Şili'nin 'Yüce Başkan'ı Pinochet ve bizim 16 Nisan'ımız

Şili'nin 'Yüce Başkan'ı Pinochet ve bizim 16 Nisan'ımız

Hakan Aydın
10/04/2017 Pazartesi

“Yüce Başkan" Pinochet; 1970’de, demokratik bir seçimle devlet başkanı seçilen sosyalist Salvador Allende’ye karşı yapılan ve Allende’nin öldürülmesi ile sonuçlanan ABD destekli askeri darbenin lideriydi. 1973 yılında gerçekleşen bu darbe sonrası Şili'de geliştirdiği baskı politikalarıyla iktidarını güçlendirmişti.

Büyük bir kısmı darbeyi izleyen aylarda olmak üzere binlerce kişi katledildi; birçok insan gözaltında kaybedildi. Doğrudan Pinochet’ye bağlı subayların yönettiği infaz timleri, ülkenin bütün bölgelerini gezerek daha önceden kimliği belirlenen muhalifleri tek tek infaz etmişti. Ülkenin kuzeyindeki ısız bölgelerde ve Patagonia’da muhalifler için toplama kampları kuruldu. Muhaliflerin birçoğu işkencelerde hayatını kaybetti, bir kısmı ise “uçaklardan denize atılma yöntemi” ile öldürüldü. P

inochet yönetimi, “iç düşman” olarak ilan ettiği muhaliflere karşı tarifi imkansız bir devlet terörü uyguladı. Üstelik bu terör sadece Şili’de yaşayanları değil, ülke dışına kaçabilenleri de hedef aldı. Darbenin Şili halkının üzerinden geçtiği aylar boyunca, bir milyona yakın insan ülkesini terk etmişti.  Yerleri tespit edilebilen muhalifler çeşitli suikastlara hedef oldu.

Örneğin; Allende’nin Dışişleri Bakanı olan Orlando Letelier Washington’da otomobiline konan bombanın patlaması sonucu öldürüldü. 1977 yılına gelindiğinde ise Şili’de doğmuş ya da doğabilecek her türlü direniş yok edilmiş, muhalefet tamamen sindirilmişti.

Yaklaşık 17 yıl süren Pinochet diktatörlüğü, tüm darbelerde söylenegelen bir “ara rejim” değildi; “Şili’yi tanınamayacak hale getirmek” olan ebedi bir emperyalist tahakküm projesiydi. Milton Friedmann’ın başını çektiği “Şikago Çocukları”nın hazırladığı ekonomi programları uygulamaya koyuldu. Bu program, Unitad Popular’ın öngördüğünün tam tersi bir toplum modeline dayanıyordu. Şili, neo-liberal politikaların laboratuvarı haline getirildi.( 1)

Emperyalizm destekli “Yüce Başkan” Pinochet’in en büyük “başarısı”, Şili halkını “toplumcu birey”lerden “tüketici müşteri”lere dönüştürmesi olmuştu. Gerektiği gibi uygulanan neo-liberal ekonomik program ve buna bağlı olarak geliştirilen baskı politikalarının yarattığı korku, bu başarının temelini oluşturdu. “Bireysel kurtuluş” ihtirası, “toplumsal kurtuluş” duygularını çökertti. Diktatörlük, her türlü eşitlik düşüncesini susturdu, kolektif duyguları parçaladı. Servetin bir avuç kişinin elinde toplandığı orantısız bir gelir dağılımı, yaygınlaştırılan yoksulluk ve açlık sınırındaki ücretlilik, tasfiye edilen sosyal haklar ile tabelalara indirgenmiş sendikalar yoluyla kuşatılmış bir toplum yaratılmıştı.

Darbe öncesi varolan ve işleyen, Şili sosyal güvenlik sistemi tamamen çökertildi. Sendikalı işçi sayısı düşürüldü, toplu sözleşme yetkileri ortadan kaldırıldı ve iş güvencesi fiilen devre dışı bırakıldı. Emeklilik sisteminin de özelleştirilmesiyle, çalışan yığınlar sefalete mahkum edildi.

