Romalı Prekarya

Romalı Prekarya

Sezgi Akbaş
04/02/2015 Çarşamba

Geçtiğimiz yılın Şubat ayında, kişinin akademik puan biriktirmesi için önemli olan, başka da bir halt olmayan bir konferans için İtalya’nın yolunu tuttuk.[1] Uçaktan iner inmez, kafilemizin kalabalık olması sebebiyle yanımıza gelen taksi-dolmuş şoförünün, bir başka arkadaşı ile sıra kavgası gözümüzün önünde cereyan etti. Bazı şeyler hiçbir yerde, hiç değişmiyor.

Otelimize yerleştikten sonra alışveriş yapmak ve Roma havasını teneffüs etmek üzere dışarıya çıktık. Sokağın kenarında bir ambulans duruyordu ve şoförüne istasyonu sorduğumuzda eliyle karşıda duran kocaman binayı işaret ederek, “attenzione” diyordu. İtalyanca bilen sevgilimin bu hususta katkısını yadsıyamam ama istasyon için dikkat uyarısı yapan bir İtalyan’ ın neyi kastettiğini anlamak benim alanıma giriyordu. Orası göçmen kaynıyordu ve kendi hayat mücadelelerini verirken kolayca kriminalize olabilen bu “kısmi vatandaş”[2] lara dikkat etmek lâzım gelirdi.

İşin hikâye kısmını daha da uzatmak mümkün, alışveriş merkezinin siyahi güvenlik görevlilerinden, Tayland eşrafından otel resepsiyonistine, Vatikan’ a sıra beklemeden girmeyi vaat eden Endonezyalı turizm danışmanından, Venedik’ te seyyar dükkânlarda çalışan Bangladeş uyruklu gençlere… Burada kesiyorum.

Refah rejimlerinin neoliberalizme mağlubiyetinin yarattığı hasarın boyutu, Galatasaray’ ın UEFA Kupası’ nı alması sonrası takım değiştiren ve “ben zaten küçükken Cimbomluydum” misali sosyal demokratların proletaryadan nihai olarak vazgeçmesi ile zirvesine ulaştı. Proletarya diktatörlüğünden de epey önce vazgeçilmişti. Peki, proletarya denince ne anlıyoruz? Standing’ e göre, akla uzun dönemli, istikrar barındıran, sabit-zamanlı ve ileriye dönük olarak işçinin ne kadar ve nasıl ilerleyebileceği açıkça belli olan işlerin bulunduğu, sendikalaşmanın olduğu, toplu sözleşmelerin yapıldığı, ebeveynlerin iş unvanlarını anladığı, isimleri ve özellikleri bilinen yerel işverenlerin bulunduğu bir toplumun gelmesi gerekiyor[3]. Bu özelliklerin beslediği bir gurur ve asalet, verilen güvencelerle oluşturulan mutabakatın zorunlu kıldığı bir itaat ve emek süreci üzerindeki kontrol bu tanıma içkin bir biçimde merkezde duruyor. Fakat merkezi ve itaati zorlayan yine bu özelliklerin bizatihi kendisi değil miydi? Kendinde sınıf, siyasal pozisyon geliştirebilme, safını belirleme ve sınıfının mücadelesini sürdürebilme hususlarında da yol alabilmekte idi. Alınan bu yolu kolaylaştıran, kendi için sınıfa evril-til-en işçi sınıfına bilinç taşıma ve hedefi iktidar olarak belirleme konusunda öncülük mekanizmaları oldu, ayrıntılandırmayalım.

