Doğuştan edinilen bir hastalık; eşitsizlik

Doğuştan edinilen bir hastalık; eşitsizlik

Kurtuluş Ovalı
18/01/2018 Perşembe

"Bilim, insanın doğayı, kendini ve içinde yaşadığı toplumu bilme, tanıma, kavrama ve doğayı gereksinimlerine göre değiştirme gerekliliğinden doğmuştur… Sınıflı toplumlarla birlikte bilim egemen sınıfların gereksinimlerinin karşılanması için kullanıldı ve geliştirildi. 'Bağımlı' sınıflar bilimin verileriyle yaratılan zenginliklerden yararlanamaz oldular. Hatta bu durum sınıf mücadeleleri tarihinde görüldüğü gibi sıklıkla kendilerine karşı kullanıldı."

Bilim ticarileştikçe araştırma değerleri, bilim değerleri (toplumsallık, yararlılık, farkındalık) tarafından değil piyasa değerleri (bireysellik, kar amaçlılık, körleştirme) tarafından yönetilmeye başlanmıştır. Bu da bilimin çıktılarına yansımakta ve ‘’toplum için bilim’’ yerine ‘’belirli bir zümre için bilim’’ öne çıkmıştır. 1998 yılında Ioannidis tarafından yayınlanan bir çalışmada 100 en iyi dergide yayımlanan çalışmalardan sadece yüzde 1’inin klinisyenler veya toplum için yararlı olduğunun ortaya konmuş olması bilimin toplumsallığını kaybettiğini ve Onur Hamzaoğlu Hoca’nın yukarıdaki sözlerini destekler niteliktedir.

Günümüzde toplumsal etkileri olan makale sayısı çok azdır. Popüler kültür yeni yıl başlarken geçen yıl neler yaşadık bölümlerini hem sanal alemde hem de görüntülü-sesli alemlerde çok fazla kullanmaktadır. Bende buradan hareketle sizlerle, benim açımdan, geçen yılın en ilginç makalesini paylaşmak istedim. Toplumsal içeriğinin fazla olması bu makaleyi seçmemde öncü olmuştur.

2017’inin ikinci haftasında Amerikan Halk Sağlığı Dergisi’nde (American Journal of Public Health) yayınlanan bu makale "yoksulluğu" inceliyordu, hem de çoğumuzun rüya olarak imgelediği Amerika’daki insanların yoksulluğunu. "Amerika Birleşik Devletleri’nde En Yoksul ve En Zengin Şehirlerin Sağlık ve Sosyal Durumları" (Health and Social Conditions of the Poorest Versus Wealthiest Counties in the United States) başlıklı makale ilk amaç olarak ABD’deki yoksulluğun insanların sağlığı ve sosyal durumu üzerine (yetişkin sigara kullanımı, obezite, fiziksel inaktivite, alkol kullanımı, pratisyen hekim başına düşen nüfus, fakir çocuk oranı, işsizlik, yetersiz gelir, nüfus, nüfustaki kadın oranı, kırsal alanda yaşam oranı, doğumdan sonra beklenen yaşam oranı, gibi) etkilerini ortaya koymak olarak belirlerken aynı zamanda bu durumun yıllar geçtikçe nasıl bir dağılım izlediğini amaçlamıştı.

Çalışmada ABD’deki 3141 şehir beş yıllık ortalama hane halkı gelirlerine göre en zenginden, en yoksula doğru sıralanmıştır. Yazarlar böylece ABD’deki şehirleri gruplandırarak sosyoekonomik açıdan 50 yeni "devlet" şeklinde sınıflandırmışlar ve tabakalandırma sonrasında beş yıllık ortalama hane halkı gelirlerine göre en fakir yüzde 2 şehir (yani en fakir 63 şehirden oluşan en fakir devlet) ile en zengin yüzde 2 şehir (yani en zengin 63 şehirden oluşan en zengin devlet) yukarıda belirttiğim kriterler üzerinden karşılaştırılmıştır.

En fakir devleti oluşturan en yoksul şehirler olarak belirlenen 63 şehir, ABD’nin 13 farklı eyaletinde yer alırken, en zengin devleti oluşturan en zengin 63 şehir 20 farklı eyalette bulunmaktadır. Eyaletlerin beşinde (Georgia, Illinois, Kentucky, Tennessee ve Texas) hem en az bir en yoksul, hem de en az bir en zengin şehir var olduğu görülmektedir. Bu da adı geçen eyaletlerde gelir eşitsizliklerinin çok yüksek olduğunu ve yoksulluğun yalnızca kaynak yokluğundan değil, aynı zamanda “eşitsiz dağılımından” da kaynaklandığını göstermektedir.

