığın oluşmasını önlüyor. Koruyucu ve önleyici tedbirler yetersiz kaldığında ise tedavi edici ve rehabilite edici hizmetler bir bütün olarak, kamu tarafından, kamu personeli eliyle toplumun bütününe eşit ve ücretsiz bir şekilde sunulmaya çalışılıyor. En çok görülen, en çok öldüren ve en çok sakat bırakan hastalıklara önem veriliyor, yani halkın sağlık alanındaki ihtiyaçları ve öncelikleri sağlık politikalarının oluşturulmasında belirleyici oluyor. Sadece doktor ve hemşirelerden oluşan bir grupla değil, değişik meslek gruplarından, sosyal psikoloğundan tutun, çevre mühendisine, öğretmene ve avukata kadar bütün meslek gruplarının katıldığı bir hizmet söz konusu.

Bu bağlamda bugün yayınlanan bir kitaptan da kısaca bahsedeyim. Toplumcu tıbbın üç temel kitabından birisi olan "Kızıl Tıp" kitabını Türkçeye kazandırdık. Bu konuda yayınlanan ilk kitap oluyor Türkiye’de. Kitap Sovyetler Birliği’nde sağlık hizmetlerinin toplumcu tıp yaklaşımıyla nasıl verildiği ve örgütlendiği ile ilgili. 1933 yılında İngiliz ve Amerikalı, biri gazeteci, diğeri hukuk doktoru iki yazar tarafından Sovyetler Birliği’ne yaptıkları seyahatten elde ettikleri deneyimleri detaylarıyla aktarıyor. Bu açıdan önemli bir katkı olduğunu düşünüyorum.

Şimdi tekrar başa dönersek, sağlıkta memnuniyete ilişkin bazı iddialar vardı. Konumuzun başlığı şuydu: sağlık hizmetlerinden herkes memnunsa, toplum niçin sağlığından endişe duyuyor? Farklı bir bakış açısıyla bunların nereye oturduğunu anlatmaya çalıştım. Kâr hırsı nedeniyle toplumun sağlıksız yaşam koşullarına mahkum edildiği, ortada yeşil alanın bırakılmadığı, doğanın kirletildiği, her boş alanın betonlaştırıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Hastalık üreten bu toplumsal koşulların göz ardı edildiği ve toplum sağlığını korunmanın değil de, hastalıklardan kâr elde etmenin temel amaç olduğu, sağlık hizmetlerinin ve sağlık hizmetlerinden duyulan memnuniyetin sadece hastanede doktora muayene olmaya, ilaç almaya, tedavi edilmeye indirgendiği, hastaya verilen tedavinin niteliğinin bile onun sağlık sigortası tarafından belirlendiği, hastanelerin ticarethaneye dönüştürüldüğü bir ortamda insanların sağlık hizmetlerinden memnuniyet duymaları mı, yoksa sağlıklarından endişe etmeleri mi daha gerçekçidir? sorusuyla sunumumu tamamlıyorum.

KATKI: Son bölüme ilişkin birkaç şey eklemek istiyorum. Piyasalaştırmadan, esnek üretim gibi kârlılığın arttırılması için atılan teknik adımlardan söz ediyoruz. Ben farklı bir noktaya işaret etmek istiyorum. Genelde sağlıktaki adımlarda da, üretimin örgütlenmesinde atılan adımlarda da, merkeze alınması gereken bence kârlılığı arttırmaya yönelik bazı önlemler değil bana göre. Toplam üretimin emekle, sermaye arasındaki bölüşümüne dönük bir şey var. Bu açıdan bakarsak, kâr oranlarının düşme eğilimi çeşitli şekillerde karşılanabilir, ama esnek üretim diye adlandırılan dönemin merkezine oturan şey emeğin örgütsüzleştirilmesi ve fiilen toplam toplumsal refahtan emeğin aldığı payın düşürülmesi. Sağlıkta piyasalaştırmada da üzeri örtülen meselenin, toplam sağlık harcamasının, kamusal kaynakların paylaşımı olduğunu düşünüyorum. Eskiden vergilerle oluşturulan bir kaynak vardı, bu kaynaktan işçi, köylü yararlanıyordu, küçük üretici yararlanıyordu; artık bu yararlanmaya bir sınır konuyor.