Yukarıdaki tanımın yerli yerinde durduğunu kim ifade edebilir? Sanayi bir sektör olarak dünya genelinde epeyce daralmış durumda. Her ne kadar ortada bir kavram bombardımanı olsa da, Standing’ in aklına gelen haliyle proletaryanın “o eski halinden eser yok şimdi”. Peki ne var? Bazıları sınıf içi farklılık, bazıları ise prekarya diyor. Proletarya, güvencesiz anlamına gelen precarious önekini alıyor ve sınıf özellikleri gösteren farklı bir sosyo- ekonomik grup oluşturuyor. Yazara göre, bu gruba mensup kitle, aklın özgürleşmesi ve güvencesizliğe dair ortak bir bilince sahip fakat herhangi bir siyasi talep ve strateji oluşturacak kadar kızgın değil.  Yani kendisini o konuma sürükleyenlerin saldırısına karşı herhangi bir programatik cevabı bulunmuyor. Tanım üzerinden ilerlediğimizde, artık anne- babamızın komşulara “bizim oğlan hijyen danışmanı (tuvalet temizlikçisi), eşi de yüzey teknisyeni (gündelikçi)” diye anlamlandırmakta zorlanacağı durumlara girmesi muhtemel; geçici iş ilişkisinin birincil olduğu, istikrarsız, yarı- zamanlı, mesleki kimlik duygusuna sahip olmayan ve herhangi bir kariyer hissi taşımayan, işsizliği gizlemek adına başvurulan staj süreçlerinden geçmiş, boş zamanı önemsiz sayılan bir grup ile karşı karşıyayız[4]. Bu kitlenin bir kendi için sınıf olabilmesi yolunda engellerinden biri ise, kendi içinde hâlihazırda bir savaşın cereyanı. Dolayısıyla bir başkasının taksisinde çalışan abi, aynı patronun bir diğer taksisinde çalışan abiden, ambulans şoförü olan Attenzione göçmenlerden, Roma ayazında “skip the line/ salla kuyruğu ne bekleyeceksin” pazarlamacısı sıcacık müzede rehberlik yapan arkadaşından, sosyal yardım almadan hayatına devam eden Taylandlı genç, sosyal yardım “beleşçi” lerinden vd. nefret ediyor.  

Herşeyin “yeni” öneki almadan meşruluğunu oluşturamama hastalığına yakalandığı 21. Yüzyılda, küresel emek piyasasındaki sınıf ilişkilerini bir programatik hat ile zorlamak ve bu mücadeleyi mümkün olduğu raddeye kadar götürmek için zemin etüdü gerekiyor. Zeminin, kavram bombardımanını taşıyıp taşıyamayacağını zaman hepimize gösterecek. Birincil görevin, var olan gerilimlerin ekonomik ve siyasi yapıdan kaynaklandığı fikrini vurgulamak ve sınıfa “kaybedecek bir zincirin var mı yok mu” turnusoluyla kimsenin yaklaşmadığını kimi sosyologlara hatırlatmak olduğunu düşünüyorum.[5] Bu alandan yeni ve meramımı daha iyi anlatacak bir geniş yazıyla devam edeceğim. Bitirirken, Kalyoncuoğlu’ nun şu vurgusu önemli:

Kanımca önümüzdeki en önemli görev kapitalizmin değişen koşulları ile arkaik kalan işçi sınıfı tanımını bugünün siyasi düzleminde anlam taşıyacak şekilde yeniden ele almaktır. Sosyolojinin ideolojik saldırı ve kafa karıştırma alanı olan sınıflar teorisi, bugünün koşullarında sosyalist siyasetin gereklerinin karşılanması odak alınarak elden geçirilmelidir.”[6]


[1] . İlk durak, Roma’ daki Sapienza Üniversitesi idi. İlginçtir, sunum yapacağımız fakülteyi üniversitenin merkez kampüsündeki güvenlik görevlisi tarif edemiyordu ve yanlış yönlendirme sonucunda ulaştığımız Mimarlık Fakültesi önündeki öğrenciler de hiç duymamıştı. Doğal olarak Roma sokaklarında kaybolduk. Rastgele bindiğimiz otobüste, yaşlı bir teyze bizi okula kadar götürmeseydi işimiz işti.

[2] Standing, G. (2014), Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf, çev. Ergin Bulut, İletişim Yay. s. 32.

[3] Standing, age, s. 20.

[4] Standing, age, s. 31-50.

[5] “İslâmi faşizm dedin, hemen tüm İslâm âleminden özür diliyorsun” cu akademisyenler de affetsin, bu yükselişin kritik halkalarından birinin bu kısacık yazıda dert edinen mesele dikkate alınmadan incelenmesi eksik kalır.

[6] Kalyoncuoğlu, D. (2015), “Bildik mücadele, yeni dönemeçler, unutulan harita”, Gelenek, No: 126, s. 90.