Sağlık hizmetlerinden herkes memnunsa neden herkes sağlığından endişeli? - 2

Sağlık hizmetlerinden herkes memnunsa neden herkes sağlığından endişeli? - 2

Selçuk Görmez
26/01/2015 Pazartesi

Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde 17 Ocak 2015 tarihinde gerçekleştirilen 3. Toplumcu Sağlık Söyleşisi’nin ses kayıtlarının ikinci bölümünü yayınlıyoruz.


Selçuk Görmez (SG): Bu noktada sağlık hakkı üzerinden tablonun bütününe geçmek istiyorum. Sağlık hakkı hastalandığınızda bir doktora gidip, bir sağlık kurumuna başvurup orada tedavi olma hakkı değildir. Toplumcu tıp yaklaşımına göre sağlık hakkı, sağlıklı kalma ve tıbbi hizmetlere başvurmama halidir. Yani sağlıklılık vurgusu vardır. Bir ülkede bir insan ne kadar az doktora gidiyorsa, o kadar iyi bir şeydir. Türkiye’de 2002 yılında kişi başına hastaneye yıllık müracaat 1.8’di. En son veri 8.2’dir. Yaklaşık 4 katlık bir artış var. Bu verilere istinaden sağlık hizmetlerine ulaşımın arttığı, erişimin kolaylaştığı iddia ediliyor fakat bu sağlıksız bir toplum olduğumuzu, ne kadar çok hastalandığımızı ve halkın sağlık hizmetlerine olan güvensizliği nedeniyle o doktordan bu doktora, o hastaneden bu hastaneye dolaştığımızın da bir göstergesi olarak okunabilir.

KATKI: Bu biraz da şununla alakalı, hasta bir doktora gidiyor, bir tedavi başlanıyor, memnun kalmıyor, güven duymuyor, oradan başka bir doktora gidiyor, o tedaviye de uymamış oluyor bu arada. Bir çok ilaca direnç gelişmesi, antibiyotik direnci, antidepresan direnci bunun sonucunda ortaya çıkıyor.  Her hastanın istediği doktora gidebilmesi meselesi aslında tıbben hatalı bir şey. Çünkü hastalar çoğu zaman ilacı ne kadar süre kullanacaklarıyla ilgili doğru fikre sahip olmayıp, yazılan ilacı erken bırakabiliyorlar. Başka bir doktora gidebiliyorlar ve tedavileri tam yapılmamış, hastalıkları da iyileşmemiş oluyor.

SG: Mesela hasta bir torba ilaçla geliyor, bir doktor A antibiyotiğini vermiş, bir başkası onu bıraktırmış B’ye başlamış, üç gün onu kullanmış, dört gün bunu kullanmış, iyileşemediği için ertesi gün bir başka hekime gidiyor. Dolayısıyla hem hasta sağlığını kaybediyor, hem de gereksiz ilaç tüketimi ortaya çıkıyor. Sağlık sistemi bu durumu ne yazık ki teşvik ediliyor çünkü bir doktor ilaç yazmasa hasta o doktora bir daha gitmeyecek, ayrıca hekimden hekime dolaşmaya bir sınır getirilmemesi de önemli bir handikap oluşturuyor.

Şimdi biraz geçmişe dönmek istiyorum. Türkiye’de SDP’den önce sağlık hizmetlerinin genel hatları itibarıyla sosyal refah devleti uygulamaları kapsamı yürütülmeye çalışıldığını söyleyebiliriz. Bu anlayışın kökenleri Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına kadar gitse de esas adımlar 1961 yılındaki sosyalizasyon yasası ile atılıyor. O dönemde toplumcu tıp anlayışının majör bir örneği olarak Sovyetler Birliği’nin var olması, işçi sınıfının hakları için verdiği mücadelenin yükselmesi ve  İkinci Dünya savaşından sonra Sovyetler Birliği’nin emekçi sınıfların nezdinde elde ettiği muazzam prestiji kırmak amacıyla kapitalist ülkelerin kendi emekçilerine bazı haklar tanımak zorunda kalması gibi kimi faktörlerin etkisiyle Türkiye, sağlıkta var olan eşitsizlikleri kısmen de olsa düzeltmeye çalışan bir arayış içine girdi ve bu yasa gündeme geldi.

