Bunun için bir gen var

Bunun için bir gen var

Çeviren: Sınıfın Sağlığı
22/01/2015 Perşembe

Tarih, gücü ve eşitsizliği haklı göstermek adına evrim teorisini suiistimal eden korkunç örneklerle dolu. Yeni biyolojik determinizm çağına hoş geldiniz.


İnsanların neden savaş açtığını anlamak isterseniz, bunun için bir gen mevcut. Erkeklerin neden kadınlara tecavüz ettiğini anlamak mı istiyorsunuz? Bunun için de bir gen var. Ortadoğu’nun, Batı’nın ve Afrika’nın “ulusal karakterlerinin” neden farklı olduğunu anlamak mı istiyorsunuz? Bunun için de bir gen var. Her şeyi kapsayan genlerimiz var. Gerçekten de, popüler medyaya inanmak istersek, modern toplumdaki her türlü eşitsizlik ve adaletsizlik için bir gen mevcut.

Genetik determinizm ve onun çirkin kuzeni sosyal Darwinizm geri dönüş aşamasında. Büyük genomik (bir organizmadaki genlerinin tümünü – genomunu – yapısal ve işlevsel açıdan inceleyen disiplin) veri tabanları ve istatistiksel tekniklerle donanmış bir grup bilim insanı, ne olduğumuzun ve ne yaptığımızın genetik temelinin peşine düştü.

Genetik bilimi ve biyolojik determinizm arasındaki ilişki, bu alanların tarihi kadar eski. Genetik alanında, önde gelen modern enstitülerden biri olan Cold Spring Harbor Laboratuvarı, “göçü kısıtlamaya ve ‘özürlüleri’ kısırlaştırmaya yönelik öjenik (insanların nitelikli genetik potansiyellerini koruyup, niteliksiz olanlarını ayıklayarak dolayısıyla insan genlerinin kalitesini artırmayı amaçlayan bilim) bir yasa için lobi faaliyetleri yürütme, toplumu öjenik sağlık konusunda eğitme ve öjenik fikirleri yaygınlaştırma” gibi faaliyetler yürütmüştür.

Son biyolojik determinizm dalgası, bu uzun tarihi sürdürmektedir ancak geçmişten önemli bir farkla. Moleküler biyolojideki ilerlemelerle, insanlar arasındaki küçük genetik farklılıkları saptamanın tam olarak mümkün olduğu “genomik çağın” başındayız. Dünya üzerinde birkaç seçkin tabakanın büyük servetlere ve güce sahip olduğu ve bunun meşrulaştırılmasına ihtiyaç duyulan yeni bir Yaldızlı Çağ’da yaşadığımız gerçeğiyle birleştirildiğinde, şartların biyolojik determinizmin yeniden dirilişi için olgunlaştığı söylenebilir.

Günümüzde, bir genomu (bir organizmadaki genlerinin tamamı) dizilemenin, yani bir bireyin tüm DNA’sını tarif eden 6 milyar Adenin, Sitozin, Timin ve Guanin’i tanımlamanın maliyeti 5.000 $. Yakın bir zamanda bu maliyet düşecek ve daha da düşecek. Bize bunun devrimci bir an olduğu söylendi. Detaylı genetik bilgiye erişim sayesinde, yakın bir zamanda, sağlıkla ilgili uzmanlar ve genetik danışmanlar, yatkın olduğumuz hastalıkları tanımlayabilecek ve “bireyselleştirilmiş tedaviler” aracılığıyla genetik farklılıkların bu süreçlere olan etkisini önleyebilecek ya da minimum düzeye indirebilecek hale gelecek.

Genom dizilemesinden elde edilen bilimsel bilgiler son derece kıymetlidir. Bu sayede, virüslerin nasıl evrim geçirdiklerini, kansere neden olan genetik mutasyonları ve hücresel kimliğin genetik temelini anlamaya başladık. Dizileme devrimi, genetik düzenlemenin moleküler temelini araştırma ve kodlama yapmayan RNA’lar gibi yeni oyuncuları ve kromatin modifikasyonlarını belirleme imkanı tanıdı. Biyoloji ile ilgili tüm fikirlerimiz yeniden şekilleniyor.

