Sağlık toplum içinde örgütlenmekte araç olabilir mi?

Sağlık toplum içinde örgütlenmekte araç olabilir mi?

Akif Akalın
05/05/2015 Salı

İşçi sınıfının “doğal” örgütlenme ve mücadele alanı işyeridir. İşçi sınıfı tarih sahnesine çıktığından beri işyeri temelli sendikalar ve meslek örgütlerinde örgütlenmiş, mücadelesini işyerlerinde yürütmüştür. Bugün de işyeri temelli mücadele işçi sınıfı mücadelesinin omurgasını oluşturuyor, yarın da böyle olacaktır. Ancak 1980’li yıllarda değişen sermaye birikim modeli ve izlenen neoliberal politikalar işçi sınıfının önemli bir bölümünü işyerlerinin dışına ittiğinden, işçi sınıfının bütün kesimlerine ulaşabilecek yeni yapılara ihtiyaç vardır.

SORUNUN TANIMI
Aslında egemen sınıfın işçi sınıfı üzerinde baskı oluşturmak üzere işçi sınıfının bir kesimini “yedek” emekgücü olarak üretimin dışında tutma eğilimi yeni bir olgu olmayıp, kapitalist üretim tarzının özelliklerinden biridir. Geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinde bu olgu güçlenerek “eğilim” olmaktan çıkmış ve “yapısal” bir niteliğe bürünmüştür. İkinci Paylaşım Savaşı sonrası izlenen Keynesçi politikalarla yapısal işsizlik başka ekonomik araçlarla dengelenebilmiş, işsizliğin toplumsal maliyetleri bir ölçüde hafifletilmiştir. Fakat 1980’li yıllardan itibaren izlenmeye başlanan neoliberal politikalar ve sermaye birikim modelinin değişmesi, kapitalist toplumlarda işsizliği tarihte eşi görülmedik boyutlara sıçratmıştır.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 2014 verilerine göre Türkiye’de 3 milyon hane veya 13 milyon yurttaş geçimini sosyal yardımlarla karşılamaktadır. İşçi sınıfının üretim süreçlerinin dışına itilmiş bu kesimlerine açlıktan ölmeyecekleri kadar bir yardım verilerek yaşamlarını sürdürmeleri sağlanmaktadır. Bu olgu kapitalizmin erken dönemlerindeki “yedek” işçi olgusundan çok farklıdır. Bu kesimler geçmişte olduğu gibi ekonominin “bozulmasıyla” işsiz kalmamış ve “düzelmesiyle” de işgücüne katılamayacaktır. Günümüzde yaşanan işsizlik, sermayenin organik bileşiminin emek aleyhine bozulmasının bir ürünüdür ve bu nedenle olası bir üretim artışının da işsizlikte bir azalma sağlaması beklenmemektedir.

Bu gelişmeler birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de işçi sınıfının milyonlarla ifade edilen bir bölümünü “geleneksel” mücadele ve örgütlülük alanlarının dışında bırakmakta ve işçi sınıfının örgütlenmesinde işyeri temelli örgütlenmeler “yanında” yeni örgütlenme biçimleri geliştirilmesi gereksinimi yaratmaktadır. Ancak olası yanlış anlaşılmaları önlemek için baştan belirtelim ki, bu gereksinim ve yazımızın ilerleyen bölümlerinde önereceğimiz yeni örgütlenme modelleri, işçi sınıfın geleneksel örgütlenme modelleri olan sendikalar ve meslek örgütlerine “alternatif” değildir. Bu “asli” örgütlenmelere destek olacak ve işçi sınıfının üretim süreçlerinin dışında kalan kesimlerinin örgütlenmesine yardımcı olacak yeni örgütlenme modellerinden söz ediyoruz.

ÖRGÜTLENME ARACI OLARAK SAĞLIK
Sağlığın toplumsal örgütlenmede bir araç olarak kullanılmaya başlaması ilk olarak Sovyetler Birliği’nde karşımıza çıkmaktadır. Devrim sonrasında, işyerlerinde işçilerin sağlık hizmetlerine katılımının örgütlenmesi sürecinde, “sağlıkçı işçiler” üzerinden inşa edilen ve sendikaların önemli roller üstlendiği çağdaş işçi sağlığı modeli, sağlığın işçi sınıfının kendi sorunları etrafında örgütlenmesinde bir model olarak kullanıldığı ilk örnektir (bkz. Toplumcu Tıp: Sovyetler Birliği Deneyimi, Yazılama Yayınları).

