Mızrak çuvala sığmaz

Mızrak çuvala sığmaz

Tülin Tankut
20/02/2019 Çarşamba

“Ne olacak bu memleketin hali” tarzı yakınmalarımız klasikleşmiştir. 31 Mart yerel seçimleri yaklaşırken kafa karışıklığımız artıyor. Bir yandan da küresel boyuttaki sorunlar kapımıza dayandıkça “Ne olacak bu dünyanın hali” diye telaşlanmaktan kendimizi alamıyoruz. "Serbest piyasanın alternatifi yoktur" formülünün iflas etme olasılığı, sermaye odaklarını bile telaşlandırıyor. 

Buna karşılık toplumda bir kayıtsızlık hali hüküm sürüyor. Gelir dağılımındaki bozukluğa, işsizliğe, dahası gıda fiyatlarındaki artışa bile dişe dokunur bir tepki yok. Anlaşılan kapitalizmin “bireyin kurtuluşu”na dair propagandaları da kitleleri avutamıyor.

Bilgilenmeye karşı kayıtsızlığın nedenleri arasında, ilk sırada eğitim sisteminin bozukluğu; ileri teknolojinin kullanıcı üzerinde edilgenleştirici etki bırakması; bilginin, kültürün metalaşması sayılabilir. Korkutucu olan, bilgi eksikliğinin şiddete eğilimi artırmasıdır. Öyle ki kişi, isterse uğraş verdiği uzmanlık alanında donanımlı olsun, at gözlüklerini çıkarmamışsa sonuç değişmez. 

Asıl önemlisi: Dünyayı saran neoliberal politikalar, ekonomik olduğu kadar toplumsal krizlere de yol açtı. Kitlelerin devletin kurumlarına olan güvenini zayıflattı, gelecek kaygılarını artırdı. Durumun farkına varılmasını güçleştiren tüketim ideolojisi, emekçileri sisteme karşı mücadeleden uzaklaşmaya itiyor. İkinci etmen inanç sömürücülerinin, toplumu dinselleşme girişimleriyle kapitalist sistemin eleştirisini engellemeleri. Dolayısıyla kitleler, sınıf çıkarlarının ayrımına varamıyor; kendi çıkarlarını sömürücü sınıflarınkiyle özdeş sanıyor. Oysa genel anlamda eleştiri, ufuk açıcıdır; gerçekliğe bakışımızı değiştirir; özeleştiri de benzer biçimde bizi geliştirir.

Aynı çevreler, geleneksel (kültürel) müslümanlığı, siyasal islamla yerinden etmek için laikliği itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Ancak, dindar/muhafazakâr emekçi kesimlerin sınıfsal hoşnutsuzlukları, demokratik hak arama mücadelesinde su yüzüne çıkabiliyor. O zaman da  yönetimce, yüksek teknolojinin de katkısıyla “algı yönetimi”nin dozu artırılıyor. Ama bu kitleleri ne kadar etkiler? Dikkat edilirse, sınıf dinamiğinin etkisi, sekülerleşme eğilimini destekliyor. Sermaye ile örgütlü emeğin çatıştığı noktada, son durumun sınırlarını iş hukuku çiziyor!

Bilimi istismar etmek, medyada gerçeği bulandıracak konuşmalar yapmak hep bu çevrelere özgüdür. (Darwin zinhar! Akıllı Tasarım mübah!) Televizyon izleyicisini edilgen konumda tutmak için küresel medyayla işbirliği yaparlar. İnsani gelişimden ne anladıkları konusunda da uyuşuyorlar. İnsanın sanata ve edebiyata ihtiyacı vardır. Ama bu ihtiyacın karşılanması, onların kendi dünya görüşüne, maddi ve ideolojik çıkarlarına uymadığı için işlerine gelmez. Üstüne üstlük sanat ve edebiyat, toplumsal duyarlılığı harekete geçirir; eğitici özellikleriyle, dogmatizmi yenmek için de önemlidir.

Uzmanlara bakılırsa, dünyada ekonomik durgunluk yaşanıyor; ülkelerin ekonomilerinin kısa vadede düzeleceği konusunda iyimser olmak güç. İşsizlik tırmanıyor. İklim değişikliğinin, üretkenlik kayıplarına yol açacağı ön görülüyor, bir yandan da yaşam alanlarına verdiği zararlar korkutuyor. Yetkililerin çözüm önerilerininse toplumun tüm kesimlerine yönelik olması gerekir ama... Yine uzman görüşüyle, piyasa ekonomisi kimsenin gözünün yaşına bakmaz, hele de emeğiyle geçinenlerin!  

Aslında ne derler, baş ağrısı bahane, ABD’nin başını çektiği kapitalist sistem her geçen gün güç kaybediyor. (Dünya liderlerinin tutarsızlıklarından da belli olmuyor mu?) Fırsattan istifade, ırkçı partilerin tırmanışa geçmesi de sistemin derdine çare olamayacaktır. İklim, savaş, yoksulluk, terör yüzünden yaşanan toplu göçler, ulus devletlerin sınırlarını zorluyor; göç yoluyla melez insan sayısı artarken nasıl ırkçılık yapılacaktır?

