Çanakkale Savaşı'na nasıl bakmalıyız?

Çanakkale Savaşı'na nasıl bakmalıyız?

Zeynep Güler
27/03/2015 Cuma

Birinci Dünya savaşının yüzüncü yılını Türkiye'de de, savaşa katılan başka ülkelerde de anıyoruz. 1914'te başlayan ve 1918 e kadar devam edecek olan bir dizi program var. Türkiye'de bu yaygınlıkta değil ama birçok etkinlik yapılıyor. Tabii bizim ülkemizde Çanakkale bu anmaların önemli bir parçasını oluşturuyor.

Bu vesileyle soruna nasıl yaklaşılması gerektiğine dair bazı hatlar çizmek, bazı yöntemsel tartışmalar yapmak gerekli. Aksi halde Çanakkale tek bir cepheymiş, sadece orada bir savaş varmış gibi görme yanılgısına düşüyoruz. Halbuki bu savaş bir bütün. Osmanlı devleti bu savaşa pek çok cepheden katılıyor ve aslında savaş sadece cephelerden ibaret de değil. Bildiğiniz gibi Osmanlı Devleti 1911’den, Balkan Savaşlarından başlayarak uzun süren bir savaşın içinde.

Birinci Dünya savaşının en önemli özelliği bir dünya savaşı olması dolayısıyla cephede savaşanların ve cephe gerisinde yaşayanların, sivillerin de benzer şekilde savaştan etkilenmiş olmasıdır. Eskiden savaşlar sadece belirli bir mekanda, örneğin bir ovada oluyor ve yalnızca askerler savaşa katılıyordu. Ancak Birinci Dünya Savaşı'nda topyekun bir kalkışma var. Bu savaşın bir başka özelliği ise Osmanlı İmparatorluğu'nun nihayete ermesinin de bu savaşla gerçekleşmiş olması.

Peki, biz nasıl bakmalıyız?

Bu savaşa üç düzeyde bakabiliriz:

1) Savaşın ortaya çıkmasına sebep olan üretim ilişkileri, pazardaki değişiklikler, büyük devletlerin dış siyaseti ve tüm bunların Osmanlı Devleti siyasetine yansıması şeklinde ele alınabilir. Bu savaşa herkesin gözü önünde, doludizgin gidiliyor. Savaş 1870'lerden beri rekabetin, tekelleşmenin ve militarizmin artması sonucunda ortaya çıkıyor. Bu nedenle emperyalizmin, tekelleşmenin ve hızlanan rekabetin bu savaşa neden olduğunu ileri sürebilir, savaşı bu bağlamda ele alabiliriz.

2) Osmanlı devletinin iç yapısal değişimi ve sınıf formasyonların değişimi açısında ele alınabilir. Gerçekten de sonuç itibariyle aslında 19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren modernleşen yanları var, bir işçi sınıfı oluşuyor, sınıf dengeleri değişiyor. Siyasal sistem değişiyor; modern siyasal yapıların, örneğin anayasa tartışmalarının, örneğin meclisin ortaya çıktığı bir evre diyebiliriz. O dönemde padişah hükümetin üzerine konuşmuyor. Padişah birçok açından denetim altına alınıyor, sarayın gündelik hayatında müdahale ediyorlar: tabldot sistemi getiriliyor, bütçesi belirleniyor, denetimi yapılıyor İttihat ve Terakki tarafından. Sadece imparatorluk merkezini değil diğer kentlerin durumunu, vergi meselelerini, Arap milliyetçiliğini de bu ikinci başlıkta düşünmek gerekir. Suriye'de lonca sistemin dağılması, Ermeni, Rumların, Yahudilerin gittikçe siyasallaştığının görüyoruz. Liman kentlerinde, İskenderiye'de çok uluslu işçi sınıfı, sınıf mücadeleleri mevcut; Selanik'te, İstanbul'da işçiler kendi aralarında örgütlenmeye başlıyor, sosyalist sendikalar oluşuyor.

3) Tüm bu değişimlerin ortaya çıkardığı sonuçlar ideolojiler, mitlerden söz edilebilir. Sınıfların kendilerine dair ortaya çıkardıklar imajlar ve milliyetçilik meselesi... Savaş ve ortaya çıkardıkları bunlar üzerinden de tartışılabilir.

