Halkın sanatçısı boyun eğmez, ödülünü ver, onurunu kurtar

Halkın sanatçısı boyun eğmez, ödülünü ver, onurunu kurtar

Uğur Pişmanlık
31/12/2016 Cumartesi

Ödüller hep tartışmalıdır. Bir de yanlış yerde duruyorsanız

Basınımızda, “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri” sahiplerini buldu haberlerinin ardından tartışmalar başladı.

Bu ödüller, tanımlamaya göre, “Türk kültür ve sanat hayatına önemli katkılarda bulunan özgün eserleri veya hizmetler veren kişi veya kurumları, devlet adına onurlandırmak ve özendirmek üzere, T.C. Cumhurbaşkanlığı’nca verilen ödüllerdir.  Bu ödüller, 2008’den bu yana 29 Ekim Cumhuriyet kutlamaları çerçevesinde, Mimarlık, Müzik, Edebiyat vb. kültür ve sanat alanlarından kişilere verilmektedir”.

Bu ülkede, devlet ve devleti temsil eden iktidarlar her “ödül” verdiklerinde olay olur. Burası olaylar ülkesi: Türkiye.

Devlet ve iktidarlarımız, ödül dağıtmayı da bilir, kömür ve makarna dağıtmayı bildiği kadar. Son dağıtılan 2016 “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri” de kamuoyunun tartışmalı gündemi oldu.

Geçtiğimiz hafta, “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri” törenle bazı sanatçılara verildi. Bunlar arasında dikkat çeken isim, sinema oyuncusu Şener Şen’di. Törende, ödülleri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, takdim etti.

Basındaki haberlere göre, törende sinema dalında Şener Şen, Edebiyat dalında Mustafa Kutlu, Müzik dalında Erol Parlak, Sosyal Bilimler Dalında Prof. Dr. Kemal Haşim Karpat, Genel Sanatlar dalında Feridun Özgören ödül aldı.

Kimden, niçin ödül aldığını bileceksin.

Şener Şen, Türkiye halkının ve sinemaseverlerin gönlünde taht kurmuş bir sanatçıdır. Ödülü geri vermeli, halkın gönlündeki yeri kalmalıdır.

15 yıldır, Türkiye’yi ekonomik batağa sürükleyen, halkı yoksullaştıran, işçiye, memura, tiaytrodan, sinemaya, resimden edebiyata kadar sanata ve sanatçılara saldıran, gençlerimiz öldürüldüğünde “Emri ben verdim” diyen, insanların özel yaşamlarına müdahale eden, tecavüzü meşrulaştırmanın ötesine geçip yasallaştırmaya çalışan, en çok kadın cinayetlerinin, en çok iş kazası ölümleriyle dünya istatistiklerinde üst sıraya yerleşen, heykel yıkan, karikatürcüye dava açan, gerçeği yazan, gazeteci ve yazarları hapishanelere attıran, cumhuriyet tarihinin en çok yolsuzluğa bulaşmış, halkın malı olan kamu kuruluşlarını yerli-yabancı sermayeye peşkeş çekmiş ve daha sayılamayacak kadar suç işlemiş bir iktidardan, aydın bildiğimiz bir sanatçı niçin “devlet sanatçısı” ödülünü alır?

Şener Şen, Türkiye halkının ve sinemaseverlerin gönlünde taht kurmuş bir sanatçıdır. Bugüne kadar ki kişiliği, sanatçı yeteneği ve duruşuyla takdir edilen bir insandır. Ama şimdi olmadı be Şener abi, olmadı eşkıya. Bu çürümüş düzenin siyasi temsilcisi, gerici AKP iktidarının oyununa geldin. Kırmızı şapkalı kız masalındaki gibi zehirli elmayı aldın.

Ödülü geri ver, halkın gönlündeki yerin kalsın. Türkiye halkı ve sinemaseverler, Türk sinemasına kazandırdığı o güzel filmlerinle, senin kimi zaman güldüren, kimi zaman hüzünlendiren, düşündüren rollerdeki karakterinle, hatırlayacaklar, sevecekler: ama yüreklerinde bir Şener Şen olmayacak.

