Mücadele konusu olarak sağlıkçının sağlığı

Mücadele konusu olarak sağlıkçının sağlığı

Eylem Yentürk
17/11/2014 Pazartesi

Modern tıbbın doğuşu 18. yüzyılın sonlarına denk gelir. Düşünce dünyasında Aristotelesçi yasağın kalkmasıyla deney yapabilir hale gelen bilim, üretici güçleri dönüştürmeye başlamıştır. Aydınlanma yıllarıyla birlikte tıp, başta kilisenin laik bir kopyası olmaya zorlanmış, burjuva devrimleri çağıyla birlikte dinsellikten kopuş yaşamıştır. Artık siyaseti tıbbın geniş ölçekli uygulaması olarak gören mücadeleci sağlıkçılar dönemi açılmaktaydı. Özellikle 20. yüzyılda iktidarın emekçi sınıflar lehine el değiştirmesiyle tıbbın toplumcu paradigması geniş halk kesimlerinde derin etki bırakmıştır. 21. yüzyıl tüm bu ilerlemelere karşın sağlığı, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu emekgücüne göre şekillendirmiş, izin verdiği ölçüde geliştirmiştir.

Sermaye sınıfı azalan karlılığı aşmak için emekçi hakların üzerine saldırır. Tüm kesimler tarafından kabul edilen bu gerçeğin sektörel örnekleri vardır. Bangladeş’in Dakka banliyösündeki Rana Plaza’da büyük batılı konfeksiyon şirketlerine fason üretim yapan binanın çökmesi sonucu, çoğu kadın olmak üzere 1.127 işçinin öldüğünü hatırlarsınız. Olayın Rana Plaza’da işçi sağlığı iş güvenliği koşullarının sağlanmasını imkansız kılan anlaşmalarla üretim yapılmasından kaynaklı olduğu ortaya çıktı. Her koşulda insandan çalacak değeri ticari anlaşmalar yoluyla yaratan bir düzenden geçiyoruz. Ülkemizde kamusal hakların ticaretin konusu haline gelişi ve emekçilerin çok yönlü etkilenmesi ise GATS (Ticaret ve Hizmetler Üzerine Genel Anlaşma) anlaşmasıyla başlamıştır. Kapitalist üretim ilişkileri sanayiden hizmet sektörüne genişlemiş, her türlü hizmeti ticarileştiren anlaşma sonrası, başta sağlık hizmeti olmak üzere, emekçiler büyük bedeller ödemeye başlamıştır.

Sağlıkçının sağlığını, bilindiği sanılan ama ne olduğu konusunda kolay yanıt getirilemeyen biçiminden çıkartmak gibi zor bir görevle karşı karşıyayız. Bunu yaparken kapitalizmin canlı emek sömürüsü yapmadan varlığını sürdüremediği bilinmelidir. Haliyle sağlık hizmetini emeğin yeniden üretimi için değil, sermaye birikim sürecine katkı sağlayan meta özelliğiyle değerlendirmeliyiz. Meslek örgütlerinin kadro ve yöntem olarak bu tariften uzaklaşmış olmaları, salt örgütsel saygının devamını yeterli görmeleri gibi krizler hattımızı etkileyemez.

İstanbul Tıp Fakültesi'nde iş kazası sonucu yaşamını yitiren Zafer Açıkgözoğlu'nu saygı ile anıyoruz

ARTI DEĞER ÇARPANI OLARAK ÇALIŞMA SÜRELERİ

Yapılan anket değerlendirmelerine göre asistan hekimler, sağlıksızlığa yol açan nedenlerin başında haftada ortalama 85 saati geçen mesai sürelerini koyuyorlar. Oysa Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın 03.10.2000 tarihli SİMAP, 09.09.2003 tarihli JAGLER ve 11.01.2007 tarihli VOREL kararlarında, hekimlerin nöbetler dahil haftalık çalışma sürelerinin en çok 48 saat olabileceği belirtilmiştir. Kamuda hafta tatilleri ve resmi tatil günlerinde nöbet tutanlara hizmeti aksatmamak kaydıyla diğer iş günlerinde nöbet süresi kadar izin verilebilir. İzin kullandırılmayan hekimlere ise nöbet karşılığında ücret ödeneceği 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununun Ek 33. maddesinde düzenlenmiştir. Verili yasal düzenlemelerle bile var olan hakkı kovalayan süreçlere yok denecek kadar az rastlanmaktadır. Oysa ki çok daha önceleri Sovyet sağlık emekçilerinin haftada toplam 40 saat çalışması, Demokratik Alman Cumhuriyeti sağlık personelinin haftada 5 günü geçmeyen mesaileri meraklısının rafında kalmıştır.