Birtakım adımlar atıldı, kalkınma hedefleri, merkezi planlama, toplum hekimliği, sağlık ocakları, tıp eğitiminin emekçi insanların çocuklarının da gidebileceği şekilde yaygınlaştırılması gibi. SSK hastaneleri işçilere yönelik hastaneler olarak kuruldu, SSK’ya ait ilaç fabrikaları vardı, sağlık harcamaları çok büyük oranda kamusal olarak finanse ediliyordu. Ancak sosyalizasyon yasası, sağlıkta var olan eşitsizlikleri sınıfsal temelleriyle ortadan kaldırmayı değil, eşitsizlikleri veri aldığı ve bunları bir nebze de olsa azaltmayı amaçladığı için hiçbir zaman tam olarak “toplumcu” olmadı, tam olarak hayata geçirilmedi ve sonrasında bütünüyle terk edildi. 1970’lerden ve özellikle 1980’den sonra giderek artan bir şekilde kamu sağlık alanına yatırım yapılmadı. Çok uzun yıllar neredeyse bir tane bile büyük devlet hastanesi açılmadı. Örneğin, Ümraniye’de devlet hastanesinin açılış tarihi 2002. O dönemdeki nüfusu 500 bin olan koskoca bir ilçenin otuz yıl hastanesiz kaldığı bir tabloyu gözümüzün önüne getirelim. Ben bu politikanın bilinçli olarak yürütüldüğü kanısındayım ve sağlık alanında yaşananları KİT’lerin tasfiyesine benzetiyorum. KİT’ler nasıl özellikle iflas ettirildi, yatırım yapılmayarak hantal, verimsiz ilan edildi ve günah keçisi haline getirildiyse, kamudaki sağlık hizmetlerine de aynı şey uygulandı. “Özel güzeldir, özelleştirme bütün sorunları çözer, kamu verimsiz, hantal ve kötüdür” mantığını yerleştirmek amacıyla hiçbir iyileştirici adım atılmadı. Temel koruyucu sağlık hizmetleri geri plana düşürüldü, bu hizmetlerin yürütülmesinde anahtar rol üstlenen sağlık ocakları işlevsel kılınmadı, SSK ve devlet hastanelerinin sayısı arttırılmadı, ilaç ve muayene kuyrukları sokaklara taştı... Bu tablo karşısında kim olsa patlar; halk sağlık hizmetlerinden yaka silker hale getirildi. Sağlık çalışanları da benzer bir şekilde canından bezdirildi; günde 200 tane hasta bakan bir doktoru ya da sağlık çalışanını düşünün. Durum böyleydi, ama detaylarına biraz sonra değineceğim SDP uygulamalarına zemin oluşturmak için bundan daha iyi bir yol bulunamazdı!

SDP’nın her maddesi için bir kitap yazılabilir ama çok kısaca özetleyecek olursak, 2003 yılında hükümet biraz önce bahsettiğim berbat hale getirilmiş sağlık hizmetlerini “dönüştürmeyi” hedefleyen bir programı devreye soktu. SDP, sadece ülkemize ait değil, İMF ve Dünya Bankası eliyle zaten 30’a yakın ülkede uygulanmaya başlayan bir program. Ancak Türkiye bu 30 ülke arasında en ileri giden, adeta bir laboratuvarmış gibi öne çıkartılan bir ülke haline geldi. Bana göre hükümetin popülist politikalarıyla sağlıkta dönüşüm meselesi tamamen örtüşüyordu.