Son olarak şunu söylemek istiyorum. Burada bir kral çıplak meselesi var fakat bu çok basit değil. Şunu unutmamak lazım. Sadece sağlıktan ibaret olmayan bir çerçeve içinde hareket ediliyor. AKP’nin yalnızca kamusal harcamaları bastırmaya yöneldiğini hedeflediğine inanmıyorum. Burada başka şeyler de var. Türkiye’yi bölgesel bir üretici haline getirmek, 24 Ocak kararlarının ihracata dönük modelinin bir tür sağlıktaki uygulaması aslında. Ve somut olarak sağlıktaki kaynakların ihraç edilmesi, yani sağlıktan toplumun yararlandığı payın bir de bu nedenle düşmesi anlamına geliyor. Sonuçta 50 milyar dolarlık bir sektörse bu, bunun 35 milyar dolarlık kısmı ihraç ediliyorsa, bu Türkiye’de yaşayan insanların bu kaynağın daha küçük bir bölümünü tüketmesi anlamına geliyor.

SG: Bölüşüm meselesinde belirleyici olanın sermaye olduğuna ve bu konunun daha fazla  vurgulanması gerektiğine ben de katılıyorum.

KATKI: Memnuniyet anketlerine dair bir şey paylaşacaktım. Memnuniyet anketleri sistemdeki en büyük kriter, ama memnuniyet anketlerini sağlık ekonomisinde kullanan akademisyenler de bunun kullanılamayacak durumda olduğunu tespit etmişler. Bu araştırmaların geçerliliği çok düşük. Bu şuna neden oluyor, yaptığınız araştırma her yere uymuyor. Örneğin başvuran kişilerden anket doldurmak bir yöntem. İkincisi araştırmaların çoğunun, özellikle kalite araştırmalarının Bakanlık uhdesinde yapılması sağlıkta bebek ölüm hızı oranıyla oynayan bir Bakanlığın kendi kurumuna ilişkin yaptığı anketin güvenilirliğini azaltıyor. Geçmişte Sağlık Bakanlığı’nda idarecilik yapmış kişilerin çıkarttığı SD diye bir dergi var, orada bir araştırmanın sonuçlarının içeriğini o araştırmayı yapanlar tartışabilir deniyor. Bağımsız araştırmacılar araştırmada yer almadıkları için iyi yorumlayamazlar diyorlar. Böyle bir kafa yapısı var. Bakanlık verilerini paylaşmıyor.

Elimizde neler var? Birincisi kamusal sağlık kurumlarının sayısındaki artış durdu. Şehir hastaneleri bunun bir ilacıydı fakat TTB’nin bununla ilgili tespitleri var, Erzurum’da bir hastanenin açılış masrafı, kiralanan bir şehir hastanesinin 25 yıllık kirası. Yani siz tek fiyat vererek Erzurum’da hastane yaptırıyorsunuz, aynı büyüklükte bir hastaneye 25 yıl kira ödeyerek çok daha büyük bir masrafa giriyorsunuz.

Bunun dışında İstanbul’da aile hekimliği modelinde büyük bir kriz var. Aile sağlığı merkezlerinin büyük çoğunluğu kiralık dükkanlar. Bu Bahçelievler gibi yerlerde nüfusların 4 bini aşmasına sebep oluyor, ama Kadıköy gibi bazı yerlerde nüfus poliklinik başvurusunu çok azaltmış, çünkü muayenehaneler, devlet hastaneleri, özel hastaneler var. Yani bir eşitsizlik var. Bu durum hizmet alabilen kişilerde ciddi memnuniyet yaratıyor ama görünmeyen, hizmet alamayan bir kesim de var ve bunu dillendirebilecek hiçbir mekanizma yok. 

Diğer yandan sağlıktaki olumsuzlukların üzeri örtülüyor. Hatırlarsınız Alo Fatih hattı, Van’daki çocuk ölümünün kamuoyuna yansıtılmasıyla ilgili bir haberin yayınlanmamasını konu alıyordu.

