Yerli ve milli

Yerli ve milli

Ebru Basa
13/06/2016 Pazartesi

AKP hükümetlerinin sağlık alanında gerçekleştirdiği dönüşümün başat güdüleyicisi sağlık hizmetinin tam boy piyasalaştırılması hedefi oldu. Bu doğrultuda yapılan her yeni düzenlemeyle birlikte sağlık hizmeti üretiminin kamusal niteliği giderek aşınırken özel sağlık sermayesinin payı da yıllar içerisinde genişledi. Sağlık AKP hükümetlerinin Stratejik Eylem Planlarında değişmez bir biçimde sermayenin yeniden değerleneceği bir zemin olarak tarif edildi ve alan sermayenin gereksinimleri doğrultusunda kimi zaman Kanun Hükmünde Kararnameler kimi zaman yönetmelikler ve kimi zaman da torba yasalarla kılcal damarlarına kadar yeniden biçimlendirildi. Yatırım planlarına, organizasyon şemasına, istihdam biçimlerine ve finansman yapısına karar verilirken sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinin tam boy piyasalaştırılması sonul hedefinin gözetildiğini ve ayrıca sağlıkla doğrudan bağlantısı olmayan alanlarda gerçekleştirilen kimi düzenlemelerle kârın azamileştirilmesi amacına yönelik bir entegrasyonun da sürekli olarak zorlandığını belirtmek gerek.

Sağlıkla doğrudan bağlantılı olmayan bu alanlardan biri turizm. Turizm, Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığındaki 64. Hükümetin Stratejik Eylem Planında sağlıkla entegre edilerek yeniden tanımlandı. Sağlık turizmi 64. Hükümetin Stratejik Eylem Planındaki 24 maddeden biri olarak sermayenin sağlık alanındaki yeniden değerlenme sürecinin enstrümanı olarak tarif edilmişti. Sağlık turizminin dönemsel olarak bu kadar parlatılmasında ve bir yatırım trendi haline gelmesinde dünyadaki yükselişinin ötesinde Kamu Özel Ortaklığı projelerinin payı var. Bu projeler sağlık turizmi yönelimini de önceliyor zaten.

Kamuoyunda Şehir Hastaneleri ya da Kampüs Hastaneler olarak da bilinen Kamu Özel Ortaklığı projeleri için yabancı ortaklar Sağlık Bakanlığından % 70 doluluk garantisi istiyor. 64. Hükümetin Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu Şehir Hastanelerinin 2018 sonunda hizmete geçmiş olacağını ve yerli ve milli hasta başvurularından gayrısı için başta Türkiye’ye tek biletle uçuş mesafesindeki ülkeler olmak üzere çok sayıda yabancı hasta başvurusu beklediklerini belirtmişti.

Bir yılı aşkın zamandır Türkiye’nin metropollerinde gerçekleştirilen terör eylemleri nedeniyle  yüzlerce sivil yurttaşın yaşamını yitirmesinin ve yaralanmasının ardından bu beklentinin karşılanması olasılığının güncel olarak akamete uğradığı söylenebilir. Türkiye’nin Ortadoğululaşma süreci ve giderek güvenliksiz bir ülke haline gelmesi doluluk garantisi adına özel olarak bel bağlanan sağlık turizmi destinasyonlarına da darbe vurmuş görünüyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın hayalim dediği Kamu Özel Ortaklığı projelerinin sürdürülebilirliği adına yakın gelecekte kolay kolay kapatılamayacak gibi görünen “dış müşteri” açığının içerden devşirilmesi, zaten hayli kışkırtılmış olan iç pazara dönük sağlık hizmeti tüketiminin daha da teşvik edilmesi gerekecek. Bu zorunlulukla birlikte 65.hükümetin programında sağlık turizminin makro trend/ana yönelim olmaktan çıktığını görüyoruz. Kamuoyuna açıklandığı kadarıyla sağlık alanında “yerli ve milli ilaç, aşı ve tıbbi cihaz/materyal” üretimine ağırlık verilecek. Bu üretimin bir sanayi-üniversite işbirliği modeli çerçevesinde planlandığı belirtilirken 64. Hükümetin bir diğer mega projesi olan Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı ya da Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne bağlı Akreditasyon ve Kalite Enstitüsü’nün bu üretimin denetiminden sorumlu olacağı, bir nevi kendi kendini akredite edeceği vurgulanıyor. Bir tür ithal ikameci ekonomi modeli değişikliğine gidilecekmiş gibi yansıtılan bu söylem  “kalkınmacı ve bağımsızlıkçı” çağrışımlar yapsa da Türkiye’deki sağlık sermayesinin tekelleşme ve uluslararasılaşma düzeyi ve bu yöndeki kararlılığı göz önünde bulundurulduğunda hayli demagojik aslında. Örneğin bu başlık altında adı geçen ulusal aşı ve antiserum üretimi Cumhuriyetin kuruluş yıllarında bugün Türkiye Halk Sağlığı Kurumuna dönüşmüş olan Hıfzısıhha Enstitüsü tarafından ve tümüyle kamusal olarak gerçekleştiriliyordu. İşgal altındaki İstanbul’da dahi aşı üretilebilmiş ve gizlice Anadolu’ya ulaştırılmıştı. 1928 yılında 1267 sayılı yasa ile Ankara’da kurulan Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü sayesinde Türkiye bugün ithal ettiği verem aşısını 1931 yılında üretebilmişti.  Koruyucu sağlık hizmetlerine verilen önemi göstermesi bakımından 40’lı yıllar boyunca tifo, Cox tipi tifüs, Tifo-tifüs karma, tifo-difteri karma, intradermal BCG, veba-kolera karma, veba-kolera-tifüs karma, difteri-tetanoz karma, boğmaca-difteri karma, influenza tifo-difteri-tetanoz karma aşılarının üretilebildiğini de belirtelim.

90’lı yılların başından itibaren yürürlüğe konulan Dünya Bankası projelerinin uygulandığı bütün ülkelerde sağlık bir kamusal hizmet ve devletin bir toplumsal yükümlülüğü olmaktan adım adım çıkarken koruyucu sağlık hizmetleri de geriledi ve bağışıklamayı da içeren biyoteknoloji üretimi neredeyse tümüyle tekellerin egemenliğine geçti .  Devletin bir aile şirketi gibi yönetildiği koşullarda sağlık yatırımlarındaki makas değişikliğinin yabancı kreditörlerin çekilmesi üzerine sağlık turizminden beklediğini bulamayan yandaş sermaye gruplarını palazlandırmaya yaramayacağından emin olamayız.

Tekellerin egemenliğine insanlık adına kafa tutan ve kendi kaynaklarıyla biyoteknoloji üretebilen bir ülke var neyse ki.

Küba Sosyalist Cumhuriyeti bugün biyoteknoloji alanında emperyalist tekellerle yarışabilen tek ülke; geçtiğimiz yıl Küba’nın geliştirdiği akciğer kanseri aşısı Dünya Sağlık Örgütü tarafından onaylandı. Finlay Enstitüsünde çalışan bilim insanlarının bu yeni buluşu sayesinde Küba, biyoteknolojinin tekellere rağmen tümüyle kamusal olarak ve insanlık yararına da üretilebileceğini kanıtlamış oluyor.

Ne diyelim, darısı başımıza.