En zengin "devlette" yıllık ortalama hane halkı geliri 89 bin dolar iken en fakir devlette bu rakam 24 bin dolardır. Zengin devlette halkın yüzde 21’i kırsalda yaşarken fakir devlette halkın yüzde 75’i kırsalda yaşamaktadır. Fakir devlette pratisyen hekim başına düşen nüfus 4 bine yakın iken zengin devlette 1600’dür. Fakir devletteki yetişkinler zengin devlettekine göre iki kat daha fazla sigara içerken (yüzde 27.6’ya karşılık yüzde 13.8) fakir devlette 1.5 kat daha fazla obez olduğu ve de fakir devlettekilerin daha az fiziksel aktivite yaptığı saptanmıştır.

Coğrafya kader midir bilinmez ama fakir devlette "ulusal yoksulluk sınırının" altında yaşayan çocuk sayısı yüzde 48.4 iken bu oran zengin devlette yüzde 8.9’dur. Bu bulgu en yoksul ve en fakir ABD'li yurttaşlar arasındaki sağlık farklılıklarının bu analizin öne sürdüğünden daha büyük olduğunu ve bundan sonra farklılıkların daha da açılacağını düşündürmektedir. Bu sonuçta doğal olarak kendisini doğumdan sonra beklenen yaşam yılında göstermiştir. Kadınların zengin devlette ortalama yaşam beklentisi 83 yıl iken fakir devletteki kadınlarda bu rakam 7 yıl daha az, fakir devlette ortalama yaşam beklentisi erkekler için 69 yıl iken zengin devletteki erkekler için bu rakam 10 yıl daha fazladır. Görüldüğü üzere fakir devlette doğan çocukların ortalama 7 ilâ 10 yılı bir nevi "düzen" tarafından gasp edilmektedir. Bu da toplumsal eşitsizliğin birçokları için doğuştan edinilen ve de sonunda erken ölüme sebep olan bir hastalık olduğunu kabul etmemizi desteklemektedir.

Zengin devlette yüksek okul mezunu daha çoktur ve fakir devletteki işsiz oranı iki kat daha fazladır (işsizlik; yüzde 12.2’ye karşılık yüzde 5.6). Zengin devletteki ailelerin çocukları sahip oldukları sosyoekonomik "sermaye" ile daha iyi ve rahat bir eğitim süreciyle daha iyi bir gelecek oluştururken fakir devletteki çocuklar doğdukları anda sahip oldukları "garibanlık"tan ötürü kötü ve zor bir eğitim sürecinden geçerek eğitim konusunda geri kalmışlardır. Böylece modern toplum tarafından "eğitimliler daha çok kazanmalılar" düsturu her yerde var olacağından "eşitsizlik" daha iyi eğitimlilerin ve de doğal olarak zenginlerin lehinde artacaktır. Yani eşitsizlik meşrulaştırılacak ve yeniden üretilmesinin önünde bir engel kalmayacaktır.  Bu da doğal olarak eşitsizliğin yıllar geçtikçe artacağını göstermektedir.

Çalışmada 1900-2060 yılları arasında ABD’deki yaşam beklentisi eğrileri incelediğinde ABD’nin en yoksul şehirlerinde doğuştan yaşam beklentisinin, genel ortalama yaşam beklentisinin 1970 ile 1980 yıllarındaki düzeyinde kaldığı gösterilmiştir. Yani 2015 yılında yaşayan en fakir devletteki bir yurttaşın yaşam beklentisi 1970 yılında ABD’de yaşayan ortalama gelirli bir yurttaşın yaşam beklentisine eşittir. Eğriler takip edildiğinde en fakir devletteki bir yurttaşın doğuştan yaşam beklentisinin, en zengin şehirde yaşayan bir yurttaşın yaşam beklentisi düzeyine erişebilmesi için 40-50 yıl geçmesi gerekeceği görülmektedir. Araştırmacılar oluşturdukları devletleri 222 ülke verileri ile karşılaştırdıklarında zengin devletin erkeklerde yaşam beklentisi açısından sekizinci, kadınlarda yaşam beklentisi açısından 25. sırada olduğunu, fakir devletin ise erkeklerde yaşam beklentisi açısından 123., kadınlarda yaşam beklentisi açısından 116. olduğunu saptamışlardır. Yani yazarlar dünyadaki ülkelerin “yarısından fazlasında” yaşam beklentisinin, ABD’nin en yoksul şehirlerindekinden daha yüksek olduğunu bulmuşlardır.