Birinci Dünya savaşı tarih yazıcılığı üzerine canlı bir tartışma olduğunu görüyoruz. Bu da savaşın sadece devlet yönetimi ve siyaseti açısından incelenmesi yerine, gündelik hayatta nasıl bir etki yarattığının incelenmesi anlamına geliyor. Yeterli değil ama bu konuda çok çalışma var. Sıradan insanlar için seferberliğin düzenlenmesi, sağlık hizmetinin organize edilmesi yahut üretimin, savaşa yönelik düzenlenmesi gibi konular var. Sıradan insanlar savaş döneminde kendilerini mermi üreten bir fabrikada işçi olarak buluyorlar. Ordunun ihtiyaçlarına göre bir üretim yapılmaya başlanıyor, yine ulaşım bu açıdan tekrar ele alınmaya başlıyor. Örneğin Çanakkale’ye ulaşmak o dönemde oldukça zor. Anılardan okuyoruz ki o zamanlar iki ulaşım yolu var: Demiryolu ile Uzunköprü'ye kadar gidiyorlar, orada askerler iniyor. Tüm yükü kağnılar ile taşıyorlar. Erler yürüyerek, subaylar atlarla Gelibolu'ya kadar gidiyorlar. Hedef olmamak için gece yapıyorlar çoğunlukla bu yolculuğu. Diğer ulaşım deniz yolu ile oluyor ama tabi bu da savaş döneminde sık sık kesintiye uğruyor çünkü birtakım denizaltılar var ortalıkta.

Savaş salgın hastalıklar ve göç meselesi açısından da düşünülebilir. Balkan savaşı sırasında ve sonrasında Osmanlı'ya Trakya' ya ve İstanbul’a çok sayıda göçmen geliyor. Osmanlı topraklarından tabi dışarıya yönelik de yoğun göç var bunu özellikle doğuda Ermeniler ve Rumlar açısından düşünmek gerekir.

Salt askeri açıdan değil, ekonomik toplumsal, kültür açısından, psikoloji, sömürgecilik, toplumsal cinsiyet, insan hakları, öğrenciler, asker kaçaklığı, savaş karşıtlığı ve barış savunusu açısından da ele alınmalıdır Çanakkale Savaşı.

Bir başka konu savaşı yücelten yaklaşımlardır. Savaşı bir kahramanlık, herkesin koşa koşa gittiği vatanını savunduğu, vatan için öldüğü konusunun abartıldığı bir çerçevede ele alınmaktadır. Aslında öyle değil savaş bir felakettir. İnsanlar sefil oluyor, hastalanıyor, yaralanıyor, kangren oluyor, beklerken yaşamlarını kaybediyorlar. Geride kalan aileleri çok büyük fakirlik bekliyor, perişan oluyorlar.

Bir örnek vermek gerekirse, Koca Seyid, Balıkesir'in Havran ilçesinde doğuyor ve 1908'de ilk defa askere gidiyor, Balkan Savaşı’na katılıyor, Çanakkale'ye gidiyor, sefillik içinde geçiyor hayatı döndüğünde ise tarih 1918. Aslında ölmediği için çok şanslı. Döndüğünde yine işiz, yine yoksul. Aziz Nesin ona dair bir hikaye yazmış, gidip görüp yazmış. Sefilliği ve yoksulluğu anlatıyor hikayede. Aynı konu Avustralya'da ve başka yerlerde de tartışılıyor. Onlar için Çanakkale, İngiliz sömürgesinden kurtulma, ulusallaşmanın başlangıcı olarak ele alınıyordu; şimdilerde onlar da bu konuları tartışıyor. Tüm bu yoksulluğun, sefaletin, ölümlerin karşısında savaşı yeren, barışı ön plana çıkartan, sivilleri tek tek birey olarak ele alan, onları bir sınıf tabanında birleştiren, etnik ve dini olarak mensup oldukları grupları gözeterek ele alan yaklaşımlar ortaya çıkıyor.