Bir yandan size hizmet ediyoruz imajı oluşturularak oylar arttırılırken, bir yandan da kamusal olan diğer bütün alanlar gibi sağlık alanı da piyasaya ve ranta açıldı. Bunun sloganları belliydi: rekabet, tüketici hakkı, verimlilik, müşteri memnuniyeti. Bir yandan arz artırılarak bir yandan da bilinçlendirici olmaktan çok reklam amaçlı yayınlarla "kışkırtılmış" bir sağlık talebi oluşturuldu ve bu talep üzerinden para kazanıldı. Peki bu süreç halkın lehine mi oldu? Bunu birlikte tartışalım.

SORU: SDP'nin içinde tamamlayıcı tıp var mı?  Bunun yeşermesi için bir ortam oluştu mu?

SG: Evet. Tamamlayıcı tıp dedikleri aslında bilim dışı sağlık uygulamaları. Hacamat, sülük tedavisi, kupa çekme ve benzeri şeyler gibi bilimsel olarak bir işe yaramadığı bilinen uygulamalar. Örneğim hacamat dedikleri flebotomi uygulaması 150 yıl önce terk edilmiş bir yöntem. Türk Tabipler Birliği' ve İstanbul Tabip Odası’nın bu uygulamaların bilim dışı ve halk sağlığı ile ilgili tehdit oluşturduğuna yönelik olarak  2 yıl kadar önce bir basın açıklaması yapmıştı.

KATKI: Koruyucu sağlık alanında çalışma yapılmadığı gibi alternatif tıp alanında da ne çürüten, ne de destekleyen çalışma, araştırma yapılmıyor. Sadece ilaç firmalarının işine gelen çalışmalar yapılıyor. Alternatif tıbba şu anda bilimselliği kanıtlanmadığı için bilim dışı demek yanlış değil.

SG: Bilimselliği kanıtlanmadığı için biz bilim dışı olarak değerlendiriyoruz fakat mesela hacamat 1700’lerde kalp yetmezliği için yapılmış. Hastalardan kan alarak nefes darlığını rahatlatmaya çalışmışlar...

SORU: Sülük de aynı mı?

SG: Sülük de flebotomi amaçlı yapılıyor ancak daha sonra yapılan çalışmalarda bunun bir faydası olmadığı ortaya konulmuş. Günümüz bilimsel tıbbında flebotomi yalnızca polisitemia vera dediğimiz kanın aşırı koyu olduğu durumda uygulanmaktadır. Bu da sülükle, hacamatla yapılmaz.

SDP’na dönecek olursak bu süreçte giderek sağlık çalışanları belirleyici olmaktan çıktı, ilaç ve tıbbi cihaz endüstrisi alanı tahakkümü altına aldı. Bir hekimin en bilimsel ve en iyi tedaviyi uygulaması onun uluslararası kılavuzlara ne ölçüde uyduğu ile belirleniyor. göre Peki bu tedavi kılavuzları neye göre belirleniyor? Uluslararası ilaç ve tıbbi cihaz endüstrisinin finanse ettiği çok merkezli, büyük ölçekli “bilimsel” çalışmalara göre... Siz hekim olarak bu kılavuzların doğruluğunu sorgulayacak verilere de sahip değilsiniz. Uygularsanız bilimsel, uygulamazsanız bilim dışı addediliyorsunuz. Dolayısıyla bir anlamda “çıkış yok” pozisyonundasınız. Bu şekilde oluşturulmuş tedavi kılavuzlarını hiç sorgulamadan doğru kabul etmek ve bire bir uygulamak ne ölçüde doğru? Bu konunun da ayrıca masaya yatırılması lazım.