Bugünkü sömürü, baskı, şiddet koşulları altında yaşamı sürdürmenin neredeyse olanaksız hale geldiği apaçık ortada.

Kitlelerdeki kayıtsızlığa yol açansa , çarenin nerede olduğunun bilinmemesi değil mi?

Çare?

İnsanlığı ileriye götürmek için gerekli olan kavramlar eşitlik, özgürlük ve dayanışmadır. İşte tüm manipülasyonlara, engellemelere karşın, o yüzden toplumcu görüşün temel ilke ve değerleri yok edilemiyor. Son otuz yıldır uluslararası emek hareketleri de, dünya genelinde, tüm toplumlarda var olan toplumcu öğeleri ve dayanışma ruhunu canlandırmaya yöneliyorlar. Kitlelerin gelecek umudunu yeşertecek olan soldur çünkü.

Çoğunluğun, kendi geleceği açısından eğitim, üretim, haklar vb. konularda bilgi sahibi olmak zorunluluğu vardır. Gelir dağılımından teknolojik buluşlara, dış politikaya, her konuyu kitlelere açıklayacak olan da, toplumcu bilgi potansiyelleri sayesinde kazanılmış deneyimleriyle soldur.

Gerçi sola karşı engeller sayılamayacak kadar çok. Solun sisteme yönelik eleştirileri, farklı fikirler, kitlelere yeterince ulaşabiliyor mu? Eğitim, hukuk, yargı, din, emniyet gibi devlet kurumlarının bağımsızlığını koruyabildiği söylenebilir mi? Ya basın özgürlüğü ? Demokratikleşme düzeyi açısından  ülkeler arası görece farklılıklar bizi şaşırtmasın. Kendimizden paha biçelim: Zihinsel özgürlüğü olsun tadabiliyor muyuz? Muhalif basına, medyaya, internet haberciliğine baskı artıyor. Ekonomik kriz bu kesimi ve yayıncılığı zora koşuyor.

Gene de kitlelerden umudu kesmek olmaz. Ülkemizde de sınıf mücadelesine katkı sağlayacak protestolar yapılıyor. Küreselleşme, kadınların yasal kazanımlarının garantisinin olmadığını gösterdi.  Kadını salt ucuz işgücü ve tüketici olarak gören kapitalizme ve ataerkil baskılara karşın kadınlar, kaybettiklerini geri almak için mücadele veriyorlar. İletişim ağlarının, kalıcı örgütlenmeler için destek sunmasıysa çağımızın önemli  bir kazanımı… Sistemin sınırlamalarına uymak zorunluluğuyla karşı karşıya bulunan sol partiler, örgütlenmeler, demokratik haklarını kullanmak temelinde siyaset yapma tarzını geliştiriyor. Gençlerin, kadınların, tüm sistem mağdurlarının , herkesin sözünü söyleyebileceği bir demokrasi anlayışının geliştirilmesi için iletişimi zorlamanın gereğini yalnız sol önemsiyor.

Kitlelerin taleplerine sol kulak veriyor. Çocuk istismarı, karma eğitimi kaldırma, kadına yönelik şiddet vb. konularda somut olayların üstüne gidiyor, mağdurların yanında yer alıyor. Derinleşen sınıfsal çelişkiler, dindar/muhafazakâr kesimde de hoşnutsuzluk yaratıyor; bu kesimde algı değişikliğini de sol sağlayabilir. Yapılan propagandaların tersine sol, din konusunu bireylerin kendilerine bırakmıştır. Öte yandan sistemden zarar gören kesimin bardağı taşıran hoşnutsuzluğu, sisteme yönelik eleştirileri kolaylaştırıyor.

Belki de solu uğraştıracak en önemli sorun,  dünya halklarının küresel kapitalizmin pekiştirdiği “bireycilik ve rekabet ideolojisi”nden kurtulmasıdır!

Yaklaşan 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde sol partiler, yakın gelecekte siyasete ağırlığını koyacak izlenimini veriyor. Emek için umut vaat etmeyen partilerin adaylarına karşılık sol, sistemin mağdur ettiği farklı toplumsal kesimlerden tüm yurttaşları kucaklayan, toplumcu ilkelerle hazırlanmış programlarıyla geliyor seçimlere. Geçmiş yıllarda yerel yönetimlerde, hizmet duygusunun siyasi çıkarlara tahvil edilebildiğini görürdük. Bu yaklaşım sola yabancıdır. Öte yandan belediyelerin yaptıkları sosyal yardımlar keyfi, rastgele, bağış biçiminde değil, “hak”tır. Kitlelere bu bilinci kazandıracak olan yine soldur.

Oy kullanmaya alternatifsizlikten yakındığı için gitmek istemeyen seçmenlerin de kesin karar vermeden önce sola kulak vermesini dileriz. Böylelikle en azından zihinlerini kurcalayan yaşamsal önemdeki sorunlara tatmin edici yanıtlar bulabileceklerdir.