Üsküdar’dan Taksim’e, soL’dan Haziran’a...

Üsküdar’dan Taksim’e, soL’dan Haziran’a...

Ozan Akar
31/05/2018 Perşembe

Geçen hafta Üsküdar'daki motor iskelesinin önünden geçiyordum. TKP'li öğrenciler ellerinde "Boyun Eğme" dergisini satıyorlardı. Beş yıl öncesine gittim.

Sinop’taki öğrenciliğimin uzatmalarını oynadığım 2013’ün Ocak ayı, birçok emekçiye umut olan günlük soL gazetesini Üsküdar’da satmaya başladığım tarih olmuştu. Emekçilerin mücadele tarihi açısından oldukça önemli sayılacak bir yılın başladığının farkında değildim.

Üsküdar,  AKP’nin İstanbul’da Fatih’ten sonraki en önemli ikinci kalesi olarak görülen, AKP'li yıllarda emekçi eylemlerine ve mitinglere sahne olmayan bir ilçeydi, ta ki 2013 Haziran’ına kadar…

“Üsküdar’da gazete satmak ister misin” diye sorulduğunda  doğduğum ve gençlik yıllarımı yaşadığım Üsküdar’ı ve Üsküdarlıyı tanıdığımı, bu işin altından kalkabileceğimi düşünerek kabul etmiştim. Üsküdar sadece Kızkulesi ve AKP’lilerden ibaret  değildi. Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan da Üsküdarlıydı.  Deniz Gezmiş sosyalist mücadeleye Türkiye İşçi Partisinin Üsküdar İlçe Örgütünde başlamıştı.  1996 yılında gerçekleşen Susurluk kazası sonrasında yapılan "sürekli aydınlık için 1 dakika karanlık" eylemlerinde Üsküdarlılar sadece ışığını açıp kapatmakla yetinmemiş, sokağa da taşmıştı. Validebağ Koruluğu’nun 2000’li yılların başında AKP'li belediye ekipleri tarafından işgal girişimleri Üsküdarlıların direnişiyle karşılaşmıştı.

Öğrencilikten kalma bir alışkanlıkla, her gün erken kalkıyor, sabahın ayazında Üsküdar-Beşiktaş motor iskelesinin önüne geliyor, benim için gelen 100 gazetelik balyayı hemen yakındaki gazete bayiinden alıyordum. Üzerinde soL yazan yeleğimi ve şapkamı giyip, 7:00 olmadan satışa başlıyordum. Genellikle üç buçuk saat kadar çalışıyor, çalışma iyi giderse öğlene kadar devam ediyordum. Çalışma sırasında kimi zaman günün manşeti üzerinden, kimi zaman da sesimin yettiği kadarıyla “Halka Yalan Söylemek Suçtur” ve “Güne soL’dan Bakın” diye bağırıyordum. Şubat ayı geldiğinde elimdeki gazetelerin yarıdan fazlasını satıyordum. Gazete için gecelerini gündüzlerine katarak, canla başla emek harcayanları görüyor, bu emeğin bir parçası olabilmek için kar kış demeden her gün aynı saatte, aynı yerde oluyordum. Yağan kar altında kıpırdamadan satışa devam ettiğim için arkadaşlar arasında adım “kardan adam”a çıkmıştı. Kısa sürede çevredeki gazete bayilerinde, büfelerde, motor iskelesinde çalışanların ve işportacıların saygısını ve güvenini kazandım, arkadaşları oldum.  Sadece hava şartları ne olursa olsun meydana düzenli gelişimden dolayı değil, gerçekleri söylemekten vazgeçmeyen soL gazetesini çıkartan örgütlü bir iradeyi o meydanda temsil ettiğimden olsa gerek bu saygının sebebi diye düşündüm hep. 