Karikatürist Avni Odabaşı’nın bir paylaşımından aktarıyorum, “Bir oyuncu sadece oynayacağı rolü seçerken değil alacağı ödülü seçerken de seçici olmalı”.

Emperyalizmle, sermaye iktidarıyla barış olmaz!

Şener Şen, ödülünü alırken, “Sinema alanında ödül alan sanatçı Şener Şen, "Bu ödülü toplumsal barışımıza katkısı olması umuduyla kabul ediyorum" demiş.

Şener Şen’in elinden ödül aldığı şahsiyet daha birkaç ay önce, Türkiye’de aralarında Çağdaş Hukukçular Derneği’nin de bulunduğu 370 dernekle birlikte Barış Derneği’ni de kapattı. Şimdi, sen, elinden ödül aldığın ve Barış Derneği’ni kapatan iktidardan toplumsal barışa katkı mı yapmasını bekliyorsun?

Bu gerici iktidarın barıştan anladığı, muhalefetin susturulduğu, halkın sindirildiği, aydınların baskılandığı bir “barış ve toplumsal huzur” ortamıdır.

Bu topraklarda 12 Eylül 1980 askeri darbesi olarak anılan faşist süreç bir dönüm noktadır, bir milattır. 2001’de gerici AKP’nin iktidara gelmesi, 12 Eylül sürecinin önemli ve kritik bir noktasıdır. AKP, 12 Eylül faşizminin çocuğudur. Faşizmle barış olmaz.

İnsanlık tarihi boyunca, ne emperyalistler ne de egemen sınıflar ve onların siyasi temsilcisi iktidarlarla barış yapıldığı görülmemiştir. Çünkü onlar, savaşın her türlüsünden besleniyor.

Bugün Türkiye’yi yöneten gerici zihniyet, kendini meşrulaştırmanın ve şirin göstermenin bir aracı olarak  “Devlet Sanatçısı” ya da “Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü”nü kullanıyor.

Şener Şen gibi halkın sevdiği bir sanatçının bu ödülü kabul etmiş olması, onu sevenleri üzüyor.

Türkiye’nin sanatçı ve aydınlarının “Devlet Sanatçısı” unvanı ile imtihanı

Geçmişte de, pek çok sanatçı devlet ödülünü reddetti. “Türkiye’nin sanatçı ve aydınlarının “Devlet Sanatçısı” unvanı ve ödülleriyle bir imtihanı var. Halk ozanı Neşet Ertaş, Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminde kendisine verilmek istenen devlet sanatçısı unvanını, bütün sanatçıların aynı zamanda devletin sanatçısı olduğu gerekçesiyle kabul etmedi: 'Halkın sanatçısıyım' dedi, devlet sanatçılığını reddetti. Aynı şekilde bazı yabancı sanatçılar da Türkiye’den gelen bu ödülleri kabul etmedi.

Örneğin, Hollandalı dünyaca ünlü şef koreograf Hans van Manen, Türkiye tarafından kendisine verilecek olan "Yüzyılın Koreografı" ödülünü reddetti.  Hans van Manen, bu kararına gerekçe olarak Türkiye'de basın özgürlüğü ve insan hakları alanlarındaki olumsuz gelişmeleri göstererek, ‘Türkiye'de gazeteler susturulup, gazeteciler hapse girdiği sürece bu ödülü kabul edemem’ demişti.

Yine, Leiden Üniversitesi Türk Dili ve Kültürü Öğretim Üyesi Prof. Eric-Jan Zürcher de, 2005 yılında kendisine verilen ödülü iade etmişti. Zürcher, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, "diktatörce davranışları" nedeniyle ödülü iade ettiğini açıklamıştı.

Ayrıca, farklı gerekçelerle de olsa Fikret Otyam, Turhan Selçuk, Arif Sağ, Orhan Pamuk  ile Müzeyyen Senar da geçmişte bu devlet ödüllerini reddeden sanatçılardır.