Bu tablo içerisinde, Şili halkı, Augusto Pinochet'in 8 yıl daha iktidarda kalıp kalmayacağını belirlemek üzere 5 Ekim 1988 tarihinde sandık başına gitmişti. Askeri baskı, muhalif oyları korkutma, hayır kampanyalarına yönelik her türlü engelleme ve durdurma çabalarının yarattığı umutsuz atmosfere rağmen, referandum sonucunda % 55 oranında “HAYIR” oyu çıkmıştı. Ama “Yüce Başkan” gitmemişti! Referandum “illegal” ilan edilmişti. O gün başlayan, geçmişle hesaplaşma ve Pinochet’in gölgesini Şili toplumunun üzerinden kaldırma isteği ise kolay gerçekleşmedi. 1989‘da tekrar yapılan seçimlerde Pinochet seçimi yine kaybetti ama yine gitmedi. Uluslar arası baskının da yardımıyla ancak 1990’da koltuğunu devretmişti.

Çünkü; Pinochet yönetimi, başta 1978 tarihli af yasası ve 1980 yılında yapılan referandumda % 67 “evet” oyu ile kabul edilerek, 1981’de yürürlüğe giren anayasa olmak üzere, “meclisi fesih etme yetkisi” dahil pek çok yasal ve kurumsal tedbirle hem kendini, hem de kendi ilişki ağını güvence altına almıştı.

“Demokrasiye dönüş”ten sonra üst üste seçilen Concertacion’un denge/geçiş politikaları sebebiyle soruşturmalar yavaş gelişti ve Pinochet hiçbir şekilde tutuklanamadı. Ancak 1998’de Londra’da gözaltına alınabildi. Bu gözaltı sürecinde, yandaşları “kendilerini yabancıların saldırılarına ve sömürgeciliğe karşı ulusun savunucuları olarak ilan ettiler.”  Oysa Pinochet’nin devirdiği Allende, Şili’yi uluslararası sermayenin ve emperyalist güçlerin tahakkümünden kurtarma iddiasıyla iktidara gelmiş ve iktidarı boyunca da bunun için uğraşmıştı.

Pinochet, sadece ev hapsinde tutulabildi. Siyasal işlevlerini bir bir yitirdi, fakat hiçbir zaman bir mahkeme kararıyla mahkum edilemedi!

BİZİM '16 NİSAN'

12 Eylül Darbesi’nin lideri Kenan Evren’den 1 numara büyük, 1965 Endonezya Darbesi’nin lideri Suharto’dan ise 1 numara küçük “Yüce Başkan” Pinochet, bizim “16 Nisan” ımızın hikayesini biraz farklı ama “toptan” yazmıştır. Bizim hikayemiz daha uzun, birden fazla kişi ile bütünleşiktir. Biraz tersinden yazılmaya çalışılsa da, bize özel bir “Totalitarizm”in hikayesidir.

Emperyalizm, 12 Eylül 1980 tarihinde güçlü bir darbeyle yönetime el koyan Kenan Evren aracılığıyla, toplumdaki tüm muhalif unsurları susturdu. Sendikaların gücünü kırdı, toplu sözleşme hakkını sınırlandırdı ve işçi sınıfının mücadele azmini kırdı, geriletti. Toplu gözaltı, işkence, yargılama, idam ve döneme özel geliştirilmiş diğer yasaklarla toplumsal dinamikler sindirilirken, neo-liberal uygulamalara hazırlık olması bakımından 1982 Anayasasını hazırlatıldı. Pinochet’li Şili’de hazırlanan anayasa % 67 “evet” ile kabul edilirken, bizde % 92 “evet” ile kabul edilmişti. 1983 yılında seçim kararı alındığında, toplum “demokrasi” başlığı altında sunulan neo-liberalizme geçişe tam olarak hazır değildi ama “Komünizmle Mücadele Derneği” geçmişleri ile emperyalizmden tam not alan liberal-islamcılar gerekli yapıyı kurabilirlerdi. Özelleştirmenin “faydalı” bir şey olduğunun “öğretilmeye” başlandığı Turgut Özal’lı yılların ardından, 10 yıllara dayanan kaos ve krizlerle toplum neo-liberalizm’e hazırlandı.