Savaşa gidenler, orduları oluşturanlar birbirinin aynısı insanlar değildi. Sevdiklerine mektup yazan, savaştan değişik boyutlarda etkilenen, savaşı farklı biçimlerde algılayan, soyutlayan ve anlatan insanlardı. Osmanlı'da zorunlu askerlik var, ama zorunlu askerliğin kapsamı genişletiliyor: Ermeniler, Rumlar, Yahudiler de zorunlu askerliğin kapsamına alınıyor. Tabi burada askerlik bedelini ödeyemeyen fakir gayrimüslim grupların askere gittiğini görmek gereklidir. Uzmanlar, doktorlar, çevirmenler, Alman komutanlarla iletişimi sağlayanlar, topçular var, veterinerler var, böyle bir takım meslek sahibi olan insanlar var. Sayıca çok değil ama eğitimli, uzman bir kesim yedek subay olarak yer alıyor bu savaşta. Sonuç itibariyle sıradan insanın hikayesine de kulak kabartmak mümkün.

Savaşın bir başka yönünden söz edelim: üç büyük İmparatorluk: Osmanlı Devleti, Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bu savaştan sonra yıkılıyor. Dünya sistemindeki rolleri değişiyor. Fransa, İngiltere gibi büyük emperyal güçler de kayıptalar. Bunlara dair tartışmamalar yapılmalıdır. Sömürgelerin yaşadığı değişim göz önüne alınmalıdır.

Osmanlı Padişahı ilk defa cihat çağrısı yapıyor bu dönemde. Çok ilginçtir bu daha önce Osmanlı borca batarken, Kırım Harbi yaşanırken, toprak kaybederken cihat çağrısı yapmamıştır Osmanlı ama. Birinci Dünya savaşı sırasında Cihat çağrısı yapar. Cihat çağrısı yapması isteniyor Almanlar tarafından, İngilizlere karşı aslında. İngiliz sömürgelerindeki, Müslümanları etkilemek için yapıyor bunu Osmanlı, üstelik etkili olduğu da söylenemez. İmparatorlukların savaştan nasıl etkilendiğine dair bir tartışma yapılmalıdır, savaşın yol açtığı sömürgelerdeki değişimler önem taşıyor. Bağımsızlık ruhunun ve emperyalizme karşı mücadelenin ortaya çıktığını görüyoruz. Buna örnek olarak verebileceğimiz bir girişim Sovyetler Birliği’nde 1920’de Doğu Halkları Kongresi’nin toplanmasıdır. Hindistan'da başka yerlerde anti emperyalist mücadele yükseliyor ve tabi bunların liderleri ortaya çıkıyor. Mustafa Suphi buna örnektir. Doğu Halkları Kongresi'nde varlar Mustafa Suphiler. Kendi kaderini tayin hakkı çok önemli. Bağımsızlık ve bağlantısızlığın öncüleri ortaya çıkıyor. Özellikle resmi tarih sanki hiç insan yokmuş gibi ele alıyor savaşı, keza uluslararası hukuk da öyle, sanat tarihinde de öyledir ancak insan faktörü ve o dönemin tarihselliği, ekonomi politiğini, sınıf mücadeleleri zeminini bilerek bu savaşı anlamak gerekir.

Birinci Dünya Savaşı siper savaşları şeklinde yaşanıyor, Çanakkale savaşı da bunun bir örneği sayılabilir. Batı Avrupa'da öyle siper savaşları yaşanıyor ki Almanlar ve Fransızlar karşılıklı olarak siperlerin içerisinde, birbirini hiç görmemiş niye düşman olduklarını bilmeyen insanlar, dört yıl boyunca savaşıyorlar ve orada ölüyorlar. Kimse kimseyi de yenemiyor. Tanklar ve siperleri aşacak bir mekanizma yok. Top çok kullanılıyor. Çok az sayıda tank denemesi yapılmış ama yaygın olarak kullanılmamış Birinci Dünya Savaşı’nda.

Bu savaşın yarattığı travmalar var askerler için, intihar edenler var, tabi tam tersi askerler eğlenecek zaman da yaratmaya çalışıyorlar, satranç, futbol oynuyorlar. Diğer yandan, savaşan insanlar ölüleri gömmek için birbirlerine izin veriyor. Birinci Dünya savaşından sonra savaş etiği tartışmaları başlıyor zaten, insancıl hukukun gelişimini görüyoruz. Savaş etiğine aykırı şeyler olduğu söyleniyor ama günümüzün savaşları gibi, bir Irak savaşı gibi değil; tabi hastane gemileri bombalanıyor mesela ama bunlar çok nadir.

