Kağıttan bir gemidir devrim

Kağıttan bir gemidir devrim

Melis Güngör
23/10/2018 Salı

Bu hafta Türkiye Komünist Gençliği ve Solcu Liseliler’in çağrısıyla İstanbul’da farklı lise ve üniversitelerden yan yana gelerek, kapatılan ve müzeye dönüştürülen Seka Kağıt Fabrikası’na ziyarette bulunduk. Bize fabrikanın eski bir çalışanı da eşlik etti. İzmit’de ilk adımı atılan ve tarihimizde kamucu üretim adına çok önemli bir yer tutan bu büyük deneyimin, emek ve mücadele kokan, görünürde küçük, derinde kocaman ve bugüne dahi izlerini bırakan öyküsünü dinledik. Okuduğumuz kitapların, kalem gezdirdiğimiz defterlerin, nasıl elimize geçtiğinin öyküsü… Üretilen ilk kağıttan, kamuculuk karşıtı özelleştirme politikalarının sonucu kapatılışına ve günümüzde sadece bir müze olarak kalmasına kadar olan hikayenin, ülkemizin üretim tarihinde hangi verilerle kayda geçtiğini dinledik ve gözlemledik. Görmek isteyip de göremediklerimiz ise hatırımızda ve bilincimizde ayrı bir yer tutmaya devam edecek; belki okumayı bilmedikleri kitapların sayfalarını üretenler, alınteri kağıda damlayalar, yaşamları, ekmek kavgaları…

Memleketimizin üzerinde tüten ilk bacalardan biri, Seka Kağıt Fabrikası. 30lu yıllarda Alman mimarlar tarafından tasarlanıyor, İzmit’te kuruluyor. İlk kağıt üretimi, büyük coşku… Okumanın yazmanın vazgeçilmezi olan kağıt, bölge emekçileri için aynı zamanda ekmeği temsil eder oluyor. Makine motorları çalışıyor, işçiler makine başlarında, vardiyalarda ter döküyor, yüzbinlerce ton kağıt memleketin dört yanında emekçilerin, öğrencilerin hayatlarına giriyor. Kimi zaman tarihin önemli isimlerinin fikirlerini karaladığı okul defteri, kimi zaman hekimlerin yazdığı bir reçete oluveriyor.  

Tarihin tekeri dönüyor, fabrikalar satılıyor, okyanus ötesinden yepyeni makineler geliyor ve rekabet hızlanıyor… Satılan sanayi, yerlisini yutmaya başlıyor. Seka’nın makineleri ise yenilenmiyor, işçileri çalışıyor ancak onlar üretirken kanamaya başlıyor fabrika. Kağıt üretiminde kullanılan selüloz da zamanla ülke dışından getirilmeye başlanınca, kitap ve defterlerimiz dolara endeksli hale geliyor. Dolar arttıkça, kitap almak da zorlaşıyor. Yıllar ilerliyor, ülkede yönetimler değişiyor ve Seka da özelleştirme çukurunun içine çekilmeye çalışılıyor. Zaten 70’li yıllardan sonra kamu girişimciliği yapılması istenmiyor. Fabrikaya 80’li yıllarda, 14-15 yaşlarında giren işçilerin bile ilk günden kulaklarına ha kapatıldı ha kapatılacak söylentileri fısıldanıyor. Ve nihayet, yıl 2004, AKP iktidarı, fabrikanın üretimi durduruluyor ve ülkeye ilk yerli kağıtları getiren fabrika artık kağıt üretemez hale getiriliyor. Fabrikanın çalışanlarında hüzün, öfke… Ancak fabrika ne kadar çok istense de, halkın tepkisinden korkulduğu için satılamıyor. Arsası, inşaat firmaları ve başka firmalar tarafından ne kadar istensede ranta peşkeş çekilemiyor ve tarihimizin gördüğü ilk yerli kağıdın basıldığı fabrikanın bulunduğu alan kültür parkı haline getiriliyor ve daha sonra fabrika müzeleştiriliyor. Fabrika şimdi bizlere, gençlere, işçilere, asıl sahiplerine geçmişin izlerinden geleceğimize ışık tutacağımız bir miras olmuş durumda.

Kitaplarımızın, defterlerimizin nasıl üretildiğini, üretim sürecinde bulunan emekçilerin hangi aşamalarda ve koşullarda çalıştıklarını, kullanılan makineleri yerinde görmüş olduk. Dinlediklerimiz ve gördüklerimizden sonra hepimizde uyanan his ortaktı; öfkeli bir umut. Öfkeliydik, çünkü anlatılan hikayenin aslında bir satılmışlık ve halk düşmanlığı öyküsü olduğunun farkındayız. Umutluyduk, çünkü insanlık tarihinin biriktirdikleri yalnızca haramilerin talanından ibaret değil. 

Hepimizin aynı gemide olduğu söylenen şu günlerde, Sunay Akın’ın Deniz Gezmiş’e adanmış o çok bilinen şiirinin dizeleri geliyor aklıma, “kağıttan bir gemidir devrim”. Çünkü kriz kitap ve defterlerimizin fiyatlarını arttırdığında, SEKA olsaydı böyle olmayacağını öğrenmiştik. Belli ki SEKA’yı talan edenlerle aynı gemide değiliz, bizim gemimiz “kağıttan”. Üzerine alın teri, el yazması, daktilo, yazıcı mürekkebi damlamış kağıttan… Ne olursa olsun, batmaz bu gemi. Batırmaya niyetlenenleri tanıyoruz. Enselerindeyiz…