Pek çok güzel anı biriktirdim Üsküdar'da çalıştığım günlerde. “Patronların değil emekçilerin gazetesi, soL” diye bağırdığımda, 20-30 metre uzağımda, yağışlı havalarda şemsiye, diğer zamanlarda ayakkabı içliği ve kemer satan işportacı abimin, Roman şivesi ile “işçilere yamuk yok” diyerek karşılık vermesi halkın ilgisini daha da çekiyordu. Sesimin kısık olduğu, sesli propaganda yapamadığım bir gün gazete alan ablanın yanından geçen, vapur iskelesinde güvenlik görevlisi olan abinin “patronların değil emekçilerin gazetesi” diye bağırması ve aynı ablanın gülerek “başkalarına da mı öğretiyorsunuz nasıl bağırılacağını” demesi aklımdan çıkmıyordu. Gazete almasalar bile gülümsemelerini,  “günaydın”larını ve “kolay gelsin”lerini eksik etmeyenleri, poğaça ve çay alıp getirenleri, "yanınızdayız" diyerek umudumuza güç katanları unutmak mümkün müydü? Ancak Üsküdarlıları yeterince tanımadığımı kanıtlayan olay Şubatta vuku buldu.

Gazeteyi satmaya başladığım Ocak ayında gerek zabıta gerekse polis ekiplerinin tacizlerine maruz kalıyordum. Üsküdar iskele meydanı gibi işlek bir yerde AKP’ye karşı mücadele veren örgütlü bir iradenin gazetesinin, sesli propaganda yapılarak satılması ve halktan destek görmesi kanlarına dokunuyordu doğal olarak. Ancak 5 Şubat günü gelen bir polis ekibi “gürültü yapıldığına” dair bir ihbar geldiği gerekçesi ile sesli propaganda yapmamı engellemeye çalıştı. İtiraz etmem üzerine polislerden biri elini silahına atıp, “senin kafanı kırarız” diyerek üzerime yürümesi ile belki de hayatının hatasını yaptı. O sırada gazete alanların sayısı hızla çoğalarak, polislerin çevresi halk tarafından kuşatıldı. “Gazetenin satışını kimsenin engelleyemeyeceğini” haykıran halkın kararlılığını gören polisler neye uğradıklarını anlamayarak hızla meydandan uzaklaştılar. soL’a sahip çıkan halk o gün çok sayıda gazete alırken,  bu toprakların emekçilerinden umudun kesilemeyeceğini bir kez daha ispatlamış oldu. Sonraki aylarda da giderek artan satışlar,  metal işçisinden lise öğrencisine, pilotundan hemşiresine, temizlik işçisinden öğretmenine Üsküdarlı emekçilerin, soL’u yalnız bırakmayacaklarını gösteriyordu.

Takvimler Mayısın son günlerini gösterdiğinde AKP’nin Gezi Parkı'na müdahalesi hızlanmış, parka sahip çıkanların eylemleri de artmaya başlamıştı. 31 Mayıs akşamı giderek artan polis şiddeti,  sadece Gezi Parkı’na sahip çıkmakla yetinmeyen, AKP’den de kurtulmak isteyen emekçilerin Taksim’e akın etmesini tetikledi. Kendimi İstiklal Caddesi'nde bulduğumda, "Dağ Başını Duman Almış" marşına “Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam” sloganı eşlik ediyordu. Hayatında hiçbir eyleme katılmamış çok sayıda yüzle karşılaştım burada. İstiklal'in girişini soL gazetesini de çıkaran irade, Türkiye Komünist Partisi (TKP) tutuyordu. Biber gazından etkilenenler ara sokaklara çekilip, soluklandıktan sonra geri dönüyor, direnişe kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Haliyle polis, milim kıpırdamayan halkı aşamıyor, bir türlü ilerleyemiyordu. İlerleyen saatlerde polisin saldırısı arttıkça, geri çekilmeye başladık ancak polis Taksim’i kuşatmıştı ve çıkmamıza dahi imkân vermiyordu. Dört arkadaşımla doluştuğumuz taksi ile gece saat 2:00 sularında güç bela Üsküdar’a attık kendimizi. Ancak gün bitmiyordu, bu daha başlangıçtı sadece.