SDP ile sağlık alanında neler yaşandı? Kamusal hizmetler büyük oranda tasfiye edildi, özelleştirme süreci hızlandı, arka arkaya özel hastaneler açıldı, sayıları şu anda 570'e ulaşmış durumda. Devlet hastanesi sayısının ise yaklaşık 700 civarında. Büyük devlet hastanelerinin de, kamu özel ortaklığı yoluyla özelleştirilmesi için adımlar atılmakta olduğunu biliyoruz. Koşuyolu, Siyami Ersek gibi hastaneleri buna örnek olarak verebiliriz. Sağlık kampusları, sağlık turizmi bu kapsamda gündeme geldi. Bu süreçte temel amaç kâr elde etmek olduğu için gerisi zincirleme geldi, geliyor. Örneğin aracılar ortaya çıktı, kimi hastanelere operasyon için hasta gönderenler komisyon adı altında girişimi yapan hekimden daha çok ücret alabiliyor. Yine bu süreçte özel sağlık sigortaları güçlendirildi.

Bunlarla birlikte Türkiye’de sağlık harcamaları son 12 yılda 10 kat arttı. Ancak sağlığın temel ölçütleri dediğimiz bebek ölüm hızı gibi, insani gelişim endeksi gibi parametrelerde Türkiye ölçeğinde bir ülke için olması gereken iyileşmeler sağlanamadı. Sağlık Bakanlığı verilerine göre şu anda Türkiye’de bebek ölüm hızı binde 7.8’dir. Türkiye, Dünya Sağlık Örgütü’ne bu rakamı gönderdi fakat Bursa Uludağ Üniversitesi’nden bir Halk Sağlığı hocası, bu konuda Türkiye Halk Sağlığı Dergisi’nde bir yazı yayınladı. Sağlık Bakanlığı bebek ölüm hızını neye dayanarak böyle açıkladı, Sağlık Bakanlığı’nın dayandığı araştırmalarda bebek ölüm hızı binde 12.3 veya 13.8 görünüyor. Sağlık Bakanlığı bunu nasıl binde 7.8 olarak açıklıyor?  diye sordu! Sağlık Bakanlığı bir veriyi TÜİK’den almış, başka bir veriyi TNSA’dan almış, kendince harmanlayıp rakamı düşük göstermiş. Hoca bunu Türkiye Halk Sağlığı Dergisi’nde belgeledi. Memnuniyet anketleri sonuçlarının, bizzat kamu hastane yöneticileri tarafından merkezi bütçeden pay alabilmek için doldurulduğunu biliyoruz. Memnuniyet anketlerinin manipüle edilmesine benzer şekilde Sağlık Bakanlığının da kimi verileri çarpıttığı böylece ortaya çıkmış oldu.

Tüm bu iddialı adımlara rağmen gelinen bu aşamada SDP'nin sadece tedavi hizmetleri arzını artırmaya yönelik politikalarla yol alamayacağı öngörüldüğü için şimdi bypass yollar aranmaya başlandı. SGK artan sağlık harcamalarının yükünü karşılayamaz bir noktaya geldi. Şu anda gündemde tamamlayıcı sağlık sigortası var, yani SGK artık halka ben sadece şu sınırlı sayıdaki hizmetleri karşılarım, bunun dışındaki hizmetlere karışmam, isteyen tamamlayıcı sağlık sigortası yaptırsın diyecek.