Türkler esirlerin ve ölü ele geçen askerlerin ceplerine bakıyorlar, çünkü özellikle subay öldürülmüşse ceplerinden haritalar, çıkıyor, savaş taktiklerini içeren kağıtlar ortaya çıkıyor; bunlar savaş döneminde çok değerli belgeler oluşturuyor. Anılarda komutanlar, sıradan erlerin bakış açısından çok daha geniş, yukarıdan, objektif olarak bakabiliyor savaşa. Çok iyi eğitimli askerler var Türkler arasında, uzun süre Almanya'da kalmış ve iyi düzeyde askeri strateji bilen askerler de mevcut, ip uçlarını değerlendirebiliyor. Mahmut Şevket Paşa var örneğin Almanya'da on sene yaşamış, Almanca biliyor. Mustafa Kemalin ve başka komutanların da Almanya deneyimi var. Tüm bunlar Çanakkale cephesi için de geçerli oralarda da benzer örnekler görüyoruz. Sadece Almanlarla değil, özellikle Osmanlı deniz kuvvetleri İngilizlerle birlikte geliştiriliyor.

Savaşların demokratikleşmesi meselesi var. Daha çok halk katılıyor savaşa, sıradan erler daha fazla var, savaş uzman askerler tarafından yapılmıyor, sıradan insanların çoğunlukta olduğu bir savaş Çanakkale Savaşı. Tabi savaşın demokratikleşiyor olması, kararların da demokratikleşmiş olduğunu göstermiyor. Bu savaşın kararı Hobsbawm'ın da belirttiği gibi "Londra borsasında, Frankfurt borsasında" alınıyor. Hobsbawm bunu aslında sözlü tarihçilere karşı söylüyor. Büyük toplumsal olaylara dair bilgiler tek tek insanlarla konuşunca elde edilmez, çünkü elde edilen bilgi yalnızca o insanın bakışının uzantısıdır, bu da bütün için bir anlam ifade etmez, aslında o savaşın kararı daha makro düzeydeki bir inceleme ile anlaşılabilir diyor. Tabii ki savaşta kurtulan insanlarla çalışma yapmanın bir anlamı var. O savaşta kullanılan gemileri İngiliz işçi sınıfı, Alman işçi sınıfı yapıyor. Glasgow'da ya da başka tersanelerde inşa ediliyor bu yeni zırhlı gemiler, onları yapan tersanedeki işçiler. Bu savaşın böyle yönleri var.

Osmanlı ordusunun kıyafetlerini diken büyük fabrikalar var. Bu tabi işçi sınıfın oluşumu da demek. Osmanlı'da hastaneler de böyle gelişiyor denebilir, zira normalde üretim ciddi boyutlarda etkilenmiyorsa, halkın tamamına sağlık hizmeti götürme derdi yok ama savaşan askerin yaşaması lazım. Normal halk için “eceli gelen ölür” mantığı var. Askerin ise tedavi edilmesi lazım bunun için tıbbın gelişmesi, modern teknolojinin getiriliyor olması gerekli. Böylelikle hastane yapısı da ortaya çıkıyor. Bu savaşta komutanlar da yaralanıyor. Mustafa Kemal'in göğsüne şarapnel parçası çarptığından söz edilir, bunun doğru olma ihtimali çok yüksek. Paşaların, subayların birçoğu vuruluyor, hatta ölenler var. Almanlar da vuruluyor. Bu bize komutanların cepheye yakın olduğunu da gösteriyor.

Silah teknolojisinde büyük gelişmeler var. Bir gelişme sayabilir miyiz bilmem ama zehirli gaz ilk defa kullanılıyor. Uçaklar, makineli tüfekler, denizaltılar ve mayınlar bu savaşta kullanılmaya başlanıyor.

