Alma Ata’dan Astana’ya – 2

Alma Ata’dan Astana’ya – 2

Akif Akalın
30/10/2018 Salı

Okurlarımız geçtiğimiz hafta Sınıfın Sağlığı’nda yayımlanan “Alma Ata’dan Astana’ya” başlıklı, Astana’da düzenlenen “Küresel Birincil Sağlık Bakımı Konferansı” konulu yazıyı anımsayacaklar. Yazıda Konferans’ın yayımlayacağı bildirgeyi bu hafta değerlendireceğimizi söylemiştik. Bu dizimizde, Astana Bildirgesi ile yerini aldığını iddia ettiği Alma Ata Bildirgesi’ni kıyaslayan genel bir değerlendirme yapacağız.  

Yazı dizisinin ilk bölümünde İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında eski sömürgecilik zincirinden kurtulan ülkelerin, geçmişlerinden miras kalan ve yalnızca toplumlarının imtiyazlı kesimlerinin gereksinimlerine hitap eden, büyük şehir ve hekim merkezli, tedaviye yönelik, hastane temelli sağlık sistemi yerine, toplumlarının emekçi kesimlerinin gereksinimlerine hitap eden toplum temelli bir sağlık örgütlenmesine gitmeye başladıklarını belirtmiştik. Bu süreçte, dünyanın üçte biri de kapitalizmin pazarı olmaktan kurtulmuş, eskiden yalnızca Sovyetler Birliği ile sınırlı olan “toplumcu” sağlık sistemi, bir “dünya sistemi” haline gelmişti.

Bu gelişmeler dünya halkları arasında sağlığın ve sağlık hizmetinin temel bir insan hakkı olduğu düşüncesinin yaygınlaşmasını ve bir “talep” haline gelmesini sağladı. Önce, mevcut sağlık sisteminin, yalnızca imtiyazlıların değil, toplumun bütün kesimleri için “erişilebilir” olması sağlanmaya çalışıldı. Birçok ülkede sağlık hizmetleri ilk kez kırlara götürülmeye başladı, halk sağlığı emekçileri eğitildi. Yani, Alma Ata Deklarasyonu, Birincil Sağlık Bakımı’nı (BSB) herkese sağlığın anahtarı olarak tanımlamadan önce, birçok Üçüncü Dünya Ülkesi bu alanda çalışmaya çoktan başlamıştı.

1978 ALMA ATA BİLDİRGESİ

1978 Alma Ata Bildirgesi, 1946 yılında kabul edilen DSÖ Anayasası’nın sağlık tanımını ve sağlığın temel bir insan hakkı olduğunu bir kez daha teyit ederek, dünya ölçeğinde olası en yüksek sağlık düzeyine erişmenin en önemli hedef olduğunu ve bunun sağlık sektörü yanında diğer sosyal ve ekonomik sektörlerin eylemini gerektirdiğini belirterek başlıyordu.

Sağlıkta eşitsizliklerin kabul edilemez olduğu, gelişmiş ve geri bıraktırılmış ülkelerin sağlık durumları arasındaki uçurumun azaltılmasında ve “2000 Yılında Herkese Sağlığa” tam olarak erişmekte, “Yeni Uluslararası Ekonomik Düzene” dayalı ekonomik ve sosyal kalkınmanın önemi vurgulanıyordu.

Bildirge, insanların sağlığını teşvik etme ve korumanın, sürdürülebilir ekonomik ve sosyal kalkınma için elzem olduğunu, daha nitelikli bir yaşama ve dünya barışına katkıda bulunacağını söylüyordu.

İnsanların sağlık hizmetlerinin planlanması ve yürütülmesine, bireysel ve kolektif olarak katılmasının, bir hak ve ödev olduğu, devletlerin halkın sağlığından sorumlu olduğu ve bu görevin yeterli sağlık ve sosyal tedbirler alınarak yerine getirilebileceği belirtiliyordu.

Gelecek on yıllarda devletlerin, uluslararası örgütlerin ve toplumların ana sosyal hedefi, 2000 yılına kadar herkesin sosyal ve ekonomik bakımdan üretken bir yaşam sürmesine olanak verecek bir sağlık düzeyine erişmesi olmalıdır deniyor ve BSB, sosyal adalet ruhuyla kalkınmanın bir parçası olan bu hedefe ulaşmanın “anahtarı” olarak gösteriliyordu.