Peki SDP ile sağlık çalışanlarının durumunda nasıl bir dönüşüm oldu? Burada sağlık çalışanı arkadaşlarımız var, onlar bu süreci bizzat yaşıyor zaten. Öncelikle SDP başlarken "biz sizin ücretlerinizi arttıracağız, parça başı ücret vereceğiz, performansınıza göre para kazanacaksınız" denildi. İlk birkaç yıl sağlık çalışanlarını sürece dahil edebilmek için bu gerçekten yapıldı. Önce değişik sağlık meslek gruplarından başlayarak, sonra hekimlere kadar bu ödemeler giderek azaltıldı. Kamu sağlık kurumlarında döner sermayenin azaldığını biliyoruz. İşin doğası gereği böyle olmak zorunda. Aşırı iş yükü, beş kişinin yapacağı işi bir kişinin yapması ve bunu yaparken de gönüllü olması istendi. Çünkü daha çok kazanacak. Beş kat iş yaptı ama yarım kat bile daha fazla kazanamadı. Ücretler eridi, örgütsüzleşti, esnek istihdama maruz kaldı, kimi zaman 36 saat çalıştı. Hastayla sağlık çalışanı çok daha fazla karşı karşıya geldi, şiddet arttı. Sistemde ortaya çıkan sorunların sorumlusu sanki sağlık çalışanlarıymış gibi gösterildi. İşgücünü ucuzlatmak için dışarıdan ithal sağlıkçılar (getirilmesi) gündeme geldi. Mobbing uygulamaları arttı. Hekimler ve sağlık çalışanları birbirlerinin rakibi haline getirildiler, mesleki yabancılaşma arttı. Sonuç sağlık çalışanları tükenmişlik sendromu içine girmesi oldu...

KATKI: Hekimler üzerine şiddet arttı.

SG: Bütün sağlık çalışanları bu süreçten etkilendi. Son birkaç ayda yaşadığımız birkaç örneği güncel olduğu için buraya aldım. Maltepe’de Üniversite Hastanesi’nde sadece sendikaya, Dev Sağlık İş’e üye olmak istedikleri için 98 işçi işten çıkartıldı. Gerekçe de "biz burada sendikalı istemiyoruz" söylemi. Hekimler içinde zincirin en zayıf halkasını oluşturan asistan arkadaşlarımız son derece ağır çalışma koşulları altında eğitimlerini yapamaz hale geldiler ve İzmir'de, Göztepe’de, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesinde greve çıktılar. Aile hekimlerine esnek çalışma koşulları dayatıldı. Hemşire arkadaşlar anormal bir iş yükü altında ezildiler, sağlıkta şiddette hekim arkadaşlarımızı kaybettik ve bu olaylar sıradanlaştı. Kimi özel hastanelerde sağlık çalışanlarının ücretleri ödenmedi, Üniversite hastanelerine yeterli ödenek aktarılmadı, çok zor şartlar altında hizmet vermek zorunda bırakıldılar.

Son 10 yıl piyasalaşmanın yanısıra sağlık alanının bir yandan da dinsel referanslara  göre şekillendirilmeye çalışıldığı bir dönem oldu. Yapılan düzenlemelerle SGK’nın 2014 tarifesinde Sağlık Bakanlığı hastanelerinde sülük tedavisi, hacamat, sinek larvası, hipnoz gibi uygulamalar resmi olarak ücret karşılığında verilen hizmetler haline gelmiş durumda. Bir uzman hekime muayene olduğunuzda SGK 34 TL ücret ödüyor, hasta sülük tedavisi olmak isterse 75 TL ödüyor. Yani sülük tedavisi SGK tarafından hekim muayenesinden daha değerli görülüyor

SORU: Bu gerçek mi?

SG: Bu gerçek. Bakın Sağlık Bakanlığı bu slaytta görüleceği üzere hacamat, sinek larvası, sülük, arı tedavisi, kupa çekme gibi bilim dışı uygulamalara yönelik olarak resmi fiyat tarifesi yayınlamış. Fıkra gibi bir durumu yaşıyoruz yani. Şimdi siz hastaneye gittiğinizde sinek larvası tedavisi olmak isteyebiliyor ve bu hizmeti ücreti karşılığında resmi olarak satın alabiliyorsunuz. Ücreti de 113 TL. Bu bir süre sonra SGK kapsamına da alınır çünkü ayrı bir kâr alanı olarak düşünülüyor. Bir yandan hastanelere imam tayinleri başladı. Kürtaj ve sezaryenle ilgili tartışmalara girmek dahi istemiyorum. Diğer yandan da kadına dönük "sadece annelik yapsın başka bir şey yapmasınlar" gibi ifadeleri biliyoruz.