Medya bu dönemde yaygın olarak kullanılıyor ama aslında Osmanlı örneğinde tam etkin de kullanılmıyor. Kağıt bulmak, matbaa bulmak zorlaşmış olabilir çünkü. Cepheye gönderilen yazalar-gazeteciler var onların yazdıkları şeyler 1918'de yayınlanabiliyor gazetelerde ancak.

Bu savaşla birlikte kadınların iş hayatında katılımı söz konusu ediliyor. Çünkü erkeklerin çoğu cephede savaşıyor ve bu yüzden kadınların çalışması lazım. Kadınlar emek gücüne mecburen katılıyor. Para buluyor, pazara çıkıyor, silah fabrikalarında, dikim işlerinde yoğun olarak çalışıyorlar. Çocuklar madenlerde ocaklarda çalışıyor tabi. Kadınlar savaş sonrası yine geri çağrılıyor evlerine. Bu her iki dünya savaşında da böyle, kadınlar gerektiğinde işgücüne çağırılıp, sonrasında yine eve döndürülüyorlar.

Yalnızca askeri, diplomatik değerlendirmeler açısından değil, sosyolojik, kültürel, insani boyutları ile savaşı incelemek gerekli. Kim sorumlu bu savaştan, bazı İslamcı akademisyenler Almanları sorumlu tutuyor, İngilizlerin yanında girmeliydik diyenler var. Osmanlı'nın mağduriyeti üzerinden meseleyi ele alanlar var. Aslında Osmanlı'yı İslam imparatorluğu olarak ele alanlar var, ancak bu hiç doğru değil.

Çanakkale savaş başladığında, askeriyenin olduğu küçük bir kasaba, bazı ilçelerinden bile daha küçük bir merkez ama önemli çünkü stratejik önemi var, İstanbul’a giden, onun kapısı kabul edilen bir boğaz. Çanakkale'de Cevat Paşa var savaş başladığında, önem veriyorlar Çanakkale Savaşı'na. Savaş Gelibolu Yarımadasına kayıyor sonraları. Bu nedenle sivil halkı geriye doğru yolluyorlar. Aileler gerideki köylere göç ediyor. Öyle "her Türk asker doğar" değil aslında, aileler başka köylere kaçıyor. Bombardıman altında aslında kent çünkü. Minareleri siyaha boyuyorlar ya da başka biçimlerde kamuflaj yapılıyor bombalanmasın diye, özellikle minareler hedef alınıyor, hem kerteriz olarak hem de sivil halkı, yerleşim yerlerini vurmak amacıyla.

Buralar tabi savaştan sonra işgale uğruyor. Çanakkale merkezini İngilizler işgal ediyor, Ezine ilçesinde Yunanlı asker, sömürge askeri var. Senegalli-siyahi askerler bile var Ezine'de. Kimsenin kimseyi öldürdüğü bir dönem değil aslında işgal dönemi. 1915 yılında Mart ayında yaşanan deniz savaşının ardından Nisandan 1916 Ocak ayı başına kadar süren kara savaşı yaşanıyor. Gelibolu cephesinin stratejik derinliği olmadığı için kaçacak yer yok, bu yüzden çok asker kaçağı olmuyor bu dönemde. Bir de Çanakkale savaşı inanılarak yürütülmüş bir savaş, bir anlamı var, vatan toprağının savunmak gibi. İstanbul'u imparatorluk merkezini vermemeye çalışıyorlar. Ama 1919'da her şeye rağmen işgal başlıyor. Mustafa Kemal gibi komutanlar şimdi ne yapacağız sorusu sormaya başlıyor. Şimdi nereyi savunacağız, bizim olan yer neresi sorusuna cevap arıyorlar. Misak-ı Milli fikri oluşmaya başlıyor. Neyi bırakıp, neyi savunacakları belirleniyor. Eskiden Meclisi Mebusan oluştuğunda hemen hemen tüm uluslardan milletvekilleri var, 1908'de İttihat ve Terakki özellikle Ermenilerle işbirliği yapıyor, birlikte ülkeyi modernleştirmeye çalışıyorlar ama ulusçuluk hareketleriyle ve savaşla birlikte yolları ayrılıyor. Birinci Dünya Savaşı’nda doğu cephesi savunulacaksa Ermenilerin Ruslarla işbirliği yapmasının engellemek gerekli diye düşünüyorlar. Ama aynı zamanda Ermeni milliyetçiliği yükseliyor, o dönemde sosyalist düşünceler Ermeniler arasında çok yaygın. Günümüzde de, o dönemde de Ermeniler arasında sınıfsal ayrım çok net. İstanbul'daki Ermeniler ile doğuda yaşayan Ermeniler kültürel açıdan bir değiller ve sınıfsal olarak da ayrılıklardan söz edilebilir. Tabii bu başlı başına ele alınması gereken bir konu.