13 yıldır emekten yana, ilerici ve aydınlanmacı ilkeler ışığında Aratos dergisini yayımlayan bir gazeteci olarak, daha önce sanatçı-iktidar, aydın-sermaye ilişkisinin başka bir boyutuna yönelik “Bu topraklarda sanat yapan aydınlar safını bilmelidir” başlığıyla, Sol Portal’da yayınlanan yazımda belirttiğim gibi: “John Reed’in romanından sinemaya aktırılan “Dünya’yı Sarsan On Gün” filminin bir sahnesinde bir Rus işçisine neden devrime katıldığı sorulduğunda, “İki tane sınıf vardır: burjuvazi ve proleterya” diyerek kendi sınıfını hatırlatıyordu. Eğer iki sınıf varsa iki de kültür vardır. Burjuvazinin kendi kültürüne karşılık, emekçi sınıfların kendi kültürü vardır. Burjuvazinin kültürü eklektiktir. Bu yanıyla bir bütünlük oluşturmaktan da uzaktır.

Burjuvazi, kendi sınıf çıkarları doğrultusunda pragmatik bir tutumla her şeyi kullanır ve onu ticari bir nesneye dönüştürürken, emekçilere de ekonomik, politik ve ideolojik saldırıda bulunur. Halkın kültürel yaşamına müdahale ederek, emekçilere uygun gördüğü yoz bir kültürü dayatır.

Aynı şekilde halkın içinden çıkmış edebiyatçıları ve sanatçıları da ödüller vererek, sponsorluk  yaparak kendi safına çekmeye çalışır, olmazsa da emekçi halktan uzaklaştırmaya dönük manipülasyon uygular. Türkiye’de sermayenin bu alandaki pek çok uygulaması örnekleri ile bilinmektedir” (Sol Portal/ 16/02/2016 Salı)

Sanatçı Zuhal Olcay, Şener Şen’in söylediği “Eylem yapmayı, hayatta başka hiçbir şey yapmayanlara bırakıyorum” sözlerine yönelik eleştirisinde, “Sadece evlerimizden, güvenli ortamlarımızdan bir şeyler yazıp, “Hah bugün de görevimi yaptım” deyip huzur içinde uyuyoruz. Bir de geçenlerde şuna takıldım; Şener Şen demiş ya, “Ben eylemlere vakit ayıramayacak kadar sinemayı çok seviyorum” diye. Kendini yanlış mı ifade etti acaba diye düşündüm. Çok düşündürücü bir yanıt ve acıklı. Peki Picasso’yu, Sartre’ı, Marlene Dietrich’i ya da günümüzden Sean Penn’i nereye koyacağız? Picasso meşhur Guernica tablosunu yapmış ama faşistlere karşı lafını da söylemiştir” diyordu.

Zuhal Olcay’ın bu sözü çok anlamlı geldi bana. İlkeli bir aydın yaklaşımı. Takdir ettim.

Bu yazı, benim/bizim gibi düşünenlere kendince bir tercüman olur belki. Her insan kendi kararlarını kendi verir. Halk, kendinden gördüğü sanatçıyı sahiplenir, bağrına basar. Halkın sanatçısı olduğunda artık kimi kararlar senin değildir. Sen halka düşman, sanatçıya düşman bir iktidardan ödül alırsan, halk da senden gönlündeki ödülü geri alır. Anadolu insanın deyimiyle “Yerine de taş basar”.

Eşkıya’dan geriye kalan: Ceren ana haklı çıktı

Eşkıya filminde cezaevinden çıkan Baran  (Şener Şen) doğduğu köye, Halfeti’ye gelir. Köy sular altında kalmış, köylü şehirlere göçmüştür. Baran köyü gezerken orayı terk etmeyen tek kişi olan Ceren ana ile karşılaşır.

Eşkıya sular altındaki köyüne bir kez daha göz attıktan sonra, “Burası bitmiş artık, her şey sulara gömülmüş. Sen de gel benimle. Kurda-kuşa yem olacan Ceren ana” der.

Ceren ana, “Kurt ve kuş bizdendir oğul, asıl kötülük başka yerde” diye yanıtlar eşkıyayı.

Yani demem o ki, Ceren ana haklı çıktı. Eşkıya, bu sömürü düzenin gerici iktidarına yem oldu.