Türklük, Yurttaşlık ve Afro-Türkler

Türklük, Yurttaşlık ve Afro-Türkler

Mehmet Ali Olpak
11/10/2016 Salı

Amcam Mustafa Olpak’ın anısına

 

“Afro-Türk” sözünü pek çok insan daha önce duymamıştır. Artık bir terim olarak kabul edildiğini sanıyorum, geçmişte Türkiye’ye getirilmiş ve bugün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan insanlar için kullanılıyor. Bu insanların bireysel ve kültürel geçmişinin ortaya çıkarılması için çokça çaba sarf etmiş Mustafa Olpak’ı geçtiğimiz hafta kaybettik. Ben de, veda etmek istedim; onun ifadesiyle “dördüncü kuşağın” bir üyesi olarak, ikimizin de üzerine kafa yorduğu ve kendi bildiğimiz yollarla pratiğini yaratmaya çalıştığımız kimi konulara dikkatinizi çekerekten.

Amcam, 2000’li yılların başında giriştiği “ailesinin hikayesini yazma” sürecinden itibaren hemen tüm enerjisini ve zamanını Türkiye’de yaşayan Afrika kökenli insanların sorunlarına ayırdı. Bunun için bir dernek de kurdu (Afrikalılar Kültür, Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği). Konuyla ilgili iki kitap yazdı1, çalışmalarından yola çıkılarak “Arap Kızı Camdan Bakıyor” isimli bir belgesel yapıldı, kendi ailesinden ve görüştüğü insanlardan elde ettiği veriler çeşitli bilimsel araştırmalara konu oldu.2

Elde ettiği verilerin ve vardığı sonuçların değerlendirmesini öncelikle bilim insanlarına bırakmak gerekir; ancak bir şekilde temas ettiği tüm insanlar için önemli olan, kendilerini bu ülkenin birer yurttaşı olarak hissedebilmelerine verdiği destek oldu.

Benim de bu sayfada yer işgal etmekteki niyetim konuyla ilgili önemli gördüğüm bazı hususları dikkatinize sunmaktır. Zira konu, toplumumuzun bir dokusunun varolma mücadelesinden ibaret değil.

Bizimkilerin öyküsü, isimden anlaşılacağı üzere, Afrika’da başlıyor. Köle ticaretinin kurbanı olup Girit’te satılıyor ve Osmanlı toplumunun parçası oluyorlar. Cumhuriyet dönemindeki mübadele sürecinde de Türkiye’ye geliyorlar. Cumhuriyet onları “Türk vatandaşı” yapıyor. Yurtlarından zorla uzaklaştırılmış, köle olarak satılmış insanlar için yurttaş olmak bulunmaz bir nimet. Hakları olan özgür bir birey olmak, karşılaşacağı tüm toplumsal ve sistemik sorunlara rağmen bir köle için tercih edilir bu statüdür. Hasılı, hem mecburiyetten hem fırsatı değerlendirerek, bizimkiler Türk kimliğini de benimsiyorlar.

İlginçtir, derneğin kuruluş sürecinde önerilen Afro-Türkler, Siyah Türkler gibi Türk sözcüğünü içeren isimler “ayrımcılık” gerekçesiyle kabul görmemiş, “Afrikalılar” adlandırması kabul görmüş. Ancak, kendilerinin de ifade ettiği gibi bu insanlar geçmişlerini kaybetmek pahasına çocuklarını Türk kimliğiyle yetiştirmiş, buna rağmen türlü ayrımcılığa maruz kalmışlar.3

“Tamam o zaman, biz de Türk olalım” demekle iş bitmemiş yani. Cumhuriyetin kurucu kadroları, Türklüğü “bir yurttaşlık tanımı” olarak önerdiklerini iddia etseler de, kapitalist yolun dinamikleri meselenin etnik boyutunu bir sorun haline getirmiş. Sorunun büyüklüğünü, 93 yıl sonra halen süren gerilimlerden anlıyoruz. Detayına girmeye gerek görmüyorum; bu meselenin çeşitli boyutları yeri geldikçe soL Portal’da işleniyor.

Bu haliyle sorun, bizimkileri de vurmuş tabii. Bir de renk meselesi var; kendilerini gizlemek isteseler dahi bu mümkün değil. Dolayısıyla, ayrımcılık bir yerde vuku buluyorsa, bizimkilere kesin olarak rast geliyor. En “tatlı” halini, meşhur “çikolata renkli sanatçımız” Esmeray’dan biliyoruz. Bu nasıl bir adlandırmadır? Kadın sözcüğünü ayıptan sayıp “bayan” demek gibi bir şey. Ancak dert, etnik veya kültürel köken çağrışımı yapacak bir adlandırma kullanmamak olduğu için, böyle bir gariplik çıkmış ortaya.