Yeni dizileme araştırmalarından elde edilen en çarpıcı sonuçlardan birisi, insanların gerçekte birbirlerine ne kadar benzer olduğudur - DNA’mızın sadece binde 1’lik kısmı farklı. Ancak genomdaki bu binde 1’lik farklılık, insanlar arasında gözlemlediğimiz, deri rengi, boy uzunluğu ve hastalık eğilimi gibi farklılıklardan sorumlu. Modern genetiğin önemli amaçlarından biri de, belirli bir genomik varyantı belirli bir özellik ya da hastalıkla ilişkilendirmek. Bunu yapabilmek için, bilim insanları dünya genelindeki popülasyonlara ait bol miktarda genetik diziyi analiz edecek güçlü, yeni istatistiksel araçlar geliştiriyorlar.

Genler ve gözlemlenebilir özellikler arasındaki ilişki tartışılmaz. Uzun boylu ebeveynlerin uzun boylu çocuklara sahip olması muhtemeldir. Koyu renk saçlı ebeveynlerin koyu renk saçlı çocukları olur. Bu özelliklerin kalıtsal olarak aktarıldığı, Mendel’in, 29 binin üzerinde bezelye bitkisiyle gerçekleştirdiği çalışmalardaki istatistiksel gözlemlerden çıkarılan, meşhur Kalıtım Yasaları’ndan beri açıktır. Klasik Mendel genetiğinde, ayrı özellikleri kodlayan ayrı genler, döllere birbirlerinden bağımsız olarak geçerler. Dolayısıyla, buna göre, genetik bilgi (genotip) ile gözlemlenebilir özellikler (fenotip) arasında net bir eşleme vardır. Tek bir gen (teknik olarak lokus ya da genetik lokasyon) tek bir özelliği kodlar ve bireyin sahip olduğu diğer özelliklerden etkilenmez. Bunun yanı sıra, çoğu Mendeliyan özellik üzerinde çevresel faktörlerin etkisi düşüktür. Bu çerçeveye denk düşen en meşhur örnek, spesifik bir gendeki mutasyonun neden olduğu orak hücre anemisi ve kistik fibrozistir.

Ancak, artık şu bir gerçek ki Mendel genetiğinin altında yatan varsayımlar çoğu özelliğe ve hastalığa uygulanamamakta. Neredeyse tüm fenotipler, boy ve göz renginden diyabet gibi hastalıklara kadar, birden fazla gen ve çevresel faktörler arasındaki son derece karmaşık etkileşmelerden ortaya çıkmakta. Bir özelliği kodlayan genin kolaylıkla saptanabildiği Mendel genetiğinin aksine, artık, birçok özellik için genotiplerinden yola çıkarak fenotiplerine götürecek basit bir yöntem yoktur.

DNA dizisiyle ilgili mevcut veri hacmi, bilim insanlarını bu güçlüğün üstesinden gelebileceklerine ikna etti. Bu doğrultuda, dizi verisindeki genetik bilgiyi ayıklamak ve analiz etmek için yeni bilimsel ve istatistiksel araçlar geliştirilmeye başlandı. Genom çaplı asosiasyon çalışmalarının (Genome-wide association studies – GWAS) araştırmaların amacı DNA’mızda yer alan şifreyi çözmek için bir şablon oluşturmak ve karmaşık özelliklerin ve hastalıkların genetik alt yapısını tanımlamak. GWAS, günümüzde, modern popülasyon genetiğinin başlıca ögesi haline gelmiş durumda; son on yılda yayınlanan GWAS sayısındaki astronomik artış – 2005 yılında tek haneli rakamlarda iken bugün 1.300’den fazla – gerçeği gözler önüne sermekte. Boy uzunluğu, doğum ağırlığı, enflamatuvar bağırsak hastalığı, insanların belirli ilaçlara ya da aşılara nasıl cevap verdiği, kanser, diyabet, Parkinson hastalığı ve diğer pek çok konuya dair GWAS mevcut. Bilim insanlarının bu araştırmalardan elde edilen sonuçları gözlerinde canlandırabilmesine yardımcı olan, özel görüntüleyicilere sahip çok sayıda GWAS var.

