Marksizm tıbba nasıl girdi?

Marksizm tıbba nasıl girdi?

Akif Akalın
11/04/2019 Perşembe

Gerçi toplumcu tıbbın kurucularından Rudolf Virchow, daha ondokuzuncu yüzyılın ortasında tıbbın bir sosyal bilim olduğunu ve politikanın büyük ölçüde tıptan başka bir şey olmadığını ifade etmişti, fakat marksist kuram tarihin hiçbir döneminde sağlığı ve hastalıkları anlamakta ve açıklamakta bugünkü kadar yoğun kullanılmamıştı.

Literatüre bakıldığında, geçmişte marksist kuramın daha çok politik ekonomi tartışmalarında kendisini gösterdiği görülür. Günümüzde ise marksist kuramın kendisine en fazla yer bulduğu alan “sağlık” ve The Lancet veya British Medical Journal gibi anaakım tıp dergileri dahi sayfalarını marksist yaklaşımlara açmak zorunda kalıyor. Herhalde Marx ve Engels, günün birinde kuramlarının “en çok” tıp dergilerinde tartışılacağını akıllarının ucundan geçirmemiştir.

Bugün sağlıkta eşitsizlikleri, marksist “değer kuramına” atıf yapmadan açıklayabilmek olanaksız hale gelmiştir. “Toplumsal olarak gerekli emek zamanı” kavramının veya sömürü mekanizmalarının kendilerine, işçi sendikalarının yayın organları yerine, akademik tıp dergilerinde yer bulmaları belki ilginç, fakat hiç şaşırtıcı değildir. Yine Marx’ın meta fetişizmi ve yabancılaşma kavramlarından haberdar olmayan bir hekimin, hastasının endişelerini tam olarak anlayabilmesi ve taleplerini yanıtlayabilmesi olanaksızdır.

“Sosyal sınıf” üzerine tartışmalar iktisatçıların gündeminden çıkarken, ironik bir biçimde hekimlerin gündemine girmiştir. Bazı hekimler sosyal sınıfı “pragmatik” bir yaklaşımla Weberci statü kavramı içinde değerlendirerek, araştırmalarında gelir, eğitim düzeyi ve meslek değişkenlerini kullanırken, bazıları Yeni Weberci bir yaklaşımı benimseyerek pazar ilişkileri ve tüketim desenleri üzerinde durmaktadır.

Yeni marksist yaklaşım ise sosyal sınıfı, bireylere üretim araçları ve başkalarının emeği üzerinde kontrol olanağı veren “sınıf ilişkileri” bakımından ele almakta ve sağlıkta eşitsizliklerin nasıl ortaya çıktığını açıklamakta kullanmaktadır. Sağlıkta eşitsizlikleri, sömürü gibi gözlerden uzak tutulan sosyal mekanizmalar üzerinden tanımlayan Yeni Marksist yaklaşımlar, sağlık sorunlarına oldukça radikal çözümler önermektedir.

Bugün tıpta marksizm, marksist kuramın kurucularının tartıştığı “genel” çerçevenin çok ötesine çıkmış ve “incelmiştir”. Engels kötü barınma ve beslenmenin, sanitasyon yetersizliğinin doğrudan enfeksiyonlara ve emekçilerin vakitsiz ölümüne yol açan hastalıklara yol açtığını ifade etmiş, maddi yaşam koşullarını, gündelik stresi ve sağlıksız davranışları sağlıkta sınıfsal farklılıkların nedeni olarak tanımlamıştı. Bugün hekimler bu kuramları Engels’in bıraktığı yerden çok ilerilere taşımışlardır.

Yaşamın diğer alanlarında eskisi kadar sık kullanılmayan birçok marksist kavram, özellikle işçi sağlığı gibi tıbbın özgün konularında gündelik dile girmeyi başarmıştır. İlk olarak Engels’in tanıştırdığı “sosyal cinayet” kavramı, gazetelerin manşetlerinde, gündelik konuşma dilinde kendisine yer bulmuştur. Dahası, marksist kuram kendisini tıpta ve sağlıkta “yeniden üretme” şansı yakalamıştır. Uzun zamandır yaşamın diğer alanlarında durgunluğa giren marksist kuram, tıp alanında her gün daha da zenginleşmektedir. 

Tarihsel maddecilik ve diyalektik maddecilik, sağlık sorunlarını anlamak ve açıklamakta temel yöntemler halini almaktadır. Politik olarak kendilerini “sağcı” olarak tanımlayan hekimlerin dahi, gündelik mesleki pratiklerinde, çoğu kez farkında olmaksızın, bu yöntemleri kullanmak zorunda kalmaları ironiktir. Bunun sağlıkta metalaşmanın, ticarileşmenin ve piyasalaşmanın doruğa çıktığı ve sağlıkta gericiliğin devlet eliyle teşvik edildiği bir ortamda gerçekleşmesi anlamlıdır.

Marksist hekimlerin bilimsel araştırmaları dünyada giderek daha çok ilgi çekmektedir. Bu sayede bugün dünyada marksistlerin bilimsel araştırmalarını değerlendirebilecekleri çok sayıda tıp dergisi yayınlanmaya başlamıştır. Latin Amerika’da marksizm tıp fakültelerine ders olarak girmiştir. Raul Rolas Soriano tarafından kaleme alınan “Kapitalizm ve Hastalık”, “Felsefe, Sağlık ve Toplum”, “Beslenme ve Sağlık” gibi kitaplar müfredata alınmıştır. Yine Jaime Breilh tarafından geliştirilen “Eleştirel Epidemiyoloji”, tıp ve uzmanlık eğitiminde kullanılmaya başlamıştır.

Türkiye’nin kendisine özgü kimi koşulları, Türkiye’deki solcu hekimlerin mesleki yaşamlarında marksist kurama yer vermeleri için henüz elverişli değildir. Hekimlerin meslek örgütü ve sağlık alanında örgütlü sendikalar, marksist tıp dergilerinde yayınlanan bilimsel çalışmaları Türkiyeli okurlara ulaştırmak için gereken çabayı göstermekte eksik kalmaktadır.

Yine marksist kuramın tıp eğitimine alınması için ciddi bir çaba gözlenmemektedir. Tıbbi Etik kürsülerinde dahi marksist kuramın tartışılamaması, hekim adaylarına en azından işçi sınıfının etik değerlerinin, örneğin Sovyetler Birliği’nde kullanılan “hekimlik yemininin” tanıtılmaması üzücüdür. 

Ancak bu durumun uzun süreceğini düşünmüyoruz. Türkiye’de de tıp ve sağlık ortamı, dünyadaki gelişmelere gözlerini daha fazla kapatamayacak ve kapılarını marksist kurama açmak zorunda kalacaktır. Halk Sağlığı derslerinde Rudolf Virchow’un “Yukarı Sileyza Tifüs Salgını Raporu” ve Engels’in “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” başlıklı kitabının, Kapital’in birinci cildinin müfredata gireceği günler uzak değildir.