Tanrısal bir ceza olarak hastalık

Tanrısal bir ceza olarak hastalık

Akif Akalın
19/01/2015 Pazartesi

İnsan toplulukları sağlık bilgisi üretimi ve kullanımının herkes tarafından, herkes yararına ve herkes için olduğu ilkel sınıfsız toplumdan, tıbbın egemen sınıfın hizmetine girdiği sınıflı toplumlara doğru evrilirken, ilk durak şamani topluluklar olmuştur. Tarihsel süreçte insan topluluklarının tüketebildiklerinden fazlasını üretebilmeye başlamalarıyla birlikte, bu fazla ürüne el koyanlar topluma egemen olmuşlar ve diğerlerini köleleştirmişlerdir.

Her ne kadar egemenlerin egemenliklerinin en önemli kaynağı kaba zor olsa da, bunu yalnızca kaba güce dayananarak uzun süre sürdürebilmeleri kolay değildir. Neden kendilerinin “egemen” ve diğerlerinin “köle” olduğunu ve neden kölelerin bu duruma itiraz etmemesi gerektiği açıklayabilmeleri ve köleleri ikna ederek durumlarına razı olmalarını sağlamaları, iktidarlarını sürdürebilmeleri için kaba güç kadar önemlidir (Bu konuda Gramsci’nin önemli katkıları vardır).

Egemenler insanlar arasında zamanla yaygınlaşan boş inançları ve bilinmeyenlere karşı duyulan korkuyu örgütleyerek, kendi çıkarları için kullanmayı başarmışlardır. İnsanların tanrılara karşı korkularını kendi iktidarlarına dayanak yaparak, tanrının izni ve isteğiyle kral olduklarını, kendilerinin tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olduğunu, dolayısıyla iktidarlarına karşı gelmenin, tanrılara karşı gelmek olacağını öne sürmüşlerdir. Günümüz insanına gülünç gelebilecek bu iddialara insanlık binlerce yıl samimiyetle inanmış ve dünyanın birçok ülkesinde krallar, yakın zamanlara kadar tanrı adına kral oldukları ve tanrıyı temsil ettikleri iddialarını sürdürmüşlerdir.

HEKİMLİK VE DİN

Tarihte ilk hekimlere Mezopotamya’nın köleci toplumlarında rastlanmaktadır. Beş bin yıl öncesine ait bir mührün, Sümerli bir hekime ait olduğu belirtilmekte, hekimlikle ilgili ilk yazılı düzenlemeler dört bin yıl önce tabletlere kazınan Hammurabi Yasaları’nda yer almaktadır.

Kendilerini kendi yarattıkları tanrıların yarattığına inanan eski Mezopotamya halkları, ilk insanın çamurdan yaratıldığına ve soluk üflenerek can verildiğine inanmışlardır. Daha sonra doğan her bebeğe özgü bir tanrı, soluğunu bebeğin ağzına üflemiş ve yaşamı boyunca onun özel tanrısı olmuştur.

İnsanın tanrısı tarafından korunmayı ve gözetilmeyi hak edebilmesi için, tanrısına karşı görevlerini yerine getirmesi gerekir. Aksi halde tanrı korumasını kaldırır ve insan acımasız doğa karşısında savunmasız kalır. Daha da kötüsü, tanrının kızarak insanı cezalandırmasıdır. Dua etmeyen, kurban sunmayan, hırsızlık yapan ve başkasını öldüren insanlar tanrıları kızdırmakta ve bu suçları karşılığında hastalanarak cezalandırılmaktadırlar. Günümüzde insanların çaresiz sağlık sorunlarıyla karşılaştıklarında “tanrım ne suç işledim de bana bu cezayı verdin” şeklindeki isyanları, kökenlerini bu eski inanışlardan alıyor olmalıdır.

Bugün yukarıda sıralanan hastalık nedenleriyle, dönemin toplumsal yapısı arasındaki ilişkiyi kolayca kurabiliyoruz. Dualar ve kurbanlar, tapınaklar ve tapınaklarda görevli rahip-hekimler için güvenli bir gelir kapısı oluştururken, insanlar egemenlerin istediği gibi “çalmadan” yaşamaya özendirilmektedir. Oysa tanrılar bir insanın, bir başkasını zorla (örneğin savaşta esir alarak) köleleştirmesine ve onu öldüresiye sömürmesine (emeğini çalmasına) kızmamakta ve bunu yapanları hasta etmemektedir. 

Kuşkusuz Sümer çağında sağlık sorunları, günümüzde olduğu gibi, insanların en önemli sorunları arasında ilk sıralarda yer almaktaydı. Hastalıkların etiyolojisini tanrısal bir ceza olarak anlayan ve açıklayan Sümer insanı, sağlığını korumak ve hastalandığında iyileşmek için de yine tanrılardan medet ummuştu. Bu amaçla tanrılar için inşa edilen tapınaklarda görevli din adamları da, insanlar ve tanrılar arasında aracılık işlevi üstlenmişlerdi.