GWAS’taki artış göz önünde tutulduğunda, bu araştırmaların altında yatan temel mantığı açıklamak faydalı olacaktır. Fenotipik ve genetik varyasyon kavramları GWAS’ta önemli rol oynar. Fenotipik varyasyon, bir popülasyondaki bir özelliğin varyasyonu olarak tanımlanır (Amerikan erkek popülasyonundaki boy uzunluğu dağılımı gibi). Fenotipik varyasyonu tanımlamak için, bir popülasyon belirlememiz gerektiğini unutmamalıyız. Bu istatistik bir model inşa etmek için öncesinde yapılması gereken bir durumdur. Popülasyon tercihi, GWAS’a gizli toplumsal varsayımların nüfuz ettiği önemli bir yanlılık kaynaklarından biridir- bu özellikle “ırk” grupları arasındaki genetik varyasyonları araştıran çalışmalar için esastır.

GWAS, aynı popülasyonda, gözlemlenen fenotipik varyasyonu genetik varyasyon bakımından istatistiksel olarak açıklamaya çalışır. Modern genomiğin parladığı yer burasıdır.  Genomik çağdan önce, tek bir lokustaki genetik varyasyonu ölçmek için çok fazla çalışmak gerekiyor iken, günümüzde binlerce kişinin genomundaki genetik varyasyonu saptamaya imkan tanıyan hazır veri tabanları mevcuttur. GWAS’ların çoğu tek nükleotid polimorfizmlerine (single-nucleotide polymorphisms: SNPs, genomda tek bir baz üzerinde oluşan DNA dizi farklılıkları, ör. AAGGCT  karşısında AAGTCT) odaklanmakta. Bilim insanları insanlarda yaklaşık olarak 12 milyon SNP olduğunu tespit etmiştir. Bu sayı çok büyük görünebilir ancak insan DNA’sında 6 milyon baz vardır. Dolayısıyla, DNA bazlarının sadece binde 2’si herhangi bir varyasyona sahiptir. Örneğin, yaklaşık 180 SNP’nin insanlardaki boy uzunluğu farklılığında yer aldığı bildirilmiştir.

GWAS’ın amacı, genotipik bir varyasyonun, fenotipik bir varyasyonla ilişkisini kurmaktır. Bu genellikle, “kalıtım” adı verilen ve fenotipik varyasyonu genetik ve çevresel bileşenlere ayırmaya çalışan bir kavramla ifade edilir. Kabaca söylemek gerekirse, kalıtım, fenotipik varyasyonun genetik varyasyona atfedilen fraksiyonu olarak tanımlanır. Kalıtım derecesinin sıfır olması, fenotipik varyasyonun tamamının çevresel farklılıklardan oluştuğu, bir olması tamamının genetik farklılıklardan oluştuğu anlamına gelir.

Kalıtım kavramının arkasında, biyolojinin nasıl işlediği ve genlerin ve çevrenin nasıl etkileştiği konusunda, karmaşık ve geniş istatistiksel modellerle filtrelenmiş varsayımlar dünyası yatıyor. Kalıtım seçilen popülasyona ve deneylerle araştırılmış çevrelere dayanır. Çevre ve genler arasındaki belirgin farlılık dahi bazı düzeyde yapay kalmaktadır. Richard Lewontin’in dikkat çektiği gibi:

Çevrenin fiziksel doğası, organizmalarla ilişkili olduğu için, organizmaların kendileri tarafından belirlenir…  Sıvı ortamda yaşayan bir bakteri çok küçük olduğu için yer çekimini hissetmez… ancak boyutu genleri tarafından belirlenir, dolayısıyla yer çekimi kuvvetinin bizimle ilgili olup olmadığını belirleyen şey bizler ve bakteriler arasındaki genetik farklılıktır.