KATKI: Ben şöyle düşünüyorum. Sağlık hizmetlerinden herkes memnunsa neden herkes sağlığından endişeli diye sorduk, bu cüretkar bir soru. Soruyu sorarken de bu cüreti gösterdik. Kral çıplak demek gibi bir şey. Yan yana getirdiğinizde bir yere oturuyor aslında. Dün çok net bir tercih vardı aslında, biz bu işleri böyle yürütemiyoruz, hastaneler kendi yağıyla kavrulsun. Aile hekimliği kendi yağıyla kavrulsun. Şu kadar para vereceğim, elektrik faturanız dahil tüm masraflarınızı kendiniz karşılayacaksınız. Ben bu alandan çıkacağım ve sigara tiryakileriyle uğraşacağım diyor. Bu süre içinde baktığımızda dedikleriyle, yaptıkları çok tutarlı. Başka bir şeyi bunun karşısına çıkartmazsak, sorduğumuz sorudaki cüretkarlığı anlama şansımız olmaz. Türkiye’ye başka alanlarda birçok uluslararası tekel girdi fakat sağlık alanında uluslararası tekeller hiç girmediler. Dediler ki siz sağlık hizmetlerinizi bizim satın alabileceğimiz bir modele evriltin, o zaman girelim. Bütün dünyada uygulanan model şu: önce devlet çok ciddi yatırımlar yapıyor, sübvanse ediyor. Uluslararası tekeller için satın alınabilir hale getiriyor. Bunu yaparken sizin zihninizdeki sağlık hizmeti kavramını farklılaştırıyor. Siz sağlıklı olmaktan şunu anlamalısınız, sağlıklı olmak şu demektir diyerek bunun zeminini hazırlıyor. Sonra sübvanse ettiği hizmetleri aşama aşama paralı hale getiriyor. Önce aile hekimlerine 7 bin TL civarında bir para verdiler. Harcamalar ayda 2 – 3 bin TL civarında, karlı bir iş gibi görünüyor. Zamanla bu eridi. Hastalar önce özel hastanelerde hiç ücret vermiyordu, elini kolunu sallayarak giriyordu. En çok yüzde 5 – 10 ödüyorlardı. Şimdi adım adım farklar çıkartıldı. Kamu hastaneleri de artık özel hastane gibi çalışmaya başladı. Yoksa kâr edemeyen hastane yönetimini görevden alıyorlar. Kamu hastaneleri sağlık fuarlarında stand açmaya başladılar. Bu süreci paketlerle mümkün olduğunca sancısız yapmaya çalışıyorlar. Hastaneler bu paketler yoluyla SGK’dan para alabilmek için her göğüs ağrısı olan hastayı hemen anjioya alıp, apar topar ameliyat ettiler. Her doğum, SGK’dan para almak için riskli hale getirildi. Diyelim Ümraniye Eğitim Araştırma Hastanesi’ne bir çocuk solunum sıkıntısıyla geliyor, hemen yoğun bakıma alınıyor. Normal serviste takip edilecek hastalar SGK’dan daha fazla para almak için yoğun bakıma yatırılıyor.

İki şeyi aklımızda tutalım. Sistem kendi içinde tutarlı, sistemin içinden bakarsanız olmaz. Ben şöyle bakmayı tavsiye ediyorum. Mesela teknolojiyle araları çok iyi, çok seviyorlar, hayatın her noktasında da kullanıyorlar. Fakat aynı zamanda bilime olan inancı zayıflatıyorlar. Bunların sonuçlarını ileride çocuklarımız ödeyecek.