BSB’yi pratik, bilimsel ve sosyal olarak kabul edilebilir yöntemler ve teknolojilere dayalı, herkesin erişebildiği, planlamasına ve uygulamasına katılabildiği ve ülkenin mali olarak karşılayabileceği “temel sağlık hizmeti” olarak tanımlayan Bildirge, BSB’nin hem ülkenin sağlık sisteminin, hem de sosyal ve ekonomik kalkınmanın mütemmim cüzünü (ayrılmaz parçasını) oluşturduğunu bir kez daha vurguluyordu.

Bildirgede BSB, sağlık sistemiyle insanların ilk temas noktası olarak tanımlanıyordu. Sağlık hizmeti insanların yaşadığı ve çalıştığı yerlere mümkün olduğunca yakın olacak ve sürekli sağlık hizmetinin ilk öğesini oluşturacaktı.

BSB ülkenin ekonomik koşullarını, sosyokültürel ve politik özelliklerini yansıtır ve sosyal, biyomedikal ve sağlık hizmeti araştırmalarının ve halk sağlığı deneyiminin sonuçlarına dayanır; toplumun ana sağlık sorunlarına hitap ederek, teşvik edici, önleyici, iyileştirici ve rehabilite edici hizmetler sunar; en az sağlık eğitimi, gıda temini ve uygun beslenmenin teşviki, yeterli güvenli su ve temel sanitasyonun temini, ana–çocuk sağlığı hizmeti, bağışıklama, salgın hastalıkların önlenmesi ve kontrolü, sık görülen hastalıkların ve yaralanmaların uygun tedavisi ve temel ilaçların sunulmasını içerir; tarım, hayvancılık, gıda, sanayi, eğitim, barınma, kamusal hizmetler, iletişim başta olmak üzere kalkınmanın bütün sektörlerini kapsar ve bu sektörlerin eşgüdümlü çabalarını talep eder; bakımın planlama, örgütlenme, operasyon ve kontrolünde kendi kendine yeterliliği ve katılımı gerektirir ve teşvik eder; bütüncül, işlevsel ve karşılıklı destekleyici bir sevk sistemiyle sürdürülür, herkese “kapsamlı” sağlık bakımını sürekli iyileştirir, sağlık hizmetine en çok gereksinimi olanlara öncelik verir; sosyal ve teknik olarak bir ekip olarak çalışacak ve toplumun sağlık gereksinimlerine yanıt verecek şekilde eğitilmiş sağlık emekçilerine ve ihtiyaç halinde geleneksel iyileştiricilere dayanır deniyordu.  

Devletler, kapsamlı ulusal sağlık sisteminin bir parçası olarak ve diğer sektörlerle eşgüdüm içinde BSB’yi hizmete sokmak ve sürdürmek için ulusal politikalar, stratejiler ve eylem planları formüle etmeli deniyor ve bu amaçla ülkenin kaynaklarını harekete geçirmek ve dış kaynakları akılcı kullanmak için politik isteğin gerekliliği vurgulanıyordu.  

Bildirge bir ülkede insanların sağlığa erişmesinin, diğer ülkelerin de yararına olacağından hareketle, bütün ülkeler ortaklık ve hizmet ruhuyla herkese BSB sağlanmasını garanti etmek için işbirliği yapmalı diyordu. Bu bağlamda DSÖ/UNICEF’in ortaklaşa yazdığı BSB raporunun, dünyada birinci basamak bakımın geliştirilmesi ve yürütülmesi için sağlam bir temel oluşturduğu belirtiliyordu.

Dünyanın bütün halkları için 2000 yılına kadar kabul edilebilir bir sağlık düzeyine, “bugün büyük kısmı silahlanmaya ve savaşa harcanan dünya kaynaklarının tam ve daha iyi kullanımıyla erişilebileceğini” belirten bildirge, “samimi bir bağımsızlık, barış, yumuşama ve silahsızlanma politikasının”, ek kaynakların serbest kalmasını, barışçıl amaçlara özellikle BSB’nın ana parçası olduğu sosyal ve ekonomik kalkınmanın hızlandırılmasına adanmasını sağlayabileceğini söylüyordu.

Son olarak Uluslararası Birincil Sağlık Bakımı Konferansı, teknik işbirliği ruhuyla ve “Yeni Uluslararası Ekonomik Düzene” paralel olarak, bütün dünyada, özellikle geri bıraktırılmış ülkelerde, BSB’yi geliştirmek ve uygulamak için acil ve etkin ulusal ve uluslararası eylem çağrısı yapıyor, hükümetleri, DSÖ ve UNICEF’i ve diğer uluslararası örgütlerle birlikte çok taraflı ve iki taraflı ajansları, hükümet dışı kuruluşları, fonlama ajanslarını, bütün sağlık emekçilerini ve bütün dünya toplumunu, ulusal ve uluslararası BSB taahhüdünü ve özellikle geri bıraktırılmış ülkelere artan teknik ve mali destek verilmesini desteklemeye çağırıyordu.

