İşçinin makus talihi

İşçinin makus talihi

Akif Akalın
22/11/2018 Perşembe

Bu kez de Zonguldak Kilimli. Hikaye, bildiğimiz hikaye. Yine ruhsatsız bir kömür ocağı. Yine kapitalistin kar hırsı. Yine bilmem ne borcunu ödeyebilmek için, canını ortaya koyarak kör kuyulara inmek zorunda gencecik kalmış işçiler. Ve yine arda kalan ağıtlar, yetimler, acılar.

Bu Türkiye’de işçinin makus talihidir. Kendimizi bildik bileli bu böyledir ve korkarım ki işçiler “sınıf” olmayı ve ayağa kalkmayı başaramazsa, ilelebet böyle gitmeye devam edecektir.

Türkiye’de işçi cinayetlerinin durumuna ilişkin son veriler, Bülent Altunkaynak tarafından birkaç ay önce International Journal of Industrial Ergonomics’de yayınlanan “A statistical study of occupational accidents in the manufacturing industry in Turkey” başlıklı makaleden.

Altunkaynak, makalesinde dünyada yılda 2 milyon 300 bin (veya günde 6 bin 300, saatte 262 veya dakikada dört) emekçinin işçi cinayetleri veya meslek hastalıkları nedeniyle yaşamını yitirdiğini, Türkiye’nin bu resim içindeki yerinin, işçi cinayetlerinde El Salvador ve Cezayir’in ardından dünya üçüncülüğü ve Avrupa “şampiyonluğu” olduğunu söylüyor.

Bu durum biz kendimizi bildik bileli böyle. Dünyada bazen birinci ve ikinci değişiyor, fakat Türkiye üçüncülüğü kimseye bırakmıyor. Avrupa’da ise herhangi bir ülkenin birinciliği elimizden alabilmesi eskiden de mümkün değildi, şimdi de değil.

Altunkaynak, Uluslararası Çalışma Örgütü kaynaklarına referans vererek, Türkiye’de işçi cinayetleri hızının yüz binde 20,5 olduğunu belirtiyor. Bu değer, bir yıl içinde gerçekleşen işçi cinayeti sayısı, toplam emekçi sayısına bölünerek hesaplanıyor ve ülkelerin işçi cinayetleri alanındaki performansları bu değerler kıyaslanarak yapılıyor.

Örneğin Eurostat verilerine göre Hollanda’nın yıllık işçi cinayeti hızı yüz binde 0,5. O halde Türkiye’nin yıllık işçi cinayeti hızı, Hollanda’nınkinin 41 katıdır. Aynı hesapla Almanya’nın 21, Yunanistan’ın 17, Hırvatistan’ın 9,5 ve çoğumuzun dünya haritasında yerini bulamayacağımız Estonya’nın 7 katıdır.  

İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürü, bu kıyaslamaların gerçekleri yansıtmadığını, Türkiye’nin durumunun göründüğünden çok daha iyi olduğunu iddia ediyor. Türkiye’nin işçi cinayetlerinde dünya üçüncüsü ve açık ara Avrupa şampiyonu görünmesinin nedeni, “hesaplama farkıymış”. Eğer Türkiye de, Avrupa Birliği’nin yöntemiyle hesap yapsaymış, bizim yıllık işçi cinayeti hızımız yüz binde 5,2 olurmuş.

Diyelim ki Müdür haklı, değişen bir şey olur mu? 5,2’yle belki “açık ara” değil ama yine Avrupa şampiyonuyuz… Avrupa Birliği ortalaması yüz binde 1,83. Yani hızımız 5,2 desek bile Avrupa Birliği ortalamasının yine 3 katı ediyor.

Müdür, Türkiye’nin işçi cinayetlerinde şampiyon görünmesinin nedeninin, “kayıt dışı işçiler” olduğunu söylüyor; kayıt dışı işçiler işçi cinayeti hızı hesabında toplam emekçi sayısına girmiyor, fakat öldüklerinde ölen işçi sayısına giriyorlarmış. Bu nedenle hız olduğundan yüksek görünüyormuş.

Müdürün cümlesinin ilk kısmının doğru olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat Türkiye Cumhuriyeti devletinin, kurulması üzerinden 95 yıl geçmiş olmasına, bu topraklarda 1831 yılından beri nüfus ve sanayi sayımları yapılmasına, Türkiye Cumhuriyeti’nde İş Kanunu’nun 1936 yılında kabul edilmesine, Çalışma Bakanlığı’nın 1945 yılında kurulmasına rağmen, hala çalışan işçileri kayıt altına alamamışsak, kimi kime şikayet ediyoruz?

Çalışma Bakanlığı’nın web sayfasına “İş müfettişliği, ülkemizde 1936 yılından başlayarak günümüze kadar gelen bir geleneği, tecrübeyi ve birikimi temsil etmektedir” yazmayı biliyoruz. Peki, bu arkadaşlar 82 yıldır ne yapıyor? Daha kabile olmaktan çıkıp devlet adını alalı 50 – 60 yıl olmuş, tarih boyunca hiçbir devlet geleneği olmamış Afrika ülkeleri çalışanlarını nasıl kayıt altına alabiliyor?

Müdürün cümlesinin “ikinci” kısmından, yani resmen “işçi” görünmeyen, kayıt dışı çalışan birinin, işçi cinayeti hızı hesabına girip girmediğinden emin değiliz. Giriyorsa, nasıl giriyor? Eğer işçi kayıtlıysa, işveren kaza olduğunda durumu “iş kazası ve meslek hastalığı bildirgesi” ile bildiriyor; peki, kayıtsız işçi için bu bildirgeyi kim dolduruyor? Yoksa Çalışma Bakanlığı, “gazete haberinden” öğrendiği vakaları mı istatistiklerine işliyor? Burası kabile devleti mi?

Bir de işçi sağlığı ve iş güvenliğinden “geçinenler”, işçinin acısından siyasi rant sağlayanlar var. Onlar da kendimizi bildik bileli yasa diyor, yönetmelik diyor, denetim diyor, ceza diyor. İşçiler de diri diri mezarlara girmeye devam ediyor.

İşçiler, emekçiler, makus talihlerini değiştirmek için kendilerinden başka kimseye güvenemezler. Türkiye’de işçi cinayetleri ancak işçiler kendi sağlık ve güvenliklerine “kendileri” sahip çıkmaya başladığında, işçiler “işçi sınıfı” olduğunda son bulacaktır.  Ağlarsa anaları ağlar, gerisi yalan ağlar…