SG: Gerçekten kamudan özele çok ciddi bir sermaye aktarımı söz konusu. Bizim burada oluşturacağımız atölyeler örneğin Mehmet’in söylediği sağlık ekonomisini masaya yatırıp, anatomisini, fizyolojisini ortaya koymalı. Oluşturacağımız genel çerçeve, bu verilere dayanarak ortaya konmalı. Genel yorumlar değil, kamusal kaynakların nasıl peşkeş çekildiği gösterilmeli. Bölüşümde halkın hiçbir söz hakkı yok. Bölüşüm oranlarını sermaye belirliyor, çalışanların söz hakkı yok. Dolayısıyla biz ilk söyleşilerde de çalışma grupları kuralım diyorduk. Bunlardan biri de sağlık ekonomisi olabilir.

KATKI: Sunum çok güzeldi, öncelikle teşekkür etmek istiyorum. Birçok nokta çok iyi vurgulandı. Sağlıkta dönüşüm niye memnuniyet yaratıyor konusuna bence çok fazla takılıyoruz. Memnunsa memnundur. Tabii hükumet propaganda amacıyla anketlerde oynamalar yapacaktır, ama biz halka konuştuğumuzda bu memnuniyeti zaten görüyoruz. Bu oy oranlarına yansıyor, memnuniyet bittiği zaman bu da zaten oy oranlarına yansıyacak, anketlerde mevcut iktidara desteğin azalması biçiminde yansıyacak. Fazla irdeliyoruz gibime geliyor, memnunsa memnundur, boğazını sıkacak halimiz yok.

Burada çok vurgulanması gereken sunumda belirtilen konular var, sağlık hakkı neymiş, sizin kardiyoloji konusunda verdiğiniz örnek bütün branşlar için geçerli, hastalıkların yüzde 90’ı koruyucu tıpla, çeşitli önlemlerle önlenebilecek hastalıklar aslında. Yani bizim insanların neden sağlık hizmetlerinden memnun olduğunu kendimize kaygı edeceğimiz yerde, daha çok bunun üzerinde durmamız gerekir diye düşünüyorum. Halka anlatacağımız şey, siz çok hastalanıyorsunuz, aşırı ölçüde hastalanıyorsunuz, niye hastalanıyorsunuz, biz bunun sebebini biliyoruz, size bunu anlatalım olması lazım. Sadece hastalık değil ki, iş kazaları var, her yıl 1500 – 2000 kadar insan iş kazalarında ölüyor, trafik kazaları var, 5000 – 8000 kişi trafik kazalarında ölüyor, yani insanlar kırılıyor, hastalıktan, iş kazalarından, trafikten kırılıyor. Niye hastalanıyoruz sorusunu daha çok vurgulamak lazım.

Bir de tabii ki her şey güllük gülistanlık değil, bir yandan da aşırı tıp veriliyor, bu zararlıdır. Bu şu anda size iyi görünebilir. Ekonomik nedenlerden dolayı bunların hepsi sizden geri alınabiliri vurgulamak gerekiyor. Mehmet’in vurguladığı bir şey var, bu sistem birden bire çökebilir, bunlara hazırlık yapmak gerekiyor ama bu konuda da bir şey söylemek gerekir. Buna hazırlanacak olan sağlıkçıların kendisi değil, çünkü sağlıkçıların kendisi de olaya menfaat açısından bakıyor. Doktorlar, hemşireler meslek gruplarıdır ve daha çok kendi meslek ve sınıfsal çıkarları açısından bakarlar.  Sağlık sizin defalarca vurguladığınız gibi sağlıkçılara bırakılabilecek bir şey değildir. Keşke hekim olmasa, yani bu konulara el atacak hekim dışı insanlar arıyoruz. Çünkü hekim işin içine girdiği zaman muhakkak kendi menfaatini sokuyor ve halk bu işi nasıl algılıyor konusunu hep ikinci plana atıyor.