Çanakkale savaş sırasında çok alt-üst oldu. Orada ölenler nakledilmedi, oraya gömüldü ve nereye gömüldükleri belli değil. Yeter ki toprağın üstünde kalmasın diye aslında askerleri buldukları yerlere gömüyorlar. Hatta komutanların anılarında öyle şeyler var ki, bir top mermisi düşüyor arkaya, orayı ayağa kaldırıyor, topraktan kafa, kol, eller etrafa fırlıyor.

İngilizler ve Fransızlar 1930'larda şehitliklerinin açılışının yapıyorlar. Türklerin o dönemde tek bir anıtı var, Mehmetçik Anıtı. Daha sonra Mehmet Çavuş anıtı olarak da anılıyor, tek bir kişiye atfediliyor ama onun kim olduğu belli değil, orası aslında ilk başta Mehmetçik anıtıydı, sonra son üç harf siliniyor ve Mehmet Çavuş anıtı oluyor. O anıtın hikayesini Haluk Ural'dan okuyabiliyoruz. Çok uyduruk, iyi yapılanmamış bir anıt bu. Fransızlar bu anıtı ziyaret ediyor ve bundan çok utanıyor Türkler. Demokrat Parti zamanında 1950'ler buraya meçhul asker anıtı yapmaya karar veriyorlar ama bunu 1955'e, 40. yıla yetiştiremiyorlar. Hürriyet Gazetesi 1960'larda bir kampanya yapıyor, herkesten alyansını topluyor ve bitiriyorlar şimdiki şehitler anıtını. Bu bir meçhul asker anıtı. Şehitler Abidesi olarak anılan anıtın mantığı büyük olması, tek olması, boğazın girişinden, denizden görülebiliyor olması. Klasik mimarisi olan güzel bir anıttır. Bu anıtın üzerinde de çok oynandı. Türk bayrağı yapıldı üzerine, önüne bir taş koyup Mehmet Akif Ersoy'un şiiri yazıldı, sonra o çıkartıldı, kabartma savaş sahneleri konuldu anıtın üzerine, bir ara bir sürü isim yazıldı, çok saçma sapan şekil değiştirildi. AKP döneminde yeterince dinsel gözükmediği için etrafına ibadethaneler, abdest alınacak yerler yapıldı, bölge dinselleştirildi.

Gelibolu Yarımadası’nda yer alan hafıza mekanlarının yaşadığı en önemli değişim, bölgenin millet coğrafyasından ümmet coğrafyasına dönmüş olmasıdır. Burada ölenler Türkler değil, Müslümanlardır deniliyor artık. Ayrıca temsili şehitlikler yapılıyor, bu mezarlıklarda hiç ölü yokken, kime dua ettiğiniz belli değil. Temsili mezarlıklar bir sanal tarih alanı yaratılıyor, bölgeye yapılan kitlesel ziyaretler hac ziyaretine dönüyor. Geçtiğimiz yıllarda örneğin Fatih belediyesi 500.000 Fatihliyi Çanakkale’ye götürüyoruz diye kampanya başlattı.

Geçen zaman içinde Çanakkale’de, Gelibolu Yarımadası için birden fazla değişiklik söz konusu:

1. Ulus coğrafyasından, ümmet coğrafyasına döndü Çanakkale,

2. Gerçek bir savaş alanından sanal bir tarih müzesine, bir oyun alanına dönüşüyor,

3. Neo-liberal turizm politikasının bir parçası oluyor, yoğun turistik paket programların hedef mekanı,

4. Yarımada Milli Park olma özelliğini yitirdi ve imara açılıyor.


Bu yazı, Doç. Dr. Zeynep Güler'le yapılan görüşmenin notlarından derlenmiştir.