Sağlığı örgütlenmede bir araç olarak benimseyen ikinci deneyim Çin deneyimidir. Çin, dünyanın en kalabalık ülkesinde sağlık sorunlarının üstesinden gelebilmek amacıyla toplumsal sağlık seferberliği kampanyaları yürütmüş, “yalınayak hekimler” modelini geliştirerek, toplumun kendi sağlık sorunlarını kendisinin çözebilmesi için büyük olanaklar yaratmıştır. 1965 yılında Başkan Mao’nun ünlü “26 numaralı direktifi” ile başlatılan seferberlikle, komünlere dayalı, kooperatif modeli üzerinde yükselen ve 1970’lerde Dünya Sağlık Örgütü tarafından Üçüncü Dünya’ya bir model olarak önerilen örgütlenmelere gidilmiştir (bkz. https://www.academia.edu/2177502/%C3%87in_Deneyimi_Yal%C4%B1nayak_Doktorlar).

Daha yakınlarda sağlığı toplumsal örgütlenmede bir araç olarak kullanan ülke Küba’dır. Küba devriminin ilk yıllarında ABD destekli Domuzlar Körfezi saldırısı sürecinde kurulan Devrimi Savunma Komiteleri (milis örgütleri), daha sonra sağlık üzerinden toplumu örgütlenmede bir araç olarak kullanılmıştır. Küba Kadınlar Federasyonu ile birlikte toplumun sağlık sorunları temelinde örgütlenmesinde önemli katkıları olan bu örgütler, dünyada sağlık hizmetlerine toplum katılımının en iyi örneğini oluşturmaktadır. Mahalle ve işyeri düzeyinde sağlık sorunlarının tartışıldığı örgütler, aynı zamanda sağlıkta seferberlik kampanyalarında ve bazı sağlık hizmetlerinin yürütülmesinde önemli işlevler üstlenmektedir (bkz. http://satobel.blogspot.com.tr/2013/11/saglgn-toplumsal-belirleyicileri....).

SINIF MÜCADELESİNDE BİR ARAÇ OLARAK SAĞLIK
Çin ve Küba deneyimlerinin Latin Amerika’daki sınıf mücadelesi üzerinde çok büyük etkileri olmuştur. 1960’lı yıllarda birçok Latin Amerika ülkesinde çeşitli ilerici gruplar devletin sağlık hizmeti götürmediği bölgelerde “gönüllü” sağlık hizmeti sunmaya başlamışlardır. Kısa zamanda karşılaştıkları aşırı talep karşısında ezilen gönüllüler, Çin ve Küba deneyimlerinden esinlenerek toplumun kendi sağlık sorunlarını kendilerinin çözebileceği örgütlenmeler oluşturmaya başlamışlardır.

Guatemala’nın Chimaltenango yaylalarında yerel sağlık teşvikçileri eğitilmiştir. Teşvikçiler köylülere sağlığın altta yatan belirleyicilerini analiz etmeleri ve durumlarını iyileştirmek üzere kolektif eyleme geçmeleri için yardımcı olmaya başlayınca, askeri hükumet teşvikçileri öldürmüş, “arazileri yakarak” kendi sağlık sorunları etrafında örgütlenen köylüleri cezalandırmıştır.

El Salvador’da 1970’lerde gönüllülerce oluşturulan toplum sağlığı programları giderek Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FMLN) çizgisine gelmişler ve sağlık teşvikçileri, ABD destekli askeri diktatörlüğe direncin yükselişini harekete geçirmekte kilit bir rol oynamışlardır.

Benzer programlara Nikaragua, Meksika ve diğer Latin Amerika ülkelerinde sıkça rastlanmaktadır. Bu programlarda toplum içinden gönüllüler sağlıkçılar tarafından eğitilmekte ve yine sağlıkçıların denetiminde toplum içinde sağlık konularında çalışmaktadır. Çalışmanın konusu toplumun en önemli sağlık sorunlarına göre değişmektedir. Ancak sorun ne olursa olsun, sorunun çözümünde “toplumcu” bir yaklaşım benimsenmekte ve sorunların kolektif bir şekilde çözülmesi özendirilmektedir (bkz. http://toplumcutip.blogspot.com.tr/2014/11/latin-amerikann-toplumsal-kur...).

Son örnek de Venezuela’dır. Venezuela da sağlığı bir örgütlenme aracı olarak kullanmanın en iyi örneklerinden birdir. Venezuela’da mahalle temelli sağlık komiteleri, sağlık hizmetleri üzerinden toplum örgütlenmesinin temelini oluşturmaktadır. Mahalle halkı tarafından seçilen komite üyeleri, mahallelerde sunulan sağlık hizmetlerine yardımcı olmakta ve bu hizmetleri denetlemektedir. Devlet bürokrasisinin tamamen dışında yürütülen çalışmalar, kapitalizm koşullarında işbaşına gelen ilerici hükumetin sağlık etkinliklerinin omurgasını oluşturmaktadır (bkz. Devrimci Doktorlar, Notabene Yayınları).