Sağlık bilgisinin giderek belli ellerde toplanması ve bu alanda uzmanlaşmanın bir sonucu da, iyileştiriciliğin geçim sağlanan iyi bir meslek haline gelmesidir. Hammurabi Yasaları’nda hekimlere icraatları karşılığında yapılacak ödemeleri düzenleyen maddeler vardır. Mısır papirüsleri de, sağlığın ve tıbbın insanlığın bu dönemlerindeki durumuna ilişkin bilgiler sunmaktadır. İran’dan İsrail’e, Hindistan’dan Çin’e dönemin bütün uygarlıklarında sağlığa yaklaşım dinseldir ve az çok birbirine benzer.

Bu süreçte hastalıkların tanrısal bir ceza olarak görülmesi ile hastalıklardan korunmak veya iyileşmek için tanrılara yakarılması ve kurbanlar verilmesi tam bir tutarlılık gösterirken, zaman içinde hastalıkların tanrılardan geldiğine inanmaya devam edilmesine karşın, hastalıklardan korunma ve hastalıkların tedavisi için dünyevi yöntemler kullanılmaya başlanması bir çelişki oluşturmaya başlamıştır.

Örneğin Yahudiler çok tanrılı dinlerini terkederek tek tanrıya inanmaya başlamalarına karşın, kutsal kitapları Tevrat’ta hastalıklar yine tanrının kullarına verdiği cezalar olarak tanımlanmaya devam etmektedir. Özellikle salgın hastalıkların yoldan çıkan toplumları yola getirmek için gönderildiği belirtilmektedir. Oysa bu dönemde Yahudiler, örneğin vebanın bulaşması ve yayılmasında farelerin rol oynadığını, bazı hastalıkların yiyeceklerle ilişkili olduğunu (domuz eti yemek yasaklanmıştır) ve hastalıklardan korunmada temizliğin önemini çoktan kavramışlar, hatta tarihte ilk kez bir bulaşıcı hastalık ihbarı sistemi geliştirmişlerdir (bir difteri vakasıyla karşılaşıldığında, borazanlarla çevreye duyuruluyordu).

Mısırlı hekimler de hastalıkların tedavisinde büyüye çok az yer veriyor ya da büyüyü diğer tedavilerle birlikte kullanıyorlardı. Hipokrat döneminden bin yıl kadar eski olan Ebers Papirüsü 875 reçeteden oluşmaktaydı ve bunlardan sadece 12’sinde büyüye yer verilmekteydi. Yani dünya aslında hastalıkların tanrıların gazabı olmadığını uzun yıllardır biliyor olmalıydı. Aksi halde neden Mısırlı hekimler daha o dönemlerde belirli hastalıklar ya da organlar üzerinde uzmanlaşmaya başlasınlar? Nasıl olsa hastalığın tedavisi tanrının gönlünü almaktan geçmeyecek miydi?   

Hastalıkların etiyolojisinde ilahi değil, dünyevi etkenlerin yer aldığını söyleyebilmek kolay değildi. Köleler üzerindeki egemenliklerini tanrılardan aldıkları güce dayandıran köle sahiplerinin otoriter yönetimleri buna asla izin veremezdi. Bu tür şeylerin konuşulabilmesi için demokratik ve laik bir iklime gereksinim vardı ve bu iklim tarihte ilk kez eski Yunanistan’da boy gösterdi.       

HEKİMLİK VE LAİKLİK

Eski Yunanistan’da da başlangıçta dünyanın diğer coğrafyalarında olduğu gibi insanların sağlığa yaklaşımı dinseldi ve otuz kadar tanrı ve tanrıça sağlıkla ilgiliydi. Bunlar arasında en tanınmış sağlık tanrısı olan Aesculap adına inşa edilmiş çok sayıda tapınak vardı. Ancak Yunanistan’da demokratik bir yönetim kurulmasıyla birlikte Yunanistan, bilimde ve düşünsel yaşamda büyük bir atılım dönemine girmiş ve günümüzden 25 yüzyıl önce, aslında yalnızca bir asırdan biraz uzun süren bu demokratik iklim (kuşkusuz bu demokrasi yalnızca köle sahipleri ve yöneticiler içindir), bilimsel tıbbın temellerinin atılabilmesi için gereken yolun açılmasını sağlamıştı.

Bu ortamda İyonyalı Hipokrat, aslında diğer coğrafyalarda da bilinen, fakat firavunların ya da krallarının gazabına uğramamak için dile getirilemeyeni dillendirebilmiş ve sağlık üzerindeki dinsel örtüyü kaldırıp atmıştır. Dünya daha sonraki dönemlerde de benzer durumlara birçok kez sahne olacaktır. Bugün, Avrupa’da Galileo Galilei’den çok daha önce birçok bilim insanının güneşin dünyanın etrafında değil, fakat dünyanın güneşin etrafında döndüğünü keşfettiğini, ancak Galileo’ye kadar kimsenin kutsal kitapları ve kiliseyi karşısına almaya cesaret edemediğini biliyoruz.