Emperyalizm, Kemal Derviş’in kişiliğinde neo-liberal programın tam metnini sunuyordu. “Bireysel kurtuluş” ihtirası, “toplumsal kurtuluş” duygularını yok etmeye başlamıştı ya da -bizim ülkemize özel olsun- “gemisini kurtaran kaptan olacaktı.” Yerli sermaye, uluslar arası sermaye ile entegre olacak, cumhuriyet devriminin bütün kazanımları ile birlikte ülkenin tüm kaynakları ortaklaşa talan edilecek, işçi sınıfının yokluğunda halkın serveti yer yer hortumlanarak, yer yer de borçlandırılarak sermayedarların kasasına akıtılacaktı. Sermaye büyüyecek, milli gelir yükselecekti. Bu programı uygulayacak olanlar ise, yine liberal-islamcılar’dı.

Oldu, bu da başarıldı. O kadar başarıldı ki, cumhuriyetin kendisi bile tasfiye edildi. Bu başarının getirdiği sarhoşluk, liberal-islamcılar arasında iktidar savaşını getirdi. Üniter devlet yapısı, 12 Eylül Anayasası vb., neo-liberal uygulamaların ve buna bağlı gelişen “bütçeyi yönetme hırsı”nın sürekliliğini sağlamaya “içerik olarak” yetmedi. Halbuki, 12 Eylül Anayasası, tek başına iktidar olan bir partinin her şeyi yapabileceği üzerine temellendirilmişti. Ama yetmedi! Öte yandan, ülkede alttan alta kaynayan bir kazan vardı, zaman zaman da -Haziran’da olduğu gibi- kendini gösteriyordu. 12 Eylül Anayasasının “eksikliğinden” kaynaklanan yönetememe krizine çözüm bulundu: “Yüce Başkan” Pinochet! Yani totaliterizm.

Totaliterizm, devlet zorunu bir bütün olarak toplum üzerinde uygulayan genelleşmiş bir sitem –daha da ötesi, detaylandırılmış baskı rejimi- anlamına gelir.(2) Sözcüğün babası Benito Mussolini’dir ve ilk kez 1920 yılında kullanmıştır. Kapitalist toplumların “demokrasi”, komünist toplumların “totalitarizm” ile damgalandığı soğuk savaş kültürünün mirası da olduğu söylenebilir ama gerçek emperyalizm ile ilişkilidir. Tam da bu noktada; demokrasi’nin tarifini, “maddi koşulların eşitliğinin, özgürlük olarak savunulması ve yaşanmasıdır” şeklinde yaptığımızda, uzatmadan komünizmi bu konudan arındırmış oluruz. Yineleyelim; totalitarizm, emperyalizme içkindir. Portekiz’de Salazar, Nikaragua’da Somoza, Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, Paraguay’da Matiauda vb. gibi eklenecek isimlerle uzunca bir listeye ulaşabilir. Darbeyle, iç savaşla ya da seçimle iktidara gelmiş olsalar da hepsi totaliter yapılar inşa etmişlerdir, hepsi de emperyalizm ile doğrudan ya da dolaylı ilişki halinde iktidarlarını kurmuş ve devam ettirmişlerdir.

AKP de artık bu yoldadır. Bugün AKP, salt otoriterleşen bir iktidar olmanın ötesine geçmiştir. Devletin tüm ikna ve zor araçlarını kullanarak kendi toplum mühendisliği projesini uygulamaktadır. Halkı müslümanlıkla, müslümanlığı AKP ile, AKP’yi Erdoğan’la ve Erdoğan’ı da tanrısal bir varlık gibi tüm halkın ruhunu temsille özdeşleştiren mantığın, devletin ikna ve zor araçlarını detaylandırılmış bir baskı rejimine çevirerek, İslam totalitarizmi yaratmak üzere olduğu bir durumla karşı karşıyayız. Erdoğan, artık salt “karizmatik” bir lider değil, “halkın ruhunu temsille özdeşleştirilen” liderdir. Cumhurbaşkanı ile başbakanın ilişkisinde “yönetmek” konusunda çatışma yoktur. Başbakanın, bakanların, mülki amirlerin bu denli yetkisizleştirilmesinin sebebi totaliter yönetim zihniyetidir ve AKP tepeden tırnağa bunu desteklemektedir.

Artık, mülki amirler mükellef memurlara dönüştürülmüş durumdadır. Polis ordulaşmaktadır. Vatandaş muhbirliğe zorlanmakta, hakkını arayan ya da iktidara karşı olanlara doğrudan “düşman” muamelesi yapılmaktadır.

Artık, yönetsel her aksaklığın arkasında uluslararası bir komplo aranmaktadır. AKP kitlesi ise bu “sanal gerçeklik” üzerinden reaksiyoner tutumlar almaktadır.                                                            

Artık, referandum kavramı tek taraflıdır. Yani; “evet” özgürlüğü ile referandum yapılmaktadır.

Artık, AKP ottalitarizmi tepeden tırnağa istemektedir.

Bizim 16 Nisan’ımız bunun için planlandı, bunun için yapılıyor. Ve yine Şili’deki gibi yapılıyor.

Örneğin; Ankara'da bir polis memuru "Hayır" bildirisi dağıtanlara müdahale ederek, "Evet" bildirisi dağıtılabileceğini, ancak "Hayır" bildirisi dağıtamayacaklarını” söyleyebiliyor. (3)

Örneğin; Adana'da 27 Mart sabahı, TKP'nin referanduma yönelik "Yetmez ama hayır" başlıklı bildirisini dağıtan parti üyeleri sivil polisler tarafından gözaltına alınabiliyor. (4)

Örneğin; Denizli’de, “Hayır” standına “hayır diyenler teröristtir vatan hainidir" diyerek bıçak ve sopalarla saldırılabiliyor. (5)

Bizim yaşadıklarımız, Şili halkının yaşadıklarına benziyor. Zamanlar, mekanlar ve kişiler farklı sadece. Benzemeyen kısmını tamamlamaya çalışıyorlar.

Ne için oy vereceğimizi bilelim, işçi sınıfına güvenelim ve yine Şili ile bitirelim:

1988 yılında yapılan referandum öncesi, Pinochet, “evet” ve “hayır” oylarının dengede olduğunu biliyordu. Bu dengeyi her zamanki baskı ve şiddet yöntemiyle lehine çevireceğine inanıyordu. Pinochet tarafından tüm televizyon programları kontrol ediliyor, tüm propoganda çalışmaları denetleniyor, yer yer engelleniyordu. (6)

Her türlü baskıya rağmen Pinochet kaybetti. Nasıl mı? Kadınlar, yoksul emekçiler ve mizah yeteneği gelişmiş gençlerin tercihleri ile. Neo-liberal politikaların olumsuz etkilediği işçi sınıfının tercihleri ile kaybetti.


KAYNAKLAR:

(1) Ariel Dorfman, Terör Cininin Kovulması, Çeviren: Zehra Savan, Everest Yayınları, İstanbul 2003,

(2) Claude Lefort, The Political Forms of Modern Society, Ed. John B. Thompson,

(3) http://haber.sol.org.tr/toplum/video-hayir-bildirisi-dagitanlara-polis-b...

(4) http://haber.sol.org.tr/toplum/hayir-bildirisi-dagitan-tkpliler-yine-goz...

(5) http://www.birgun.net/haber-detay/hayir-standina-tasli-bicakli-saldiri-b...

(6) http://www.gazeteduvar.com.tr/analiz/2017/01/29/turkiyede-pozitif-bir-ha...