Söylenilmek istenilen şey şudur; kalıtım her ne kadar kullanışlı bir kavram olsa da, tanımlamak için (tüm varsayımlar ve önyargılarla) tamamen istatistiksel modellerden yararlanılan bir soyutlamadır.

Amaçlarımız açısından en önemlisi, boy uzunluğu gibi büyük ölçüde kalıtsal olan özelliklerde dahi, çevrenin gözlemlenen özellikleri zorla değiştirebileceğidir. Örneğin, Guatemala İç Savaşı’nda, Amerika destekli ölüm mangalarının ve paramiliterlerin, kırsal, yerli Guatemalalılara yönelik vahşi saldırıları beslenme bozukluklarına yol açtı. Pek çok Mayalı mülteci şiddetten kurtulmak için Amerika’ya kaçtı. Guatemala’daki 6 – 12 yaş arasındaki Mayalı çocukların boy uzunlukları, Amerika’daki Mayalarla karşılaştırıldığında, büyük ölçüde beslenme ve sağlık hizmetlerine erişimle ilişkili olmak üzere, Amerika’dakilerin Guatemala’daki akranlarından 10.24 santimetre daha uzun olduğu görüldü. Boy uzunluğunu en çok etkilediği bilinen, büyüme faktörü geni GDF5’in boy uzunluğundaki sadece 0.3 ila 0.7 santimetrelik değişimle ilişkili olduğu ve bunun sadece Avrupa kökenli katılımcılar için geçerli olduğu bildirilmiştir.    

Bu tarz çarpıcı çevresel etkilerden sıkça bahsedilmektedir. Örneğin, Tip II diyabetin kalıtsallığı yaşa ve Vücut Kitle İndeksi’ne göre ayarlandığında, 0.5 ve 0.75 arasında olduğu düşünülmektedir (boy uzunluğundakinden biraz daha küçük, ancak yukarıda ele alındığı gibi, bu sayıya kuşkuyla bakmak gerekir). Mevcut durumda, GWAS, kişide diyabet gelişip gelişmeyeceği konusunda öngörü sağlayacak herhangi bir gen lokusuna (genler) işaret etmeksizin, Tip II diyabet kalıtımının sadece %6’sını açıklayabilmektedir. Genetiğin aksine, sağlıklı olmayan bir Vücut Kitle İndeksi (bireyin ne kadar kilo fazlasına sahip olduğunun basit bir ölçümü) diyabet gelişme olasılığını yaklaşık sekiz kat artırır.

Aynı hikayeye IQ (“zeka” konusunda genetik araştırmaların temeli) konusunda da rastlanmaktadır. IQ testlerinin geçerliliğini bir an için bir kenara bırakırsak, araştırmalar, IQ’nun belirlenmesinde genetikten ziyade çevrenin önemine işaret ederek, 20. yüzyıl boyunca IQ skorlarında uzun süreli ve devamlı bir artış olduğunu (Flynn Etkisi) göstermektedir.

Şizofreni bir diğer örnek. John Horgan Cross-Check isimli bloğunda, popüler medyada “şizofreni geni” olarak bilinen CMYA5’i ele almıştır. “Bu geni taşıyan kişilerde, şizofreni gelişme riskinin % 0.07’den % 1.07’ye çıktığına dikkat çekmiştir. Tersine, “şizofreni hastası birinci derece bir akrabanız varsa, kardeş gibi, şizofreni olma ihtimaliniz yaklaşık % 10’dur ki bu oran CMYA5 genini taşımanın yol açtığı riskten 100 kat daha fazladır.” Bu gibi sonuçlar nadir değildir. Genetik bilimi, esas olarak GWAS’ın (sıklıkla “eksik kalıtım” sorunu bağlamıyla ele alınmıştır) öngörü sağlama gücünün yetersizliği konusunda endişelidir.

