Bir zamanlar Sovyetler Birliği – 3

Bir zamanlar Sovyetler Birliği – 3

Akif Akalın
30/10/2017 Pazartesi

Dizimizin üçüncü bölümünde “1924 yılında” W. Horsley Gantt tarafından British Medical Journal’ın yaz aylarındaki sayılarında Sovyetler Birliği’nde tıp ve sağlık üzerine yayınlanmış makalelerden bir özet yapıyoruz. Yine önce yazar hakkında bilgi sunarak başlayalım.

ABD, Birinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra Avrupa’da büyük prestij kaybına uğrayan kapitalist rejimlerin restorasyonuna yardımcı olmak üzere, 1919 yılında 100 milyon dolarlık bir bütçeyle Amerikan Yardım İdaresi (American Relief Administration) kurmuştu. İdare 1921 yılına kadar Avrupa’daki 23 ülkeye 4 milyon tonun üzerinde yardım malzemesi sağlamış ve görevini tamamlamıştı. Bu sırada Sovyet Rusya’da kıtlık baş gösterince, ABD Kongresi “Rusya Kıtlıkla Mücadele Yasası” çerçevesinde bu ülkeye 20 milyon dolarlık bir yardım yapmayı kabul etmiş ve bu çerçevede Kasım 1921 – Haziran 1923 arasında Sovyet Rusya’ya bir sağlık misyonu göndermişti.

Bu sırada 1920 yılında tıp eğitimini tamamladıktan sonra Baltimore Üniversitesi Hastanesi’nde uzmanlık eğitimine başlayan Dr. Horsley Gantt, uzmanlık eğitimini yarıda keserek misyona “gönüllü” olarak katıldı ve 1922 Haziran’ında Amerikan Yardım İdaresi’nin Leningrad Ofisi şefi olarak göreve başladı. Görevi süresince Sovyet Rusya’da savaş ve kıtlığın sağlık üzerine etkilerine ve yeni kurulmakta olan sağlık sistemine ilişkin veri toplayan Gantt, 1922 Ekim’inde büyük Rus bilim insanı Profesör İvan Pavlov ile tanıştı ve Pavlov’un yürüttüğü “şartlı refleks” çalışmalarından çok etkilendi.

1923 yılında Amerikan Yardım İdaresi misyonu bitince uzmanlık eğitimini tamamlamak üzere Londra’ya geçen Gantt, eğitimini bitirince Ocak 1925’de Pavlov ile çalışmak üzere Leningrad’a dönerek, Deneysel Tıp Enstitüsü’nde çalışmaya başladı. Gantt İngiltere’deyken Sovyet Rusya’daki izlenimlerini 1924 Haziran’ından itibaren British Medical Journal’da yayınlamaya başlamıştı. Gantt bu makalelerini 1927 yılında Medical Review of Soviet Rusya başlığı ile kitap olarak yayınladı. 1928 yılında İvan Pavlov’un “Şartlı Refleksler Üzerine Dersler” kitabını İngilizceye çevirerek yayınlayan Gantt, 1929 yılında ABD’ne dönerek John Hopkins üniversitesinde Pavlov Laboratuvarı kurdu ve emekli olduğu 1958 yılına kadar burada çalıştı.

Gantt ABD’de bulunduğu sürece Sovyetler Birliği’nden hiç kopmadı ve Sovyet sağlık sistemindeki gelişmeleri yakından izledi. 1935 yılında Pavlov’u ziyaret için Leningrad’a giden Gantt, bu kez izlenimlerini 1937 yılında Russian Medicine başlığı ile yayınladı.

1953 yılında görevinden alınarak, “komünizme sempatisi olduğu” gerekçesiyle hakkında soruşturma açılan Gantt, bu soruşturmadan “aklanarak” çıktı ve görevine iade edildi. 1955 yılında Pavlov Cemiyeti’ni kurdu ve 1965 yılına kadar Cemiyet’in başkanlığını üstlendi. 1957 yılında Leningrad’da Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi’nde misafir öğretim üyesi olarak dersler veren Gantt, Konstantin Bykov’un “The Cerebral Cortex and Internal Organs” kitabını İngilizce’ye çevirerek yayınladı.

1970 yılında tıp (fizyoloji) alanında Nobel Ödülü’ne aday gösterilen Gantt, hayatının son yıllarına kadar Sovyetler Birliği, Çekoslovakya ve Japonya’da dersler verdi ve 1980 yılında hayata gözlerini yumdu.

SOVYET RUSYA’DA TIP EĞİTİMİ

Ekim Devrimi’yle kurulan Sovyet Rusya, Çarlık Rusya’sından tıp alanında çok kötü bir miras almıştı. 5.800 kişiye 1 hekim düşüyordu ve hekimler içinde kadınların oranı yüzde 10’u geçmiyordu. Oysa aynı yıllarda ABD’de 800, İngiltere’de 1.400 kişiye bir hekim düşüyordu. Sovyet hükumeti iç savaşın, kıtlığın ve salgın hastalıkların üstesinden gelebilmek için hızla yeni hekimler yetiştirmek ve toplumun hizmetine koşmak zorundaydı.