Üsküdar’daki evime vardığımda polisin dağıttığı kitlenin de evlerine çekildiklerini, güç toplayıp ertesi gün tekrar toplanacağımızı ve direnişe kaldığımız yerden devam edeceğimizi düşünüyordum. Derken açık olan camdan o sloganı tekrar duydum. Mücadelenin bitmediğini, henüz yolun başında olduğumuzu haykırıyordu evlerinin camlarına çıkanlar. Haberleştiğim partili yoldaşlarımdan İstanbul’un hemen hemen tüm ilçelerinde durumun benzer olduğunu öğrenmem ile kendimi sokağa atmam bir oldu. Sokağımızda yüzlerce insan evlerinin önüne çıkmış, kimisi de hâlâ camdan slogan atmaya devam ediyordu. CHP’li komşumuz “acaba yürüsek mi aşağı sokağa, belki orda da bizim gibi sokağa çıkanlar vardır” dememe pek sıcak bakmadı, evinin önüne çıkmak ona göre yeterliydi. O sırada sokağımızın gençlerini gördüm. Yanlarına gittiğimde çoğunu sima olarak dahi tanımadığımı fark ettim. Yürümeyi önerdiğimde yüzlerindeki gülümsemeyi gördüm ve “hadi biz de slogan atalım, ne dersiniz” dedim. Arkadaşlardan birinin öncülüğünde “Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam” ve “Her Yer Taksim Her Yer Direniş” sloganlarını attık. Attığımız sloganlarla TKP’nin sloganları birbirine oldukça benziyordu. Sonradan isminin Kerem olduğunu öğrendiğim arkadaşın ve kardeşinin karşı binadaki komşularımız olduğunu, ilerleyen saatlerde ise aynı partide bulunduğumuzu öğrenerek şaşkınlığım bir kat daha artacaktı. Slogan attıkça çoğalarak aşağı sokağa doğru yürümeye başladık. Tahminimiz doğruydu, aşağı sokakta da halk toplanmıştı. Onlarla birleşerek Altunizade Erkek Öğrenci Yurduna doğru ilerlemeye başladık. O sırada herkesin aklında Üsküdar’ın merkezine inmek vardı. Yurdun önüne geldiğimizde çoğunluğu Marmara Üniversitesinde okuyan öğrencilerin de bize katıldığını gördük.

Burhan Felek Spor Salonu önüne geldiğimizde farkında olmadan araç yolunu kesmiştik. Oradan geçmekte olan, farları kapalı bir ekip otosunu fark eden halkın yuhalaması üzerine polisler hızla uzaklaştılar. Zeynepkâmil Mahallesi'nden geçerken caddedeki binalar “Gün Gelecek Devran Dönecek, AKP Halka Hesap Verecek” sloganı ile yankılanıyordu. Cama çıkıp alkışlayanlar, yürüyüşümüze pijamaları ile katılanlar, türbanlı arkadaşlar vardı ama söylediklerimize karşı çıkan kimseyle karşılaşmıyorduk. Emniyet Müdürlüğünün yanından geçerken tüm ışıkların sönük olduğunu gördük. Emniyet terk edilmişti sanki. Üsküdar merkeze geldiğimizde Deniz Gezmiş'in mahallesi olan Çiçekçi’nin halkıyla karşılaştık. Sayımız iyice çoğalmıştı. Üsküdar’ın merkezi “Faşizme Karşı Omuza Omuza” ile yankılanıyordu ki bu her zaman görebileceğimiz bir görüntü değildi. Şimdi de AKP’nin Üsküdar İlçe Binasına doğru yürüyorduk ki burası Altunizade’ye ve Boğaziçi Köprüsü’ne çok yakındı. AKP ilçe binası önüne geldiğimizde halkın öfkesini durdurabilecek bir önlemin alınmadığını görüp, az sayıda arkadaşla kitleye engel olmasak binanın akıbeti Karşıyaka'daki ile aynı olabilirdi belki de.