TOPLUM SAĞLIK ÜZERİNDEN NASIL ÖRGÜTLENİR?
Şüphesiz her şeyin gerçek yaşamdaki karşılığı, gereksinimleri ne kadar yanıtlayabildiğiyle ilişkilidir. Bu anlamda sağlık üzerinden örgütlenmenin toplum içinde gerçek bir gereksinime karşılık gelmesi gerekir. Bu gereksinim toplumcu tıp/sağlık hizmetleridir.

Türkiye’de toplumcu tıp/sağlık hizmetlerinin sağlığın korunması ve geliştirilmesi bakımından ne kadar önemli olduğu çok uzun yıllardır kabul edilmesine karşın, bu hizmetler toplumun toplumcu tıp/sağlık hizmetlerine “en çok” gereksinim duyan kesimlerine ulaşmamaktadır. Bu kesimler aynı zamanda işçi sınıfının üretim dışına itilmiş kesimleridir. Çoğu sürekli ve düzenli bir ikametgaha sahip olmayan bu kesimler ya devletin sağlık hizmetlerinin yeterli ulaştırılmadığı yerlerde yaşamakta, ya da birçok araştırmanın da ortaya koyduğu gibi çok çeşitli nedenlerle bu hizmetlerden yeterince yararlanamamaktadırlar. Oysa bu hizmetler, özellikle “ana-çocuk sağlığı hizmetleri” sözcüğün tam anlamıyla “yaşamsal” hizmetlerdir.

En temel ana-çocuk sağlığı hizmetleri gebe ve bebek izlemidir. Bu hizmet kapsamında gebe oldukları tespit edilen anne adayları gebelikler süresince eğitilerek doğuma hazırlanmakta, gebelik ayına göre gebeliğin gelişimi izlenmektedir. Aynı durum 0 – 12 aylık bebekler için de geçerlidir. Bu izlemlerin önemli bir bölümü tıbbi araç-gereç gerektirmediği gibi, sağlık alanında bir eğitim almış olmak da şart değildir. Yukarıda sıralanan birçok dünya örneğinde olduğu gibi “gönüllüler” çok kısa süreli bir eğitimle gebeleri ve bebekleri izlemeyi öğrenebilir ve bir sağlıkçı gözetimine izlem hizmeti sunabilirler.

Genellikle bu tür çabalar meslek örgütleri ve profesyoneller tarafından büyük tepkilerle karşılanmakta ve toplumun sağlığını tehlikeye atmakla suçlanmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır: bu hizmetler devletin veya sağlık profesyonellerinin sunduğu hizmetlere “alternatif” değil, aksine devlet veya sağlık profesyonellerinin bu hizmetleri sunmamasından veya ulaştıramamasından doğan gereksinimden kaynaklanan hizmetlerdir. Elbette arzu edilen bu hizmetlerin devlet tarafından herkese eşit ve ücretsiz olarak ulaştırılmasıdır ve bunun için mücadele edilmelidir. Fakat toplumcu tıp/sağlık hizmetlerine erişemeyenlere bu hizmetlerin ulaştırılması ne bu hizmetlerin devlet tarafından sunulması gerektiği gerçeğini ortadan kaldırır, ne de bunun için yürütülecek mücadelenin alternatifidir.

Aksine toplumcu tıp/sağlık hizmetlerinin sunulmaya başlaması, bu hizmetlerden o güne kadar haberi olmayan kesimlerde hizmetlere yönelik bir talep uyandırır. Gebeliklerinde düzenli izlenen ve bebekleri doğduğundan itibaren 1 yaşına kadar düzenli olarak izlenen kadınlar, bu hizmetin gündelik yaşamlarını nasıl değiştirdiğini kendi deneyimleriyle öğrenecekler ve bu hizmetlerin kapsamının daha da genişletilmesini talep edeceklerdir. Diğer yandan bu hizmetlerin sunulması, toplumcu tıp/sağlık hizmetlerinin kamusal olarak devlet tarafından herkese eşit ve ücretsiz olarak götürülmesi için yürütülen mücadeleye de önemli bir toplumsal destek sağlayacaktır.