1918 yılından itibaren tıp fakültelerinin kontenjanları büyük ölçüde arttırıldı. 1913 – 1917 yıllarında tıp fakültelerine yılda 321 öğrenci alınırken, 1918’de 486, 1919’da 1.886 öğrenci kabul edildi. Ancak Sovyet hükumeti hekim sayısını arttırırken, hekimler arasında emekçi sınıf kökenli olanların oranını da yükseltmek istiyordu. Bu amaçla tıp fakültelerine girecek öğrencilerin ya kendilerinin, ya da ailelerinin emekçi olması şartı getirildi. 1913 – 1917 döneminde tıp öğrencileri arasında emekçi kökenden gelenlerin oranı yüzde 19 iken, 1922 yılında bu oran yüzde 95’e yükselmişti.

Devrimden önce kadınlar yalnızca Leningrad’daki Kadınlar Tıp Fakültesi’ne kabul ediliyordu. Devrimden sonra tıp eğitimine cinsiyetçi yaklaşıma son verildi ve kadınların ülkedeki bütün tıp fakültelerine girebilmeleri sağlandı.

Tıp fakültelerinde görev alacak öğretim üyelerinin seçimini Moskova’daki Devlet Bilim Konseyi, fakültelerin önerdiği adaylar arasından yapıyordu. Tıp eğitiminden devrimin önemli liderlerinden Anatoli Lunaçarski sorumluydu. Devrimden sonra üniversitelerin yönetim yapısında da önemli değişikliklere gidildi. Rektörler Sovyet hükumeti tarafından, dekanlar da rektörler tarafından atanıyordu, fakat yönetimde aynı zamanda biri politik komiser, biri Sağlık Bakanlığı’ndan bir temsilci ve diğeri öğrenci temsilcisinden oluşan üç kişilik bir komite de söz ve karar yetkisine sahip olmuştu.

Devrim öncesinde tıp eğitimi paralıydı ve tıp fakültesi öğrencileri (askeri öğrenciler hariç) her sömester için 50 altın ruble ödüyordu. Devrimden sonra bütün okullar devletleştirildi ve eğitim ücretsiz kılındı. Dahası ihtiyacı olan öğrencilere devlet yardımı getirildi ve bütün öğrencilerin yeni açılan Kamu Mutfakları’nda günde üç öğün ücretsiz yemek yemeleri sağlandı.      

Gantt’ın bu bilgileri vermesinden kısa bir süre sonra, sermayenin gereksinimleri doğrultusunda örgütlenmiş olan tıp eğitiminin hekimlere emeğin gereksindiği bilgi ve becerileri kazandırmakta yetersiz olduğu görülerek tıp eğitiminde büyük bir reforma gidilmiştir. Bu çerçevede tıp eğitimi “erken uzmanlaşma” üzerine yeniden örgütlenmiş ve tıp eğitimi toplumun gereksindiği “ana-çocuk sağlığı”, “işyeri hekimliği” ve “halk sağlığı” konularında uzmanlaşmış hekimler yetiştirmeye başlamıştır.

Bu model daha sonra bütün sosyalist ülkeler tarafından benimsenmiş ve sosyalizmin çözülmesine kadar uygulanmıştır. Sosyalizm çözüldükten sonra eski sosyalist ülkelerde tıp eğitimi yeniden “sermayenin” gereksinimlerine göre restore edilmiş ve hekimleri klinik branşlarda uzmanlaştırmaya teşvik eden klasik Flexner modeline dönülmüştür. Bu konuda ayrıntılı bilgiye Yazılama Yayınları’ndan çıkan Toplumcu Tıp: Sovyetler Birliği Deneyimi kitabından erişilebilir.

HASTANELER VE SAĞLIK KOŞULLARI

Devrimin ilk yıllarında Rusya’da toplam 270 bin yataklı 10 bin kadar hastane bulunuyor ve bu hastanelerde 17 bin kadar hekim çalışıyordu. Bu rakamlar, Rusya gibi koskoca bir kıtaya yayılan ve dünya nüfusunun altıda birini barındıran bir ülke için son derece yetersizdi.

Çarlık döneminde Leningrad, Moskova, Kiev ve Odesa’da, batı Avrupa’dakilerle karşılaştırılabilecek düzeyde mükemmel “özel hastaneler” vardı, fakat bu hastanelerden toplumun yalnızca satın aldığı sağlık hizmetinin bedelini ödeyebilen küçük bir kesimi yararlanabiliyordu. Diğer yandan Rusya’nın birçok bölgesinde parası olanların dahi gidebileceği bir sağlık kurumu yoktu. Mevcut hastanelerse yatak, donanım ve personel bakımından çok yetersizdi. Rusya’nın büyük bir bölümünde hekim bulunmadığından, “feldsher” adı verilen sağlık memurları hizmet sunuyordu.

Mevcut sağlık kurumlarıyla Rusya’nın devrimden sonra daha da ağırlaşan sağlık sorunlarına yanıt verebilmek olanaksızdı. 1919 yılındaki salgınlarda hastaneler neredeyse “morg” işlevi görmüşlerdi. Sovyet hükumeti işe bütün hastaneleri “devletleştirmekle” başladı.

Hastaneler 1914 yılından beri donanım sıkıntısı yaşıyordu. Yedek parça ve malzeme yetersizliği nedeniyle savaşın son günlerinde röntgen cihazlarının çoğu kullanılamaz hale gelmişti. Büyük ilaç sıkıntısı vardı. Salvarsan, kinin, opium, anestezikler ve dezenfektanlar temin edilemiyordu. Yıpranmış cerrahi gereçler yenilenemiyor, hatta zaman zaman cerrahlar ameliyathanede eldiven bulamıyordu.

Bu koşullarda görevlerini yapmaya çalışan Sovyet hekimler, mevcut malzemelerle “doğaçlama” hizmet sunmaya başlamışlardı. Normal şartlarda kurtarılabilecek ekstremitelerin çoğu (kimi zaman tamamı) ampute edilmek zorundaydı. İnsanlar ameliyathanelerde temel malzemeler dahi bulunmadığından fıtık veya apandisit çok büyük olasılıkla kurtarılabilecekleri hastalıklar yüzünden yaşamını yitiriyordu.

Gantt görevi gereği kıtlığın en yoğun yaşandığı bölgelere gidiyor, buradaki sağlık kuruluşlarını ziyaret ediyordu. 1923 yılında Uralsk’a gittiğinde, kentin 1914’de 60 bin olan nüfusunun savaş ve kıtlık nedeniyle 30 bine düştüğünü öğrendi. Evlerin çoğu Kızıllar ile Beyazlar arasındaki iç savaş sırasında oturulamaz hale gelmişti. Kentte kaldığı üç gün içinde, caddelerde yalnızca üç otomobil görmüştü. İçme suyu kuyulardan sağlanıyordu. Bütün şehirde toplam 22 hekim vardı, çevredeki 15 köyde ise hiç hekim yoktu.

Kentte yaşayanların yüzde 60’ının sıtma olduğu tahmin ediliyordu. Hastanelerdeki yatakların yarısından fazlası sıtma vakalarıyla doluydu. Hastanelerde tek bir mikroskop vardı fakat gerekli lam ve lameller yoktu. Genç bir dahiliyeci, kırık bir pencereden bulduğu camlarla kalın damla preparatlar hazırlamaya çalışıyordu.

Rusya’nın güneyindeki kıtlık bölgelerindeki çocuklar, kuzeydeki kıtlıktan daha az etkilenen bölgelere gönderilmişti. Kıtlıkla mücadelede başarılı adımlar atıldıkça, bu çocuklar da geri getiriliyordu. Fakat bazı çocuklar için artık gidecek yer kalmamıştı. Sovyet hükumeti bu çocuklar için Çocuk Evleri açarak, sokakta kalmalarını önlemeye çalışıyordu.

Gantt Sovyet Rusya’da “gereksinimin buluşun anası” olduğunu görmüştü. Sovyet hekimler, eldeki materyalle birçok tıbbi eksiği gidermeye çalışıyorlardı. Sovyet hükumeti duruma hakim olduğunda hızla frengi ve tüberkülozla mücadele için kurumlar oluşturuldu. Sıtma eradikasyonu için özel birimler kuruldu. Sağlık Bakanlığı ülke çapında sağlık eğitimi kampanyaları başlattı.

Yalnızca maddi koşullara bakarak yargılarsanız, Rusya’da durum çok kötü. Fakat bu koşullarda yaşayan, çalışmayı, yeni yöntemler tasarlamayı sürdüren ve inançlarını yitirmeyen insanları gördüğünüzde, bu çabaların iyi bir sonuç vermeyeceğine inanmak mümkün değil. Hastanelerin geleceği, büyük ölçüde Rusya’nın ekonomik bakımdan yeniden yapılanmasına bağlı olacak.

BİLİM

Sovyet hükumeti aynı anda hem kurumlarını proleterleştirmek, hem de bilimi güçlendirmek istiyordu. Sovyetler her ikisinde de başarılı oldular. Laboratuvarların ve üniversitelerin geçmişe göre daha kötü durumda olmasına ve bilim insanlarının sıkıntılarına rağmen, Sovyet Rusya’da bilim eski standartları yakaladı, hatta paradoksal olarak daha da ileri gitti.

Birçokları bu durumun “Bolşeviklere rağmen”, Rus bilim insanlarının gayretiyle ortaya çıktığını düşündü. Gayret konusunda kuşku yok, ancak Rusya’nın farklı bölgelerinde komünist görevlilerle kurduğum ilişkilerden, bilimin ne kadar önemli olduğunun farkında olduklarını biliyorum. Birçok kez bilim kurumlarına verdikleri yürekten destek ve sempatiden etkilendim. Sovyet otoriteleri bütün yokluklara rağmen bilimi canlı tutabilmek için ellerinden geleni yaptılar.

Bilimin yüceltilmesi aslında politik felsefelerinin bir parçasıydı; fen bilimlerinin yüceltilmesi Marksizm’in materyalist kuramlarıyla örtüşüyordu. Hükumet Rusya’da özellikle uygulamalı bilimlerin gelişmesini arzu ediyordu.

Rusya’daki diğer şeyler gibi bilim kurumları da tamamen devlet tarafından destekleniyordu. Devletleştirme sürecinde diğer bütün gelirlerini yitirmişlerdi. Şimdi tamamen devlete bağlıydılar. Devrimden önce Rusya’da olmadığımdan, Çarlık Rusya’sında bilimin bu dönemdeki durumu hakkında bir şey söyleyemem. Bilime şimdi ayrılan mali kaynaklar, eskisinden daha az, fakat hükumet belli konularda finansman sağlıyor. Birkaç profesör çalışma veya konferans için yurt dışına gönderildi. Örneğin Pavlov ve oğluna geçen yaz seyahatleri için 350 İngiliz sterlini verildi.

Fizik alanında Leningrad’da atomların yapısı üzerine çalışan Profesör Rojdestvensky, lityum atomunun yapısını keşfettiğini bildirdi. Hidroloji alanında 32 bilim insanı 1921 Ağustos’unda Arktik kutupta 6 hafta geçirerek, hidrolojik ve biyolojik gözlemler yaptı. Arkeoloji alanında 1923 yılında P. K. Kozlov liderliğinde bir grup araştırmacı Moğolistan’a gitti. Eğitim bakan yardımcısı M. Pokrovski, bu keşif gezisinin doğu halklarının, Tatarların, Türklerin bilincini canlandıracağını söyledi. İletişim alanında telgraf konusunda büyük ilerleme sağlandı.

M. Pokrovski Rusya’da geçtiğimiz beş yıl içinde bilimdeki gelişmeleri anlattığı kitabında, Rusya’nın elektriklendirilmesinin hızla gerçekleştirildiğini yazıyordu. Moskova ve Leningrad’da çiçek, kolera ve diğer aşılar, difteri antitoksini büyük ölçeklerde üretilmeye başladı. Bunların kalitesi Avrupa’da üretilenlerinkisinden daha düşüktü. Devlet Tıp Enstitüsü’nden Belanofski’nin bu konudaki çalışmaları dikkat çekicidir.

Rusya’da devrimden sonra bilim alanındaki en büyük ilerleme, Leningrad’da Pavlov’un ve öğrencilerinin (Orbeli, Foursikov, Savitch, Folborth ve Studensoff) çalıştığı fizyoloji alanında sağlandı. Bu ekibin şartlı refleks, uyku ve kalıtım üzerine çalışmaları British Medical Journal’de yayınlandı ve büyük ilgi gördü. Pavlov’un trofik sinirler ve sempatik sistem hakkındaki diğer önemli çalışmaları ise Rusya dışında çok bilinmiyor.

Gantt daha sonra bir süre yazılarına ara vermiş, 1926 yılında yeniden BMJ’da “A Medical Review of Soviet Russia” başlığı altında kaldığı yerden devam etmiştir. Bu kez Sovyet Rusya’da hastalıkların tip ve insidanslarındaki değişimi ele aldığı üç bölümlük uzun bir yazı dizisi yayınlamıştır. 1927 yılında ise tıp mesleği, Sovyet bilimi ve Sovyet Rusya’da sanitasyon üzerine yeni bir dizi yazı yayınlamış, yine aynı yılın yaz aylarında Pavlov ve diğer önde gelen bilim insanlarının çalışmalarını yayınlayarak diziye son vermiştir.

Yine yazılarına uzun bir ara veren Gantt, 1936 yılında BMJ’da Sovyetler Birliği’nin Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı sağlık yönünden değerlendiren uzun bir yazı yayınlamıştır. Gantt’ın çalışmalarının büyük bir bölümüne, Yazılama Yayınevi’nden çıkan Toplumcu Tıp: Sovyetler Birliği Deneyimi başlıklı kitapta değinilmiştir.