Halkın eve gitmeyip, Taksim’de direnmeye devam ettiğini öğrenmemiz yeni yol haritamızı çizmemizi sağladı. Yeni istikametimiz Taksim idi… Boğaziçi Köprüsü’ne ilerleyen halka engel olmasaydık az daha ters istikametten köprü yoluna giriyorlardı.  Hiçbir engelle karşılaşmadan köprü gişelerine ulaştığımızda sabah saat 5:00’e geliyordu. Gelen bilgiye göre binlerce Kadıköylü de köprüye doğru ilerliyordu. En önde sarı kırmızı çark çekiçli bayrakları dalgalandıran Kadıköylülerin gelmesiyle birlikte binlerce kişi köprünün üzerini gösteren o tarihi kareye girerek, Aydemir Güler’in de dediği gibi köprünün “ayıya dayı demeden de geçilebileceği”ni cümle aleme gösterdi. Köprünün henüz başlarındayken İşçi Partili (şimdiki Vatan Partisi) yirmi kişilik bir grup, “provokasyona gelmeyelim, köprüyü geçmeyelim” diyerek halka engel olmak istedi. İtiraz etmemiz üzerine İşçi Partililerin “bunlar TKP’li, bunların peşinden gitmeyin” demesi üzerine yürümeye başladık. Belki de hayatlarında ilk kez bir eyleme katılan binlerce kişi hemen arkamızdan gelirken bir avuç İP’li köprünün başında bir başlarına kalmıştı. Köprüden çıkarken “Avrupa’ya hoş geldiniz” yazılı tabeladaki “Avrupa”nın karalanarak üzerine “Devrime Hoşgeldiniz” yazıldığını gördüğümüzde herkesin yüzü gülüyor, güneş ilk ışıklarıyla yolumuzu aydınlatıyordu. Uzun yürüyüşün sonunda Beşiktaş Akaretler’e geldiğimizde bizi TOMAlar ve kalabalık bir çevik kuvvet barikatı karşılıyordu. Yaklaşık altı saatte, yirmi beş kilometrelik bir mesafeyi slogan atarak kat eden kitlemiz açlık, uykusuzluk ve yorgunluğun da etkisiyle, atılan onlarca gaz bombası karşısında daha fazla dayanamayıp, dağılıyordu. Dağılıyordu dağılmasına lâkin ertesi gün daha da kalabalık ve coşkulu bir şekilde tekrar buluşmak için…

Günlük soL, meşaleyi Atatürk Kültür Merkezine asılan pankart ile birlikte Haziran Direnişinin simgesi haline gelen haftalık "Boyun Eğme"ye devrederken,  internet ortamında haber portalı ve haftalık dergi olarak işçi sınıfına yol göstermeye devam ediyor hâlâ.

Haziran Direnişi, AKP’yi istemeyen, “Hükümet İstifa” diyen milyonlarca emekçinin var olduğunu, beraber hareket ettiklerinde büyük bir güç olabileceklerini göstermiş, "bu memleketten, bu halktan birşey olmaz" diyerek mücadeleden kaçanların yüzüne tokat gibi çarpmıştır. Diğer açıdan, sokağa çıkan milyonların örgütlü olmadığında  bu düzeni değiştiremeyeceğini de kanıtlamıştır.

İnsanın insanı sömürmeyeceği, işsizliğin yok edileceği, herkesin insanca yaşayacağı bir evinin olacağı, elektrik, su, ısınma ve toplu taşımanın ücretsiz olacağı, NATO'dan çıkılacağı ve yabancı üslere el konulacağı, AB üyelik sürecinin sonlandırılacağı, yerli ve yabancı patronların elindeki işletmelerin devletleştirileceği, eğitim ve sağlığın tamamen ücretsiz olacağı, dinin siyaset, yargı ve devlet işlerindeki etkisinin tamamen ortadan kaldırılacağı bir düzenin kurulması için, biz emekçiler taşın altına elini koymalıyız, örgütlenmeli ve bu düzeni değiştirmeliyiz. Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvetin yenemeyeceğini bilenler, paranın saltanatına da son verecektir.