GWAS’ların sınırlı başarısına rağmen, genetik determinist iddiaların yakın gelecekte hafifleyeceği şüphelidir. Bunun temel nedeni, hali hazırda büyük miktarlarda oluşturulmaya çalışılan yeni genetik verilerdir. Bu veri seli bir biyolojik deterministin ıslak rüyasıdır. Abarttığımı düşünüyorsanız, işte size önde gelen bilimsel dergilerden biri olan PNAS’ta son zamanlarda yayınlanan, “ekonomik ve politik tercihin genetik mimarisi” üzerine yapılmış güncel bir çalışmadan bir alıntı. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, tanımladıkları SNP’ler “toplam varyansın sadece küçük bir kısmını açıklamaktadır.” Hayal kırıklığından uzak şekilde, yazarlar özetlerini iyimser bir notla sonuçlandırmıştır:

Bu sonuçlar, moleküler genetik verilerin sosyal bilimler alanındaki araştırmalara nasıl ve ne kadar kısa zamanda katkıda bulunabileceğine ve araştırmaları potansiyel olarak dönüştürebileceğine ilişkin uyarıcı bir mesaj taşıyor. Tekil SNP’lerin düşük açıklayıcı gücünün dayattığı çıkarımsal güçlüklere kimi yapıcı yanıtlar öneriyoruz.

Güç zehirlenmesi (hubris) için yeterli kanıt mevcut. Boy uzunluğunu – kolaylıkla ölçülebilir bir özellik – açıklamak için GWAS’tan faydalanmanın güçlüğü göz önünde bulundurulduğunda, zeka, saldırganlık ya da politik tercih gibi iyi tanımlanmamış, geçici olarak değişken, nicellemenin güç olduğu özelliklerin genetik temelini tanımlamayı iddia etmek saçmalıktır.

Her ne olursa olsun, genom çağında, genetik deterministin senaryosu açıktır: Büyük miktarlarda dizi verisi topla. İyi tanımlanmamış bir özellik bul (politik tercih gibi). O özelliği taşıyan alt popülasyonlarda istatistiksel olarak fazla miktarda bulunan bir gen bul. Zaferini ilan et. Bu genlerin esas olarak o özellikteki fenotipik varyansı açıklamadığı gerçeğini görmezden gel. Bunun yerine, elimizde daha fazla veri olsaydı, istatistiğin olayın tamamını çözeceğini iddia et. Dahası bu sonuçları toplumlara genelle ve insan davranışının genetik temelinin esasını açıkladıklarını iddia et. Bir basın açıklaması yaz ve basının övgü dolu eleştiriler yazmasını bekle. Başka bir veri seti ve başka bir özellikle benzer durumu tekrarla.

Biyolojik determinizm, bilimsel gözlemlere dayandığı yanılsamasına sebep olduğu için akla yatkın görünmekte. Hiçbir bilim insanı, bir organizmanın temel yapıtaşlarının onun genetik materyalinde kodlandığı ve evrimin, genetik sürüklenme ve seleksiyon yoluyla bu genleri şekillendirdiğini inkar etmez. Ancak insan davranışını, gerek patates cipsi yerken gerekse savaş açarken bir takım genlere atfetmeye çalışmak açıkça donkişotvari bir yorumdur.