Memnunsa memnundur, bunun sorgulanacak bir tarafı yok. Demeliyiz ki, neden sürekli hastane kapılarında dolaşıyorsunuz, sorgulanacak olan bu olmalıdır. Siz niye ölüyorsunuz sürekli, iş kazalarında ölüyorsunuz, trafikte ölüyorsunuz. Ve bunu söylerken de aslında onların örgütlenmesini sağlamamız lazım. Sağlık alanı çok önemli bir örgütlenme aracı. Yani işçiler, emekçiler, beyaz yakalılar örgütlensinler, bizim niye sağlığımız gidiyor, niye zehirli hava solumak zorunda kalıyoruz, niye trafikte 2 saat kalmak zorundayız, bunların hepsi bizim bedenimizden gidiyor, bizi hasta ediyor. Bunları sorgulayacak hale getirmemiz lazım. Bu sohbetlerin amacı da buydu. Buraya daha çok sağlıkçılar değil de, sağlıkçı olmayanların gelsinler ve bu işi bizim üzerimizden alsınlar. Çünkü biz bu işin başında olduğumuz zaman hemşire hakkı, doktor hakkını ön plana çıkartıyoruz, kendi üstümüzdeki şiddeti ön plana çıkartmaya çalışıyoruz. Çok da normaldir. Ama buraya bir işçi geldiği zaman, kendi sağlık sorununu anlattığı zaman çok daha farklı bakacaktır olaya. Ve onların bizim (sağlıkçıların) üzerinde bir baskı kurmaları lazım. Dünyadaki bütün uygulamalar şunu göstermiştir, toplumların sağlık hakkı konusundaki kazanımları doktorlar sayesinde elde edilmemiştir, doktorlara rağmen işçilerin emekçilerin mücadelesi sonucu elde edilmiştir. Ve bu bilinci bizim oluşturmamız gerekir. Ve bir kriz çıkacaksa da buna toplumun, işçilerin hazırlıklı olması lazım. Doktorlar bir şekilde kaçma yolunu bulurlar, olan yine işçilere olur. Bu bilinci yaratmamız lazım.

SG: Halkın sağlık talebi ile sağlık emekçilerinin taleplerini birleştirebilen bir çerçeveyi toplumcu tıp temelinde ön plana çıkartmamız lazım. Bunları karşı karşıya getirmek değil, toplumun sağlık hakkı ile sağlık emekçilerinin emeklerinin değersizleştirilmesini birlikte değerlendirmek lazım.

KATKI: Orada emekçi ile sağlık emekçisi arasında da çok büyük bir fark var. Bakın, hastane patronu olan doktorlar var, hastane müdürü olan doktorlar var, ayda 2 bin TL’ye nöbet tutan doktorlar var, 1.500 TL’ye çalışmak zorunda kalan personel var, ayda 25 bin TL kazanan doktorlar var. Yani hepsini sağlık emekçisi olarak değerlendirirseniz, bu büyük sınıfsal farklılığı görmez, hepsi de bizim adamlarımızdır, sağlık emekçileridir derseniz, olaya doğru bakamazsınız. Burada da bir sermaye paylaşımı var, biri malı götürüyor, diğeri karın tokluğuna çalışıyor.

SG: Sınıfsal bir bakış açısıyla bu ikisini örtüştürmek, buradan bir hareket çıkartmak, sürece bunun üzerinden müdahale etmek, örgütlenmek gerekiyor.

KATKI: Bir akademisyen geleceğin toplumsal mücadeleleri sağlık üzerinden olacaktır diyor. Sağlık sektörü dünyada üçüncü büyük sektör. Silah, sanayi ve sağlık. Bu yüzden bütün toplumsal grupların katılması gereken bir alan. Belki de en az hekimleri ilgilendiriyor bu. Memnuniyet konusunda 2011 yılında Sabancı, Koç ve bir uluslararası kuruluşun yaptırdığı bir anket vardı, burada toplumun yüzde 67’si daha iyi bir sağlık hizmeti verilebilir diyordu. Yani böyle anketler de var.