KATKI: Aslında toplumun genelinde son on yılda öyle bir algı oluşturuldu ki, bundan daha iyisi olmaz. Oysa bunu yalanlayan çok somut şeyler de oldu. Şu anda hastane zinciri olan bir kişi Sağlık Bakanı. Bu bile başlı başına çarpıcı bir şey. Bugün diyaliz hizmetlerinin yüzde 75’i özel hastaneler tarafından veriliyor. Geçen yaz özel hastaneler diyaliz hizmetlerinin fiyatlarını arttırdılar. Gerçekler üzerine hafif bir şal örtülü. Siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları zihin açıcı kampanyalarla toplumu aydınlatmalı. AKP döneminde vatandaşın sağlık için cebinden harcadığı para yüzde 147 artmış.

SG: 15 milyar TL’ye ulaşmış. Şu an toplam SGK içinde kamunun harcadığı para 50 milyar TL, vatandaşın cebinden harcadığı miktar 15 milyar TL. Birbirine oranladığınızda bayağı ciddi bir rakam haline geliyor. Sağlık harcamaları toplamda arttı ama cepten harcamalar da artıyor. Size hak veriyorum, bizim bu alana bakışımızı, paradigmamızı değiştirmemiz lazım. Sağlıkta memnuniyet kavramını seçmemizin ya da bunu sorgulamamızın nedeni de bu. Onların ölçütlerine göre hareket edemeyiz. Oluşturdukları algı içinde kaldığımız sürece, kesinlikle bir başka alternatif düşünemeyiz, ortaya koyamayız. Toplumcu Sağlık Söyleşileri’nin esas amacı da, bu paradigmayı dağıtmak, yani oluşturulmaya çalışılan aldatıcı sağlık algısını ortadan kaldırmamız gerekiyor.

KATKI: Öyle bir algı oluşturuluyor ki, dünyanın yönü böyle, gelişmiş ülkeler sağlık hizmetlerini böyle yürütüyor. Oysa kapitalizmin merkezi İngiltere’de her şeyi özelleştirdiler ama sağlıkta özelleştirme yapamadılar.  Sağlığın yüzde 85’i kamu tarafından yürütülüyor. Yunanistan, Portekiz gibi orta ölçekli ülkelerde genel sağlık sigortası genel bütçeden karşılanıyor.  Zihin açıcı bir toplumsal muhalefet hareketi oluşturmak lazım. Tabip Odası bunları yapmaya çalışıyor ama siyasi partiler bu konuda çok duyarsız.

SG: Sorun bu, doğru. Kesinlikle katılıyorum. Tabip Odaları da bu konuda yeterli değil bir direnç oluşturamıyor. Şahsen ben de Tabip Odası aktivistiyim ama bu iş Tabip Odasını da aşar. Çünkü sonuç olarak Tabip Odası da meslek örgütü. Olaya başka bir paradigma üzerinden bakmadan yol almak mümkün değil.  Dolayısıyla söylediğiniz gibi birçok ülkede bu özelleştirme süreci var ama her ülkenin kendisine özgü toplumsal dinamikleri bu özelleştirmenin derecesini belirliyor. Örneğin İngiltere’de kelle vergisi çıkarttılar, büyük direniş oldu, geri adım attılar. Ciddi bir toplumsal muhalefet gerekiyor. Tabii bunun durdurulması da yetmiyor, toplumcu bir anlayışla sağlık hizmetlerinin yeniden örgütlenmesi gerekiyor. Bunun için tamamen farklı bir bakış açısına sahip olalım ve o bakış açısını buradan başlayarak örelim. Bu söyleşileri başka illerde de yapmak, bir hareket haline getirmek lazım. Partiler üstü, toplumun bütün kesimlerini, bütün bireylerini kesen bir hareket haline getirmek lazım. Sağlık sadece sağlıkçılara bırakılamaz sloganını hatırlayacak olursak, sağlık toplumsal bir mesele ve toplumun katılımı, sorumluluk alması gerekiyor. Siz astımı istediğiniz kadar tedavi edin, toz içindeki işyerlerini düzeltmedikten sonra siz astımla sürekli karşılaşacaksınız. Şimdi konuşmanın son bölüme geçmek istiyorum.