Nigel Goldenfeld ve Leo Kadanoff’un karmaşık sistemleri tartıştıkları bir makalede dile getirdikleri gibi: “İlgili fenomeni yakalamak için doğru düzeyde açıklama kullanın.  Buldozerleri kuarklarla modellemeyin.” Bir buldozerin tüm özelliklerinin, onu oluşturan kuark ve elektronlar gibi parçacıklardan oluştuğu doğruyken, bu partiküllere dayanarak buldozerin özellikleri (şekli, rengi, fonksiyonu) hakkında düşünmek işe yarar bir şey değildir. Bir buldozerin şekli ve fonksiyonu, bir bütün olarak sistemin özelliklerini ortaya koyar. Bir buldozerin özelliklerini kuvarkların özelliklerine indirgeyemeyeceğiniz gibi, bir organizmanın karmaşık davranışlarını ve özelliklerini de genlerine indirgeyemezsiniz. Marx “Sadece belirli bir noktanın ötesindeki nicel farklılıklar nitel değişimler geçirir” sözüyle benzer bir noktaya değinmiştir.

Genetik determinist iddiaların felsefi ve bilimsel temeli bu kadar sorunlu ise, neden bu şekilde uyduruk bir düşünce New York Times’ın Bilim bölümünün ön sayfasında yayınlanan makalelerle ödüllendirildi. Buna cevap vermek için, sadece bilimi değil, politikayı da göz önünde tutmamız gerekiyor.

Bizler, şirketlerin görülmemiş karlar sağladığı, birkaç burjuvanın servetine servet kattığı ve eşitsizliğin Yaldızlı Çağ’ın eşitsizlik düzeyine yaklaştığı bir devirde yaşıyoruz. Neoliberal kapitalizm ve demokratik dürtüler arasındaki çelişkiler sürekli ifşa edilmekte. Liberal düşüncenin altında yatan fırsat eşitliği iddiaları saçmalık haline gelmekte. Kapitalizmin olmayı iddia ettiği şey ile ve kapitalizm gerçeği arasındaki uyuşmazlık giderek daha belirgin hale gelmekte.

Biyolojik determinizmin cazibeli tarafı, kapitalizmin doğurduğu toplumsal çelişkiler için makul, bilimsel açıklamalar sunuyor olmasıdır. Eğer Tip II diyabet genetik bir probleme indirgenirse (ki bir dereceye kadar genetikle ilişkisi var), bu durumda, obezitedeki artış ve altında yatan nedenler (tarım endüstrisi tekeli, gelir eşitsizliği ve besin kalitesinde sınıf esaslı eşitsizlikler) hakkında düşünmek zorunda değiliz. Bunu ilaç firmalarının itelemeleriyle, hastalıkların tedavisine yönelik ilaç esaslı çözümlerin yaygınlığıyla birleştirin, karmaşık toplumsal olayların basit bilimsel gerçeklere indirgendiği izlenimine kapılmamız sürpriz değildir.

Biyolojik determinizm, büyük edebiyat eleştirmeni Roberto Schwarz’ın tabiriyle, görünüşte sağlam temelleri olan, toplumsal olarak gerekli bir illüzyondur. Sanat ve edebiyat gibi, bilim de “tarihsel olarak şekillendi ve …. varlığını borçlu olduğu sosyal sürece kayıt oldu.” Bilim insanları yaşadıkları ve çalıştıkları toplumların ön yargılarını miras alırlar. Bu, hiçbir yerde, insanlar ve toplumlar hakkında mutlak neoliberal varsayımları olan modern biyolojik determinizmin canlanışındakinden daha belirgin değildir.  

Biyoloji tarihi, gücü ve eşitsizliği haklı göstermek adına genetiğin (ve evrim teorisinin) suiistimal edildiği korkunç örneklerle doludur: kölelik ve sömürgeciliğe yönelik evrimsel gerekçeler, tecavüz ve ataerkillik için bilimsel açıklamalar ve egemen elit tabakanın doğuştan sahip olduğu öncelikler için genetik açıklamalar. Bizler genomik çağda, tarihin tekerrür etmediğinden emin olmak için yorulmadan çalışmak zorundayız.


*Makalenin özgün kaynağı: Mehta P. (2013). There’s a gene for that. Jacobin Magazine 2014; Issue 13: Alive in the Sunshine Essays.