KATKI: Ben algı meselesine ilişkin bir örnek vereceğim. 3 sene önce böbrek taşımı kırdırmak üzere bir hastaneye gittim, orada bekliyorum. Ağrının büyük olmasıyla da bağlantılı herhalde, her türlü düşünceye açığım. Tuzla’da bir kaynak suyu varmış, taşları düşürüyormuş. Birileri o kuyunun yanında içki içmiş ve kuyunun hikmeti kaçmış. Daha sonra mesele anlaşılmış. Biri orayı kapatıp su satmaya başlamış. Hastanın bilgilendirilmesi çok göreli bir şey. Memnuniyet anketi bence bu açıdan önemli.

KATKI: Ekilebilir tarım arazileri hızla yok olmaya başlıyor. Bu bence daha da hızlanacak.  Ekilebilir tarım arazilerinin azalması sağlık konusunu daha da ön plana çıkartacak. Bu silah, sanayi ve sağlık dedi arkadaşımız, bence sağlık daha önde bile olabilir. Belki daha farklı hastalıklar ortaya çıkacak. Ayrıca anketlere yanıt veren kişilerin sosyoekonomik durumlarının da dikkate alınması gerekir.

KATKI: Benim toplumcu sağlık söyleşilerine ikinci katılımım. Bu söyleşilerin amacının toplumcu sağlık anlayışının yaygınlaştırılması olduğunu anlıyorum. Tıp fakültelerinde, halk sağlığı anabilim dallarında 40 yıl çalıştım. Çevresel etkenlerin sağlıkta çok önemli olduğunu çok iyi biliyoruz. Sosyal etkenlerin sağlığı ve hastalığı etkilediğini de biliyoruz. Buradaki bütün konuşmalar çok doğru. Ama ben bir de olayı yetiştirilen hekimler açısından değerlendirmek istiyorum. Yani biz hangi tür bir hekim yetiştiriyoruz? Mesela bizim derslerimizi dinlemez öğrenciler. Biz hastalıkta, sağlıkta çevresel etkenleri, anlayışları anlatırız. Koruyucu hekimlik anlatırız, fakat bunları izlemezler öğrenciler, bu derslere önem vermezler. Çünkü biz nasıl bir hekime ihtiyacımız olduğunu belirlememişiz. Veya belirlediğimiz hekim tipi, bunlardan çok farklı bir hekim tipi. Yani toplumsal etkenlere önem vermeyen bir hekim tipi yetiştiriyoruz. Aslında söyleşinin bir konusu da bu olmalı, yani nasıl bir hekim yetiştiriyoruz? Toplumsal etkenlere duyarlı hekimler yetiştirirsek bu sorunların da biraz azalacağını düşünüyorum.

SG: Tıp eğitimi iyi bir atölye konusu olabilir. Tıp eğitimi, ülkede uygulanan sağlık politikalarıyla da bire bir ilişkili. Hekimi montajcı bir anlayışla mı yetiştireceksiniz, toplumun sorunlarına duyarlı bir hekim mi yetiştireceksiniz. Olay çok boyutlu.

KATKI: Tıp dışındaki insanlar sağlığı belirler diye bir görüş var ama merkezde olan hekimdir. Bu insanlar hekimin icraatını farklılaştırır.

SG: Bu kitapta bir bölüm var. İşçiler işyerlerinde kendi aralarında temsilciler seçerek içinde hekimler ve hemşirelerin de olduğu sağlık komiteleri kuruyorlar. Bu komitelerdeki hekimler ve diğer sağlıkçılar işçilere sağlık ile ilgili konularda yol gösteriyor. İşçiler sağlık konusunda da kendi kararlarını kendileri alıyorlar, mesele sadece sağlıkçılara bırakılmıyor.

SORU: Bu sunumlara ulaşabilir miyiz?

SG: Bu sunumların hepsine Toplumcu Tıp Sayfaları web sayfasından ulaşabilirsiniz: http://toplumcusagliksoylesileri.blogspot.com.tr/

Bir sonraki toplantımız 14 Şubat 2015 saat 15.00 de "İşçi Sağlığı ve İş güvenliği" konusunda olacak.... (kaydın sonu).