Bebeğin yaşama sansını emzirilmesi değil, sınıfı belirliyor

Bebeğin yaşama sansını emzirilmesi değil, sınıfı belirliyor

Çeviren: Seval Birdal
01/12/2014 Pazartesi

Anne sütü ile beslenen bebeklerin gelecekte daha sağlıklı olacakları, pek çok hastalık için anne sütü alamayanlara göre daha az risk taşıdıkları kabul ediliyor. Gerçek şu ki, bebeğini emziremeyenler çoğunlukla yoksul anneler. Üstelik yaşadıkları bölgelerde temiz içme suyuna ulaşma imkanları daha kısıtlı ya da uygun mamayı almaya güçleri yetmiyor. Bebeğin anne sütü alamıyor olması, bu eşitsizlik zincirinin sadece bir halkası; bunu görmezden gelen kampanyalar ise bebeğini emzirecek sütü olmayan annelerde suçluluk duygusu yaratıyor. The Guardian’da 24 Kasım 2014 tarihinde Eilane Glaser tarafından bu konuda yayımlanan bir makalenin çevirisini sunuyoruz.

Geçen haftanın manşetleri The Lancet’ın bildirdiği yeni pilot düzenlemeyi, “taze annelere emzirme rüşveti” olarak duyurdu. Buna göre, annelere bebeklerini emzirdikleri takdirde 200 Euro’ya kadar değeri olan alışveriş fişi verilmesi düzenlemesi (Childcare Voucher Scheme*), 4.000’den fazla kadını kapsayacak şekilde genişletilecek. Konu ile ilgili tartışmalarda endişenin odağını, böylesi kutsanmışçasına doğal ve ücretsiz olarak sunulmuş bir şeyin, ekonomik olarak teşvik edilmesi oluşturdu.

Ancak tartışma, meselenin özünde yatan bir tabuyu görmezden geliyordu: çetrefilli sınıf meselesini. Düzenleme yoksul Yorkshire ve Deryshire bölgelerindeki düşük gelir düzeyli aileleri hedefliyor ve işçi ailelerinde bebek emzirme oranlarının orta sınıf ailelere kıyasla çok daha düşük olması gerçeğine dayanıyordu. Birleşik Krallık’ta mavi yakalı gruptaki kadınların sadece %32’si çocuklarını 6 haftadan fazla emzirirken, beyaz yakalılarda bu oran % 65’ti.

Hızla artan sosyoekonomik eşitsizliğe rağmen, hatta belki de bu yüzden, “sınıf” dayanılmaz biçimde huzursuz edici ve yasaklanmış bir konu haline geldi. Düşük sosyoekonomik düzeydeki kadınların neden daha az emzirdiklerine dair çok kısıtlı sayıda araştırma var. Sosyal etiketleme, işe geri dönme zorunluluğu ve kadın memesinin kalıcı biçimde cinselleştirmesi gibi etkenler söz konusu olabilir. Bu kadınları Tesco ve Poundland’in alışveriş fişleri ile kandırmaya çalışmak, bu karanlık kültürel alanın üzerini örtmeye yönelik bir girişim. Bu yolla emzirme oranları artabilir ama yaşamları böylesine çelişkili hale getiren etkenler araştırılmamış ve tartışılmamış kalmaya devam edecektir.

Ekonomik ödüller çoğu kişiye kabul edilebilir geliyor; çünkü kusursuz biçimde piyasalaştırılan bir topluma doğru dümen süren sözümona sofistike bir tüketici- yurttaşlık çağında, kâr-zarar konularında doğru ve yerinde kararlar veren akılcı insan özneler olan homo-ekonomikus mitine bağlı kalmaya devam ediyoruz.

Düzenlemenin destekleyicileri, ekonomik ödülün gücünü sosyal koşullama kozu olarak yardıma çağırıyorlar ama bu, kadınların özgür iradelerine göre davrandığı iddiasını zayıflatıyor. Kadınlar tamamen kendi kendilerine karar veren özneler olarak kabul edildiklerinde, bu demektir ki bebeği emzirmemek kadının isteksizliğine bağlı bir ihmalkârlıktır.

Böylece bu basit alışveriş, çalışmaya katılan ve katılmayan kadınlara verilen bir dizi can sıkıcı mesaj olarak karşımıza çıkıyor. Neden orta sınıf annelerin, bebekleri için en iyi olana bu kadar kolay uyum gösterip teşvik edilmeye ihtiyaç duymadıkları sorusu cevapsız kalıyor. Ayrıca, bebeğini emzirmekle ilgili güçlük yaşayan ya da nedeni her ne ise, bunu yapmayı tercih etmeyen annelerde suçluluk duygularını arttırıyor. Onlar için bu düzenlemenin anlamı, neden olduğu bu çelişki halidir. Anne memesi en iyisidir formülü gerçekten zarar verici olabilir.

Bu düzenleme, anne sütünün bebeği nasıl daha fidan gibi, akıllı ve genel olarak iyi huylu yaptığına dair medya hikayelerinin bolluğu ile oldukça uyumlu. Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF’in Bebek Dostu Girişimi, “biberonla beslenmiş” bebeklerin daha fazla mide bakterisi, göğüs enfeksiyonu, egzama, kulak enfeksiyonu, idrar yolu enfeksiyonu, uykuda ani ölüm oranlarına ve daha düşük IQ düzeyine sahip olduklarını belirtiyor. NHS (İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi) broşürleri, yeni anneleri bebek sütünün obezite, diyabet, alerji ve astımı önlediği konusunda bilgilendiriyor.