Hasılı, Türk kimliğini benimsemiş de olsanız, milliyetçiliğin olduğu yerde rahat yok. Yine de Afro-Türkler cumhuriyetin sağladığı yurttaşlığa sarılmışlar. Zaten dönecek yerleri de kalmamış; bu memleket vatanları olmasın da ne olsun?

Zaman zaman, başka bir örnek olarak Almanya’ya göçen Türklerin durumu aklıma takılıyor. Bu insanların vatanı neresi? Ulusal aidiyetleri nedir? Onlar kendilerine Türk diyorlar; benim için “öyle diyorlarsa öyledir”. Onlar Türklüklerini öne çıkaran haberlere konu oldukça buralarda da göğsünü gerenler oluyor elbet, ama genç kuşakların Türkiye’ye gelip de sorunsuz bir şekilde topluma uyum sağlayabildiğini, ayrımcılığa maruz kalmadığını kimse iddia etmeyecektir sanırım. “Gurbetçi”lere dahi ayrımcılık yapanların oraları yurt belleyenlere ne gözle bakacağını tahmin etmek zor değil.

“Nereden aldın nereye getirdin mevzuyu” diyebilirsiniz. Belki şimdilerde pek öyle değil ama, malum, zaman zaman bu “kimlik” meselesi gündeme geliyor, anayasa tartışmalarına bile konu oluyor. “Şöyle tanımlayalım, böyle tanımlayalım” argümanları havada uçuşuyor. Ama ayrımcılığın ortadan kalkmasına dair pek bir emare görünmüyor. Bir yandan da yurttaşlığın içi boşaltılıyor; hakları ve topluma karşı sorumlulukları olan birey gidiyor, yerine çeşitli kimliklere karşılık gelen topluluklar geliyor. Bu sırada “özgür birey”, özgürlüğünü ve bireyliğini bir etnik topluluğun, aşiretin, hatta bir cemaatin üyesi olarak tecrübe ediyor. Artık o nasıl bir özgürlükse.

Demek ki kimliklerimiz, bizleri özgür bireyler kılan, en azından bunu idrak ve iddia edebilmemizi sağlayan asgari koşulları, yurttaşlık nosyonunu korumaya yetmiyor. Yurttaştan tebaaya, ulustan ümmete doğru bir geri gidiş, kimliklerimizi kucaklayarak pek ala mümkün olabiliyor. O kadar ki, “aşiret liderleri” imzasıyla birileri çıkıp açıklamalar yapabiliyor. Bu tabloda bizimkilerin payına da “kabile reisleri”nin açıklama yapması düşerdi herhalde; bağların kopması bazen hayırlı olabiliyor.

Toplumun, hakları ve sorumlulukları olan bireylerin bir toplamı olmaktan çıkıp aşiretlerin, cemaatlerin ve benzerlerinin bir bileşimi olarak yeniden tanımlanmasıyla yurttaşlık nosyonunun ortadan kaldırılması aynı sürecin iki yüzü. Burada kimliklere, kültürlere, inançlara değil, aşiret ve cemaat liderlerine, şeyhlere, şıhlara özgürlük var.

Afro-Türklerin meselesi, “özgür olmak”tı. Türkiye’ye geldiklerinde, özgür olmak için yurttaş olmak gerektiğini öğrendiler. Tarihin cilvesidir herhalde, yurttaşlığın tek başına yetmediğini de Türkiye’de öğrendiler. Şimdi umuyorum,“örgütlü yurttaş”ı da Türkiye’de keşfedecekler. Kendilerinden önce de bu coğrafyada olanların torunlarıyla, emekçi kardeşleriyle beraber. Kimliklerini, kültürlerini, geçmişlerini birlikte konuşacak, birlikte anlayacaklar. Kapitalizmin kangrenleştirdiği sorunları çözecek, kaynağını kurutacak bir halk iradesinin parçası olacaklar.

Ve özgür olacaklar…

1 Kitapların isimleri “Arap Kızı Kemale” ve “Köle: Kenya, Girit, İstanbul Kıyısından İnsan Biyografileri”dir.

2 Bu vesileyle, belgeselin yapımcısı ve yönetmeni sevgili Gül Büyükbeşe’ye ve akademik çalışmalarında konuya yer veren sevgili Aytek Soner Alpan’a teşekkür etmek isterim. “Çikolata renkli yurttaş” olmaktan çıkıp eşit yurttaşlara dönüşebilmek için verilen uğraşa değeri ölçülemez katkılar sundular.

3 http://atlantablackstar.com/2016/09/17/after-generations-of-assimilation...