Yunan demokrasisi içeriden ve dışarıdan gelen saldırılar karşısında uzun süre direnememiş ve tarih sahnesinden çekilmiştir. Yunan mirasını kısmen devralan Roma, bu mirasın köle sahiplerinin egemenliğini tehdit edebilecek kısımlarını bir yana bırakarak yoluna devam etmiştir. Hekimlerin hastalıkların ardında dünyevi etmenler arama çabalarına son verilmiş ve Galen’le birlikte tıbbın yüzü yeniden tanrılara çevrilmiştir.

Romalılar döneminde bir yanda dünyevi hijyen hizmetlerinde çok büyük ilerlemeler yaşanırken, diğer yanda tedavi edici hekimlik üzerinde din ve büyünün etkisi son derece artmıştır. Yahudilikten sonra, ortaya çıkan ikinci büyük tek tanrılı din olan Hristiyanlık tarafından da tehdit edilmeye başlanan Romalı egemenler, miraslarını Bizans’a devrederek tarihten çekilmişlerdir.

Köleci toplumların yerlerini feodal toplumlara bırakmaya başladığı dönemde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaygınlaşmaya başlayan son tek tanrılı din olan İslam, kendisinden önceki dinlerden farklı olarak kutsal kitabında hastalıkların etiyolojisini tanrısal cezalar olarak tanımlamamakla birlikte, etiyoloji ve tedaviden dini tamamen dışlamamaktadır. İslam tıbbı üzerinde Galen’in etkileri gözlenmektedir.

Bugün ortaçağ olarak tanımladığımız günümüzden 1.500 yıl önce başlayarak bin yıl süren dönem, insanın yeryüzünde daha büyük topluluklar halinde yaşamaya başladığı ve ticaretin, özellikle deniz yolunun kullanılmaya başlamasıyla, dünyanın en uzak köşelerini birbirine bağlamaya başladığı bir dönemdir. Dönemin bu özellikleri, bu yıllar içinde ticaretin ve kentleşmenin en yoğun yaşandığı kıta olan Avrupa’da sayısız salgınların patlak vermesine ve çok sayıda insanın bu salgınlarda yaşamlarını yitirmesine neden olmuştur.

Yunan hekimlerin kısa bir süre için dahi olsa gökyüzünden yeryüzüne indirebilmeyi başardığı, fakat Galen’le birlikte yeniden gökyüzüne çıkan tıbbın, bir kez daha yeryüzüne inebilmesi için uygun ortam rönesans (yeniden doğuş) ile gelmiştir. Feodalitenin bağrında doğan kapitalizm İtalya’dan başlayarak birkaç yüzyıl içinde Avrupa kıtasına yayılır. Buna eşlik eden reform hareketi de, feodalitenin en büyük dayanağı olan Papa’lığı sarsarak Avrupa’da, Yunanlı hekimlerin asırlar önce Ön-Asya’da yakaladığı ortama benzer özgür bir ortam yaratır. Bu kez tıbbı yeryüzüne indirmek görevini Paracelcus (1493 – 1541) üstlenmiş ve Basel’de Pazar meydanında Galen ve İbn-i Sina’nın eserlerini yakarak, tıbbın ortaçağına son vermiştir.

William Harvey (1578 – 1657), kan dolaşımının sırlarını açığa çıkartarak, “ruhun” insanın içinde kalan son kırıntılarını da süpürüp atmıştır. Kan dolaşımını ruhlar değil, basit bir hidrolik pompa sağlamaktadır. Aristo’dan Galen’e kadar pek çok otoritenin o güne kadar kalbe atfettikleri pek çok işlev, bir anda buharlaşıvermiştir.  

Dünyanın ekseni zaman içinde giderek “batıya” kayarken, başta Çin ve Hindistan olmak üzere eski doğu uygarlıkları bu gelişmelerden görece uzak kalmışlardır. Öyle ki, bu ülkelerde günümüzde dahi batıda oldukça yaygın olan tek tanrılı dinlerin etkisi çok sınırlıdır ve her ne kadar batılı tıbbın uygulandığı modern sağlık kurumları hizmet sunulsa da, halklar arasında sağlığa mistik yaklaşımlar egemenliğini sürdürmektedir. Sosyalizmin çözülmesiyle birlikte dinsel gericiliğin yaygınlaştığı ve halkların yeniden inançlara sığındığı günümüzde, tıpta dinsel yaklaşımların hortlaması ve “alternatif tıp” adı altında piyasaya sürülmesi tesadüf değildir.


KAYNAKLAR

Belek, İ., Onuroğulları, H., Nalçacı, E. ve Ardıç, F. (1998). Sınıfsız Toplum Yolunda Türkiye İçin Sağlık Tezi. İkinci Baskı. İstanbul: Sorun Yayınları

Eren, N. (1996). Çağlar Boyunca Toplum, Sağlık ve İnsan. Ankara: Somgür.

Marx, K. ve Engels, F. (1992). Alman İdeolojisi [Feuerbach]. Üçüncü Baskı. İstanbul: Sol Yayınları.

Morris, D. (2000). Illness and Culture in the Postmodern Age. London: University of California Press.