Toplumcu tıp/sağlık hizmetlerinin ve özellikle ana-çocuk sağlığı hizmetlerinin ayırt edici yönü, bu hizmetlerin esas olarak “evde” sunulan hizmetler olmasıdır. Kuşkusuz ülkemizde Aile Sağlığı Merkezleri’nin (ASM) gebeler ve bebekleri izlem amacıyla (bu izlemlerin yapıldığı yerlerde) ASM’ne davet etmeleri de hiç yoktan iyidir, fakat çok “eksik” bir hizmettir. Çünkü bu hizmetlerde “ana fikir” bireylerin çalışma ve yaşam ortamlarında sağlık için gerekli değişikliklerin yapılmasıdır. Örneğin anneye ASM’nin mutfağında (tabii varsa) bebeği için mama hazırlamayı öğretmek ile annenin evinde, onun mutfağında, o mutfağın olanaklarıyla bu işi en sağlıklı şekilde nasıl yapabileceğini öğretmek arasında çok büyük bir fark vardır ve bu fark karşımıza ne yazık ki “bebek ölümleri” olarak çıkmaktadır.

KİMLER GÖNÜLLÜ OLABİLİR?
Bu tür çabalarda işler “insan” üzerinden yürüdüğünden, insan faktörü çabanın başarısı için çok önemlidir. Birinci ve en önemli koşul, gönüllünün hizmet sunacağı toplumun “içinden” olmasıdır. Hizmet sunduğu mahallede oturmalı ve kendi akrabalarına, yakınlarına, komşularına hizmet sunmalıdır. Gönüllünün ergenlik çağını geride bırakmış ve okur-yazar olması yeterlidir. Birkaç haftalık bir başlangıç eğitimi ve hizmet süresince devam edecek sürekli eğitimlerle çok kısa zamanda yaptığı işin uzmanı olacaktır. Bu durum yukarıda dünyadan örnekleri sunulan birçok yerde kanıtlanmıştır. Gönüllünün bir başka işte çalışıyor olup olmaması önemli değildir. Hizmet evde sunulduğundan kamu kurumlarındaki gibi bir mesai saati kısıtlaması yoktur.

Gönüllüler ikişer gönüllüden oluşan ekipler halinde çalışmalıdır. Bu hem birbirlerinin eksikliklerini gidermelerini ve ev ortamında kendilerini daha rahat hissetmelerini sağlayacak, hem de “sürekli ve düzenli” olmanın yaşamsal önemde olduğu bu hizmetlerde, hizmetin hastalık gibi nedenlerle aksamamasını sağlayacaktır. Bir gönüllü ekip en çok 100 haneden sorumlu olabilir. Bu hanelerde kimlerin oturduğunu bilen ve kayıtlarını tutan gönüllüler, hanelerde yaşayan kadınları sürekli izleyecekler, gebe kaldıkları andan itibaren de gebe izlemine alacaklardır. İzlemler doğum sonrası lohusa izlemiyle birlikte bebeklerin de izlemiyle bir yıl devam edecektir.

Bu çalışmalarda yükün önemli bir bölümü de gönüllüleri gözeten “gönüllü sağlıkçıların” üzerindedir. Bu çalışmaya katılacak gönüllü sağlıkçılar, gönüllüler için her an telefon gibi araçlarla ulaşılabilir olmalıdır. Sağlıkçılar haftada bir gün gönüllülerin çalışmalarını izlem formları üzerinden denetlerken, sürekli eğitimlerini de bu denetimler sırasında gerçekleştirmelidir. Bir sağlıkçı en çok 500 haneden, dolayısıyla 5 gönüllü ekibinden (10 gönüllü) sorumlu olmalıdır.

Makalenin sınırlarını aşmamak için izlemlerde neler yapılacağı ve hangi hizmetlerin sunulacağının ayrıntılarına girilmemiştir. Bunlar esas olarak standart gebe ve bebek izlem hizmetleridir. Kuşkusuz gönüllüler bu hizmetler içinde tıbbi araç-gereç gerektirmeyenleri (boy – kilo ölçümü vb) sunacak, diğer hizmetler için (idrar tetkiki, ultrason vb) insanları kamu sağlık kurumlarına yönlendirecek, mümkünse onlara eşlik edeceklerdir.

SONUÇ
Şüphesiz salt ana-çocuk sağlığı hizmetleriyle işçi sınıfının üretim süreçlerinden dışlanmış kesimlerinin tümüne ulaşmak olanaksızdır. Bu çalışmayı daha geniş bir mahalle çalışmasının (eğitim, kültür, spor etkinlikleri vb) bir parçası olarak görmek gerekir. Gönüllüler zamanları ölçüsünde birden fazla alanda hizmet sunabilirler. Amaç işçi sınıfının üretim süreci dışına itilmiş kesimlerine hizmet götürmek yanında, bu kesimlerin mahalli ölçekte örgütlenmelerine de katkıda bulunmaktır.