SAĞLIK, ANCAK SÖMÜRÜSÜZ VE SAVAŞSIZ, EŞİTLİKÇİ BİR DÜNYADA MÜMKÜNDÜR

Dikkat edilirse Bildirge içinde iki kez geçen bir “Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen” (YUED) kavramı var. Alma Ata Bildirgesi’ni anlayabilmek ve Astana Bildirgesi ile kıyaslayabilmek için, Alma Ata Bildirgesi’nde büyük değer biçilen ve “gelişmiş ve geri bıraktırılmış ülkelerin sağlık durumları arasındaki uçurumun azaltılmasında ve 2000 Yılında Herkese Sağlığa tam olarak erişmekte” önemi vurgulanan bu kavramı biraz açmak gerekiyor.

YUED, 1970’li yıllarda Küba, Yugoslavya, Mısır, Hindistan gibi ülkelerin başını çektiği ve 100’den fazla ülkeyi temsil eden Bağlantısızlar Hareketi’nin, dünya ticaret koşullarının geri bıraktırılmış ülkeler lehlerine iyileştirilmesi, bu ülkelere kalkınma yardımlarının artırılması ve gelişmiş ülke gümrüklerinin azaltılması, Bretton Woods sistemine dayalı gelişmiş ülkeleri kayıran uluslararası ekonomik düzenin, Üçüncü Dünya Ülkeleri lehine değiştirilmesi talebini ifade ediyor ve “pazar ekonomisi” karşısında “planlı ekonomiyi” savunuyordu.

Taleplerden açıkça anlaşıldığı gibi YUED, “anti–emperyalist” ve “anti–sömürgeci” bir karakter taşımaktaydı. Alma Ata Bildirgesi’nin girişinde, sağlıkta eşitsizliklerin giderilmesi ve herkese sağlık için YUED’in önemi belirtiliyor ve son bölümünde ülkelere, YUED ruhuyla geri bıraktırılmış ülkelerde birincil sağlık bakımını geliştirmek ve uygulamak için acil ve etkin ulusal ve uluslararası eylem çağrısı yapılıyordu.

Bildirge, tanımladığı “Birincil Sağlık Bakımı” için ülkelerin önemli bir “mali desteğe” gereksinim duyacağının farkındaydı ve bu sorunu da ihmal etmemişti. Bildirgenin sonuna doğru, birincil sağlık bakımını geliştirmek ve yürütmek için gereksinim duyulan mali kaynağın, “büyük kısmı silahlanmaya ve savaşa harcanan dünya kaynaklarının tam ve daha iyi kullanımıyla” sağlanabileceği belirtiliyor, yani “savaşa değil, sağlığa bütçe” talep ediliyordu.

Bildirge, samimi bir bağımsızlık, barış, yumuşama ve silahsızlanma politikasının, ek kaynakların serbest kalmasını, barışçıl amaçlara özellikle birincil sağlık bakımının ana parçası olduğu sosyal ve ekonomik kalkınmanın hızlandırılmasına adanmasını sağlayabileceğini söylüyordu.

Buradan Alma Ata Bildirgesi’nin sağlık hizmetlerinin finansman kaynağını, ülkelerin “genel bütçeleri” olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Bildirge, BSB’de “özel sektöre” hiçbir şekilde yer vermediği gibi, sağlık hizmetlerinin finansman veya örgütlenmesinde de özel sektörden herhangi bir yardım talep etmiyordu. Yurttaşlarının sağlığından “devletleri” sorumlu tutan Alma Ata Bildirgesi, açıkça ifade etmese de, sağlıkta “özel sektöre” yer olamayacağını söylüyordu.

O halde “herkese sağlık” için “anahtar” olarak tarif edilen Birincil Sağlık Bakımı, ancak “sömürüsüz, savaşsız ve eşitlikçi” bir dünyada ve sağlık hizmetlerinin genel bütçeden finanse edilerek, kamusal olarak sunulmasıyla mümkün olabilirdi. “Herkes” ancak böyle bir dünyada sağlıklı bir yaşam sürdürebilirdi.