TÜKENMİŞLİK, BEZDİRİ, ŞİDDET VE HASTALIKLAR

Sağlıkta dönüşüm adı verilen talanla birlikte sağlıkçıların çalışma riskleri belirgin biçimde artmıştır. Karşılaştıkları en önemli üç mesleki risk incelendiğinde Hepatit B, AIDS gibi bulaşıcı enfeksiyonlar birinci sırada, radyasyon etkisine maruz kalma ikinci sırada, şiddetle karşılama riskinin üçüncü sırada olduğu tespit edilmiştir. Hemşirelerin karşılaştıkları mesleki risklerin başında ıslak kaygan zeminde düşme, çarpma, burkulmaya bağlı yaralanmalar, kesici delici alet yaralanması, kas iskelet sistemi yaralanması, iğne batması, kan ve vücut sıvılarıyla maruziyetler gelmektedir.

2006 yılında Çorum’da Hemşire Nazlı Yazıcı, 2008 yılında da Bolu’da hemşire olarak görev yapan Arzu Öğren, 2009 yılında Samsun’da 18 yaşındaki sağlık teknisyeni Kübra Yanık ve son olarak yine Samsun’da doktor Mustafa Bilgiç hastalardan bulaşan KKKA hastalığı nedeniyle hayatlarını kaybettiler. Geçmiş yıllarda Diyarbakır’da ve Ankara’da doktorlara bu hastalık bulaştı. Yaygın görüşe göre sağlıkçılar hastalanmazlar. Bu durum öyle kabul görmüş ki, devlet tarafından sağlık kurumlarında çalışanların sağlığı ile ilgili etkili bir düzenlemeden bahsedilemez.

Sağlık çalışanları açısından tehdit oluşturan enfeksiyon etkenleri iki ana grupta toplanabilir. Birinci grup kan ve kanlı vücut sıvıları ile temas sonucu (açık yaradan, dokulardan veya iğne batması ile ciltten) bulaşan etkenlerdir. Otuz civarında mikroorganizma bu yolla bulaşabilirse de en önemlileri Hepatit B, Hepatit C ve HIV virüsleridir. İkinci grupta yer alan etkenler damlacık ve damlacık çekirdeği olarak hastalar tarafından salınan solunum salgılarıyla bulaşırlar: Nezle, grip, tüberküloz, kızamık, kızamıkçık, suçiçeği bu gruptadır.

Kan ve kanlı vücut sıvılarıyla bulaşan etkenlerden korunmada eldiven, önlük, maske ve siperlik kullanımı önerilmektedir. Damlacık aracılığıyla solunum yolu ile bulaşan mikroorganizmalardan korunmada maske, önlük, siperlik; damlacık çekirdeği aracılığıyla bulaşanlar da (tüberküloz, kızamık, suçiçeği, SARS) ise özel maskeler yanı sıra hastanın negatif basınçlı odada tutulması gereklidir. Sağlık kurumlarında “İşyeri Sağlık Birimi” ya da yaygın bilinen adıyla “İşçi Sağlığı, İş Güvenliği Kurulları” oluşturulması ve “Risk Değerlendirme” sürecinin başlatılması risklerin sıfırlanması için atılacak adımlardır.

Tükenmişlik sendromu sağlık çalışanlarında çok yaygındır. Çalışma koşullarının fiziksel ve duygusal bitkinlik yaratması, kişinin mesleğinden kopması, çalışma arkadaşlarına ve işine karşı olumsuz tutumlar geliştirmesidir. Tükenmişlik sendromu içerisinde olan bir kişi kendisini çaresiz hisseder, daha kolay öfkelenir, hayattan keyif alamaz, hayal kırıklığı yaşar ve benlik saygısında düşme olur. Örgütsel olarak çalışanı güçlendirmek, görev tanımlarını belirlemek ve emekçilerin kararlara katılımı gibi bir dizi koşulları iyileştirmek gerekir. Kapitalizm içerisinde çok zor olan bu çözümler başlı başına düzen değişikliğinin konusudur.

Bezdiri (mobbing), istenmeyen kişilerin yaptığı işi değersizleştirmek, dolaylı veya doğrudan işi yapanın kendisini değersiz hale getirmektir. Yani kişiye, mesleki şiddet uygulanarak, işinde huzursuz ve mutsuz olması sağlanır. Sağlık alanının en önemli bileşeni olan eczacılar ve acil sağlık hizmeti çalışanları ise kör şiddetin hedefi konumundadırlar. Siyasi iktidar bilinçli olarak çeşitli vesilelerle halkla, sağlık çalışanlarını karşı karşıya getirerek siyasi güç ve rant elde etmek istemektedir.

Ayrıca diş teknisyenlerinde pnömokonyoz adı verilen mesleki akciğer hastalıkları görülür, patronlar tarafından meslek hastalığı süreçleri işletilmez. Asbest hastanelerdeki borular, binalardaki çelik altyapı, ısı izolasyon materyalleri ve zırhlamada kullanıldığında, sağlık çalışanları için yine risk oluşturmaktadır. Radyasyon ile çalışan sağlıkçılar ise mesleki ışınlanma yoluyla radyasyon riski ile karşı karşıyadır. Tüm dünyada radyasyona maruz kalan yaklaşık 2,3 milyon sağlık çalışanı bulunmaktadır.

SAĞLIĞIN MADENCİLERİ: ANESTEZİ ÇALIŞANLARI

Modern tıbbın en gözden uzak odaları ameliyathanelerdir ve yoğun iş riskleri altında onlarca sağlık emekçisini barındırırlar. Hasta sağlığının ve yaşamının teraziye konulduğu ameliyathane koşullarında sürekli çalışmak zorunda olan anestezi çalışanları, koşulların yetersizliğini bedenleri ve ruhsal güçleriyle telafi etmeye çalışmaktadır. Anestezi çalışanları haftada genelde 50 saatin üzerinde çalışmakta ve yüzde 15 oranında anestezi çalışanı için bu çalışma süresi 60 saat üzerine çıkmaktadır. Çalışmanın kapalı, karanlık ve havalandırmanın yetersiz olduğu ortamda gerçekleşmesi ile gerek anestezi çalışanı gerekse de hasta açısından risk artmaktadır.

Anestezi çalışanları medyanın gündemine yüksek doz ilaç etkisiyle ölümleri söz konusu olduğunda gelebilmektedir. Günlük düzenli öğle tatili ve dinlenme arası vermeden çalışılıyor ve yasal izin haklarını tam olarak kullanamıyorlar. Yoğun radyasyon altında çalışmalarına rağmen radyasyon maruziyetine bağlı yasal haklara da ne yazık ki sahip değiller. Cerrahi müdahale alanlarının genelde sağlık kurumlarının zemin katlarında olması sonucu çalışma ve dinlenme alanları gün ışığından uzak, kapalı bir ortam durumundadır. Anestezi çalışanları böylesi bir ortamda uzun-yorucu bir çalışmanın yanı sıra, anestezik gazlar, radyasyon, uygunsuz ergonomik koşullar ve gürültü ile çalışmak zorunda kalmaktadır.

İşsizliğin ve taşeron çalışmanın başlı başına sağlıksızlık üreten mesleki riskler olduğu görmezden gelinemez. Çalışanlarının sorunlarına yönelik Türk Tabipleri Birliği (TTB) öncülüğünde uzmanlık derneklerinin katkısıyla geçtiğimiz aylarda açıklanan raporda çarpıcı sonuçlar yer alıyor. Özellikle Sağlıkta Dönüşüm Programı sonucu sağlık çalışanlarının çalışma koşullarının gittikçe ağırlaşmakta olduğu tespit edilen raporda, sağlıkta dönüşüme bağlı özelleştirmelerin güvencesiz, taşeron çalışma biçiminde artış sağladığı bildiriliyor. Hakların ortadan kalkması ise sağlık çalışanlarını daha fazla çalışmaya ve daha fazla risk almaya zorlandığı ifade ediliyor.

Özellikle sağlığın özelleştiği günümüzde bu risklerle mücadeleyi kompartmanlara hapsetmeden genele yayma zorunluluğu vardır. Bir temizlik işçisi ile cerrahın tıp işçiliğinde buluşması ihtimal olmaktan çıkmış, Haziran’da olgu haline gelmiştir. Artık sonrası sınıf aklıyla yol almayı becerebilmek şartıyla, kazanılacak mücadelenin konusu olacaktır.