Fidel’den sonra, yalnız değiliz

Fidel’den sonra, yalnız değiliz

Gülçin Uz
26/11/2016 Cumartesi

Küba halkının sosyalizmi korumak ve devam ettirebilmek için her aşamasını tırnaklarıyla kazır cinsten gösterdiği çabaya her dönem bir kaygı eşlik etmiş, kaçınılmaz olarak. Ülkeyi korumanın ağır yükümlülüğünün doğal sonucu olarak ortaya çıkan bu kaygı tersinden tam bir özgünlüğe ve yaratıcılığa götürmüş Küba’yı. Gerçekten kelimenin tam anlamıyla yokluk, yaratıcılığı körüklemiş!

Öz kaynakların doğru ve akıllıca kullanımı, toplu taşımada nakliye kamyonlarından ‘havana metrosu’nu yaratmış,  tarımsal alanda istenen zenginliğe kavuşabilmenin türlü yolu aranmış, biyoteknolojide ve tıpta sınırlı olanakla önemli başarılara imza atılmış, bir alternatif olarak turizmin adada gelişimi konusunda ciddi yol katedilmiş. Ülkenin askeri savunma ihtiyacının hiç gündemden düşmediği düşünülünce bütün bunları yapmak hiç de kolay olmamış.

SSCB’nin çözülüşünden sonra ve/hatta artık Küba’ya hayrının dokunmayacağının tescillendiği son yıllarında bile ayakta kalmak için verilen mücadele her şeyden önce ülkenin kendine olan güveninin bir ilanı, yapabileceklerini görmesinin bir fırsatı olmuş. Evrenselliği ve buradan aldığı gücünün aşikârlığı bir yana, devrim sonrası toplumsal hayatta sosyalizmin inşaasının  ve sürdürülmesinin  ülke sınırları içinde ne denli bir üst düzey çaba gerektirdiğinin en güzel örneğidir Küba… Çünkü bu küçücük ada parçası her şeye rağmen bu işin ne denli mümkün olabildiğini göstermiştir. Fidel halkına, halkı da Fidel’e güvenmiştir.  Üstelik çeşitli dönemlerde onlarca  kirli  provokasyon  girişimine rağmen. 

Bunu anlamak ve yorumlamak hem kolay hem çok zor…

Kolay çünkü bugün; Fidel’in öldüğü gün, bir tarafından bakarsanız dünyada müthiş bir çoraklık ve kısırlığın resmedildiği bir tabloyla yüzleşebilirsiniz insanlık adına… ‘Fidel de gitti geriye ne kaldı’  mutsuzluğunun yakamıza yapışması pekâlâ bir gerekçe olabilir huzursuzluğumuza. Hele ki ilk saatlerden itibaren Fidel’in ölümü kimileri için pişkin ve arsız bir kutlama anlamına gelmişken.  Aynı saatlerde ülkemizde AP müzakere sürecinin dondurulması konuşulurken, ‘etkili’ muhalefet bunun bir intihar olduğunda hemfikirken, ekonomik krizin faturası emekçi sınıfa kesilmeye çalışılırken, özel sektörün dış borcunun işçilere pay edilmesine kalkışılmışken… 

 Zor, çünkü bugün,  kimilerimize de bütün hissettirdikleri bir yana bir özgüveni yeniden hatırlatmak zorunda Fidel’in gidişi.  Tıpkı SSCB’nin çözülüşünün Küba’ya devam edebilmek için artık iki kat uğraşıyı dayatması gibi.   Fidel’in  ölümsüzlüğü  fiziksel  varlığından  ve  yetkinliğinden  ama onun da ötesinde kolektif iradeden aldığı gücünden geliyor.  O kolektif irade bugün Küba’da olduğu gibi devrimci mücadelenin sürdüğü bütün topraklarda ve ülkemizde de durduğu yerde duruyor. Batista diktatörlüğünün yenilmez olarak görüldüğü yıllarda Fidel ve yoldaşlarının muhteşem zekalarıyla bu köhneliğin zayıflıklarına odaklanarak aldıkları yol ve sonunda kazandıkları zafer bize bugün daha fazla ilham kaynağı olmalı. 

Bize kolayı değil zor olanı lazım. Bize bizi mutsuz edecek bir huzursuzluk değil, Küba’nın devrimden sonraki yıllar boyunca var olabilme kaygısından gerek. Çünkü birincisi yılgınlığa ikincisi zafere götürüyor,  daima!