Görüldüğü üzere bulgular eyalet veya ülke ölçeğinde verildiğinde asıl sonuçlar maskelenmekte ve sosyoekonomik eşitsizliğin sağlığa etkisi göz ardı edilmektedir. Şüphesiz ki bunu maskeleyenler mevcut olan kurulu düzenlerinin devam etmesini isteyenlerdir. Asıl sorun şehir, ilçe, mahalle şeklinde alt düzeylere inildiğinde “görünür” hale gelmektedir.

Yukarıdaki çalışmanın ülkemizde veya başka ülkelerde yapılması durumunda da farklı sonuçlar çıkmayacağı ortadadır. Navarro ve ark tarafından 2002’de yapılan bir başka çalışmada İngiltere'deki devlet memurları arasında memuriyet sınıfları arasında bile yaşam beklentileri açısından fark saptanmıştır. Örneğin, 32. sınıf üst düzey devlet memurları arasındaki ortalama beklenen yaşam süresinin, 31. sınıf memurlardan daha uzun olduğu, 30. sınıf memurların 31.sınıftaki memurlardan daha az yaşadığı ve bu şekilde yapılan karşılaştırmalar sonucunda 1. sınıfın en düşük ömür beklentisine sahip olduğu Navarro’nun çalışmasında gösterilmiştir. Aynı bulgular diğer ülkelerde de gösterilmiştir. Örneğin, İspanya'da sosyal sınıfın ömrünü inceleyen benzer bir araştırma da burjuvazi üyelerinin (kurumsal sınıf) küçük burjuvaziden (yüksek orta sınıf) ortalama iki yıl daha uzun yaşadığı, orta sınıfın yüksek orta sınıftan iki yıl daha az yaşadığı, vasıflı işçi sınıfının orta sınıftan iki yıl daha az yaşadığı, vasıfsız işçi sınıfı üyelerinin vasıflı işçilerden iki yıl daha az yaşadığı yani en üst sınıf ile kronik işsiz olan vasıfsız işçi sınıfı arasında on yıllık yaşam süresi farkı olduğu gösterilmiştir. Yine Navarro tarafından yapılan 2004 yılındaki farklı bir değerlendirmede ABD’de yaşayan yoksul bir kişiyle (yılda 12 bin dolar kazanıyor) Gana'daki orta sınıf bir kişinin (yıllık ortalama 9 bin dolar kazanıyor) ortalama yaşam beklentisi karşılaştırılmıştır. ABD’deki yoksul insan, Gana'nın orta sınıf insanından daha fazla maddi kaynağa sahipken (Gana'daki orta sınıf bir insanın kullanamayacağı bir araba, TV seti, daha büyük bir daire ve diğer kolaylıklar gibi) ve de eğer dünya tek bir toplum olarak görülse, ABD’deki yoksul dünya çapındaki orta sınıfın bir üyesi ve Gana'nın orta sınıf üyesi dünya çapındaki yoksulların bir parçası olurken Amerika'nın yoksul yurttaşı (dünya çapında orta sınıf olmasına rağmen) Gana'daki orta sınıf insandan (dünya çapında yoksul sınıf olmasına rağmen) 2 yıl daha kısa bir ömür beklentisine sahip bulunmuştur. Gördüğünüz gibi girişte bahsettiğim çalışmadan 13 yıl önce benzer sonuçları Navarro’da bulmuştur. İngiltere'de yapılan başka bir değerlendirme de 20. yüzyılda İngiltere'de yaşam beklentisi için en önemli artışın gerçekleştiği dönemin çelişkili olarak İkinci Dünya Savaşı yılları olduğu ortaya konmuştur. Beslenmede yapılan iyileştirmeler bu duruma katkıda bulunsa da, asıl faktör, tüm sınıflardaki insanlarının aynı projeye (Nazizme karşı savaş) kendilerini adamaları sonucunda sosyoekonomik mesafelerin azalmasıdır. Sosyoekonomik mesafe azaldıkça tüm toplumun ortalama yaşam beklentisi artacaktır.

Yoksulluğun daha fazla olduğu mahallelerde hem evde ölüm oranının hem de toplam ölüm oranının daha fazla olduğunu saptayan Louis Rene Villerme’den neredeyse iki yüz yıl sonra ABD’de veya diğer ülkelerde/ülkemizde araştırmacıların halen benzer sonuçlar bulması, önceliklerinden en önemlisi yaşatmak olan biz hekimlerinde suçu mudur?

Bu suça ortak olmayanlara saygıyla.