Ancak bilimsel kanıtlar göründüğü gibi değil. Tek gerçek tutarlı bulgu, anne sütünün bebeğin mide bakterisi kapma ihtimalini azalttığı yönünde. Bu koruma da, ancak annenin bebeği emzirdiği süre boyunca geçerli. Ayrıca, bu korumanın sütteki bir etken maddeden mi, yoksa kirli şişe kullanmıyor olmaktan mı kaynaklandığı belli değil. İleri sürülen diğer faydalarsa çelişkili ve ihtilaflı kanıtlara dayanıyor, Birleşik Krallık gibi bir ülkede temiz suya ulaşımın tehlikede olmasının, işçi sınıfı kadınlarını etiketleyen idealize edilmiş bir annelik örneği kadar önemli tıbbi sonuçları olmayacağı varsayılıyor.  

Gerçekten ilginç olan ise, bu kanıtların fiş düzenlemesinin altında yatan fazlasıyla sınıf odaklı ayrımla uyumlu olması. Bir araştırmanın en güvenilir biçimi randomize (rastgele örneklemli) kontrollü deneylerdir. Bu yolla bir araştırmaya katılmayı kabul eden bir grup insana ulaşırsınız. Sonra rastgele şekilde onların bir kısmını bir yere, diğer kısmını ise başka bir yere yönlendirirsiniz ve böylece iki şey arasındaki farkı bulursunuz. Eğer kişiler, içinde bulundukları grubu bilirlerse, bu bilinçli ya da bilinçsiz olarak davranışlarını etkiler ve sonuçları çarpıtır.

Bebekler söz konusu olduğunda, genellikle deneyi randomize hale getirmek etik dışı kabul edilir. Sadece en iyi sonucu neyin sağlayacağının gerçekten bilinmediği durumlarda randomize kontrollü deney uygulanabilir. Bu şu demek oluyor ki, anne sütü konusunda randomize kontrollü deneyi etik-dışı kabul ederken bile, aslında çocuğu anne sütünden mahrum bırakmanın zararlı olacağına çoktan karar vermiş oluyoruz.

Yani, kadınların hamilelik boyunca ne yiyip içtiğine, çocuk doğum tekniklerine ve bebek bakımına odaklanan araştırmaların önemli bir kısmı, farklı bir model denemek zorunda: gözlemsel çalışmalar. Bu çalışmalar, var olan bir grup ya da popülasyon hakkında, mevcut verilere -örneğin anketler- dayanarak, belirli bir şeyi yaptığını söyleyen insanlarla, başka bir şeyi yaptığını söyleyen insanları karşılaştırıyor.

Gözlemsel çalışmalarda problem şu ki, bu çalışmalar güvenilir biçimde neden sonuç ilişkisini ölçmüyorlar. Bu çalışmalarda, bebeğini emziren kadınlar, bunu yapmayı bilinçli olarak seçen kadınlar ve belki de emzirmeden ziyade bu kararın verilmesi bebeğin nasıl olacağına etki ediyor.

Kişilerin sosyal geçmişleri ve eğitim düzeyleri daha fazla dikkate alındığında, emzirme ile biberon arasındaki fark daha da azalacaktır. Kabaca söyleyecek olursak, araştırmacılar anne sütü alan bebeklerin daha iyi olduklarını ve anne sütünün belirleyici bir etken olduğunu düşünüyorlar, oysa belki de gerçek neden, pekala annenin organik lahana tüketimi ve aldığı yan flüt dersleri olabilir. Bu düzenlemenin yürütücüsü Clare Relton, “anne sütü bir eşitsizlik nedeni değildir” diyerek uygulamayı savunurken, konuya tersinden yaklaşıyor. Bebeğini emzirip emzirmediğini sınıfın belirliyor, ancak bebeğini emzirmek seni orta sınıf yapmıyor.


* Birleşik Krallık’ta çalışan ebeveynlerin, çocuk bakımına daha fazla para ayırabilmesi için vergi muafiyetinden yararlanmasını sağlayan düzenleme. Buna göre ebeveynin maaşının bir kısmı çocuk bakım fişi alabilmesi için kesiliyor. Ebeveyn bu para ile çocuk bakımı ile ilgili kimi hizmetlerden vergi ya da ulusal sigorta primi ödemeksizin yararlanıyor.


EDİTÖRÜN NOTU:
Toplumun dezavantajlı kesimleri lehine görünen kimi uygulamaların, aslında emekçiler için ne kadar zararlı olabileceğini, fakat daha da kötüsü aydınlarımızın “iyi niyet” saikiyle bu tuzaklara alet olabileceklerini görüyoruz. Ne yazık ki Türkiye’de sözde Bebek Dostu Girişimler sağlıkçıların çoğu tarafından hemen hiç sorgulanmadan benimsendi. Bu anlamda makale, sağlık dahil yaşamın her alanında ideolojik mücadelenin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor.