Bir gezinin ardından

Bir gezinin ardından

Mahir Bayram
01/11/2018 Perşembe

27 Ekim cumartesi günü Ankara Üniversitesi öğrencileri olarak Aydınlanma ve Sosyal Araştırmalar Topluluğu ile Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne bir gezi düzenledik. ‘Anadolu Toplumlarının Gelişimi’ başlıklı gezinin rehberliğini, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim dalında görev yapan Prof. Dr. Erhan Nalçacı gerçekleştirdi. Bu geziyi diğer gezilerden farklı kılan en önemli unsur ise, müzede sergilenen eserler üzerinden insanlık tarihinin tarihsel bir süreklilik içerisinde incelenmesi oldu. Kısacası müzeyi gezerken insanlık tarihine bilinen ezberlerin aksine yepyeni bir bakış açısıyla bakmış olduk.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni önemli yapan noktalardan birisi hem sınıfsız toplumların hem de sınıflı toplumların yapısını aynı anda bu mekânda görebiliyor olmanız. Müze, aynı zamanda ülkemizde ve dünyada ender görülen müzecilik örneklerinden birisi. Müzedeki sergilenen eserler insanlık tarihinin milyonlarca yıl süren serüvenine ışık tutuyor. Tabi burada da siyasi iktidarın gerici yüzü hemen karşımıza çıkıveriyor. Farklı homo türlerinin yaşantılarını konu alan bir animasyonda oynayan karakterlerin sadece erkek olması bunun en çarpıcı örneklerinden birisi. İnsanlık tarihinin oldukça eski bir dönemine ışık tutan bir animasyon çekerken, ilgili toplulukların çıplaklıkları nedeniyle sadece erkek figürlerin canlandırılması, bugün yaşadıklarımızın da bir tür yansıması. Fakat ne olursa olsun bu müdahaleler müzenin önemini ve içinde barındırdığı tarihsel izleri silmeye yetmiyor.

İlk olarak Anadolu’daki ilk yerleşik toplumların en güzel örneklerinden “Çatalhöyük” ile toplumlar tarihine giriş yapıyoruz. Hepimizi şaşırtan noktalardan birisi Çatalhöyük nüfusunun 2000 yıllık tarihi boyunca burada yaklaşık olarak 8000 kişinin yaşamış olduğu ve 2000 yıllık tarihi boyunca herhangi bir savaş veya saldırı buluntusuna rastlanılmaması. Antropolojik alanda bol bol duyduğumuz  “insanların geninde savaş vardır’’ tezi bilimsel ve arkeolojik verilerle çürütülüyor. Çatalhöyük toplumu bize, insanlığın barışçıl, sınıfsız ve eşit bir toplum içinde de yaşayabildiğini gösteriyor.

Çatalhöyük’te gördüğümüz diğer bir önemli nokta ise toplumsal eşitsizliklere dair bir nüvenin bulunmaması. Evler aynı büyüklükte ve hiçbir ev diğer evlerden daha lüks değil. Evler dip dibe, sokak yok; evlere damlardan giriş yapılıyor. İnsanların sosyal yaşamı sokakta değil evlerin damlarında geçiyor. Çatalhöyük bu gibi sebeplerle toplumların tarihini anlamamız ve özellikle de ilk yerleşik toplumları anlamamız açısından çok önemli bir yer tutuyor.

Gezimizde, müzenin düzenine göre sınıflı toplumlara dair buluntulara doğru ilerledikçe büyük bir değişim gözlemliyoruz. Birilerinin başka birilerine üstünlük kurması, tahakküm altına alması ve sömürmesi tam da bu tarihsel kısımda başlıyor. Avcı- toplayıcı toplumdan tarım toplumuna geçişle beraber ortaya artı değer kavramının ve yaratılan artı değere el koyan bir sınıfın var olmaya başladığını görüyoruz. Köleci toplumun ilk izleri tam da bu dönemde ortaya çıkıyor.

Üretim araçlarının değişmesiyle beraber insanların kendilerini ifade etme biçimleri de değişiyor. Öncesinde duvar üzerine tasvir edilen av ritüelleri bu süreçle beraber çanak çömlek gibi aletlerin üzerinden ifade edilmeye başlanıyor. İlk komünal toplumdan köleci topluma geçişle birlikte ritüeller, duaya; sihir için yapılan kil yapıtlar, puta dönüşüyor. Ve bu süre zarfında, yani sınıflı toplumların tarih sahnesine çıkmasıyla tanrıların ve dinlerin de tarih sahnesine çıktığını görüyoruz. Güneş kursu öküzün boynunda yer almaya başlıyor. Ve binlerce yıl dünyamızın düz ve öküzün boynuzunda olduğuna inanılıyor.

Geziyi sonlandırdığımızda bizim de bugüne kadar öğrendiğimiz tarih algısı değişiyor ve karşılığında yeni sorular kafamızı kurcalamaya başlıyor.  Artı değere nasıl el konulmaya başlandığı, bununla birlikte kadın erkek eşitliğinin bozulup gücün nasıl erkeğe geçtiğini, dinin toplumsal yaşama nasıl müdahale etmeye başladığını ve tüm bu olumsuzlukların aslında özel mülkiyetle ortaya çıktığını öğrenmiş oluyoruz. Bunun yanında binlerce yıl önce bile komün yaşamın nasıl eşitlikçi olduğunu ve bugün o eşitlikçi toplumsal yapıdan nasıl uzak olduğumuzu görüyoruz. Bundan sonra asıl tartışma konumuz da kökten değişiyor. Eşit özgür bir toplumu nasıl yeniden inşa edeceğimizi konuşuyor, bu düşü yaymaya başlıyoruz. Biz ülkenin genç insanları olarak, bu geziyle birlikte, böyle bir toplumun kurulabileceğine gerçekte inanıyoruz.