OHAL'in bakiyesi, 'Adalet Yürüyüşü' ve emekçiler

OHAL'in bakiyesi, 'Adalet Yürüyüşü' ve emekçiler

Ersin Erol
19/07/2017 Çarşamba

Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz hafta patronlara hitaben yaptığı konuşmada, OHAL'in patronları koruduğunun altını çizen bir açıklama yaptı ve ''Şimdi grev tehdidi olan yerlere OHAL'den istifade edip izin vermiyoruz" dedi.

Bu açıklama, Erdoğan'ın işçi düşmanlığını itiraf ettiği ilk açıklaması değil.

OHAL koşullarını kullanarak işçilerin haklarının nasıl gasp edildiğini ve patronların nasıl memnun edildiğini Bireysel Emeklilik Fonu’ndan (BES), kıdem tazminatının fiilen kaldırılmasına dönük çalışmalardan, kamu mülkiyetindeki pek çok kuruluşun bir anda Varlık Fonu’na devrinden, Hafta Tatili yasasının kaldırılmasından, zeytinliklerin ve bunun dışındaki pek çok doğal kaynağın patronların çıkarları için talan edilmesinden biliyoruz. OHAL ilanından bu yana sayısız grev çeşitli bahanelerle engellendi.

GREV YASAKLARI

AKP bugüne kadarki iktidarı döneminde tam 12 grev yasaklandı. Böylelikle toplam 54 bin 850 işçinin anayasal hakkı olan grevler AKP tarafından yasaklanmış oldu.  En son Şişecam grevi de  AKP tarafından "milli güvenliği bozacağı" bahanesiyle yasaklanmış oldu.

İŞ CİNAYETLERİ

2011-2016 yılları arasında 1 milyon 73 bin 182 iş kazası yaşandı. Son beş yılda yaklaşık 9000 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. 2011 yılında 1700, 2012 yılında 744, 2013 yılında 1235, 2014 yılında 1886, 2015 yılında 1730, 2016 yılında 1970 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. 2017 yılının ilk altı ayında ise en az 906 işçi yaşamını yitirdi...

Yaşanan sıkışma ve çaresizliğe ilişkin çarpıcı bir diğer veri ise maalesef şu şekilde: 2015'te 59, 2016'da en az 90 işçi intihar etti.

AKP bir yandan emekçileri işsizliğe mahkum ederken, diğer yandan da ağır çalışma koşulları ve yoğun sömürüyle bizleri intihara sürüklüyor.

VARLIK FONU

AKP’nin, bir süreliğine de olsa geleceğini güvence altına almak istemesi ve patronlara yaranma ihtiyacı nedeniyle Ziraat Bankası, BOTAŞ, Borsa İstanbul AŞ, Halkbank, THY, TPAO, PTT, TÜRKSAT ve ÇAYKUR gibi kurumlar Varlık Fonu'na devredildi. AKP, Varlık Fonu’yla öylesine bir yasal ortam oluşturdu ki; ülke kaynaklarını, hiçbir yasaya ve kurala uymaksızın dağıtabilecek hale geldi. Bu fonun faaliyetlerinin siyaseten sorgulanabileceği hiçbir mekanizma olmadığı gibi denetim yapılabilmesi de olanaksız. Çünkü bu fon ve kurulan şirket özel statüde. Koç’u, Sabancı’yı ne kadar denetleyebilirseniz, bu şirketleri de ancak o kadar denetleyebiliyorsunuz.

KHK İLE İŞTEN ATILAN EMEKÇİLER

AKP iktidarı 15 Temmuz’dan bu yana çıkardığı 11 Kanun Hükmünde Kararnameyle 102 bin 551 emekçiyi hukuksuz bir biçimde işten attı.

KHK ile işten atılanların ve birçoğu henüz atılma gerekçelerini dahi bilmeyen on binlerce emekçinin başvurması için aylardır kurulacağı belirtilen "OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu” ise geçtiğimiz günlerde 7 kişilik bir kadroyla kuruldu.

Bu komisyonun önüne şu ana dek var olan 100.000’in üzerindeki dosyanın yanı sıra beklenen yeni başvurularla birlikte yaklaşık 200.000 civarı dosya yığılacağı ve ne kadar uzman çalıştırılırsa çalıştırılsın, bu dosyaların altından kalkmanın ayların değil yılların konusu olduğu söyleniyor.

AKP'nin KHK ile ihraç ettiği binlerce kamu emekçisi komisyon oyalamasına tepki gösterirken, iki üç gün önce şaka gibi bir yasal düzenleme hazırlığı daha yapıldığı ortaya çıktı. AKP, kamu emekçilerinin işlerine geri dönüşü için değil özel sektörde iş bulmasının önündeki engeli kısmen kaldırmaya yönelik bir düzenleme hazırlığında.  SGK’dan ulaşılabilen fişlemelerin, özel sektördeki ucuz iş gücü ordusuna katılımda engel oluşturmayacak şekilde düzenlenmesinin hazırlıkları söz konusu.

ARABULUCULUK YASASI

AKP'nin 30 Mayıs 2017'de TBMM Başkanlığına verdiği ve adalet komisyonunda kabul edilen yasaya göre iş uyuşmazlıklarında, doğrudan yargıya başvurma dönemi kapanıyor. İşçi-patron uyuşmazlıklarında bağımsız iş mahkemelerinden önce "arabulucu"ya gitmek zorunlu hale geliyor. Böylece iş mahkemeleri bypass edilmiş olacak, işçiler haklarını arayamayacak. Bu düzenlemeyle işçiler kıdem, ihbar gibi tazminat davalarında, fazla mesai, yıllık izin gibi ücret davalarında dava açmadan önce  arabulucuya başvuracak. Bu hukuksuzluğun ve güvencesiz çalışmanın kıdem tazminatı politikalarıyla paralel ve uyum içinde yürütüldüğünün de altını çizmek durumundayız.

HAFTA TATİLİNİN KALDIRILMASI ve DOĞA TALANI

Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Kanunu kapsamında, cumhuriyetin ilk yıllarından beri (1924 yılından bu yana) yürürlükte olan "Hafta Tatili Hakkında Kanun"da kaldırılmış oldu.

“Sanayi işletmelerinin her yıl hafta tatili günlerinde çalışabilmek için belediyelerden hafta sonu çalışma ruhsatı almalarının işletme sahiplerine ek yük getirmesi" hafta tatilinin kaldırılmasının gerekçesi olarak gösterilirken, bu madde ile patronların üzerindeki ek yüklerin ve sınırlandırılmaların kaldırıldığı açıkça dile getirildi.

Aynı torba yasada zeytinlikler, “alternatif alan bulunmaması” ve çoğunluğunu bakanlık temsilcilerinin oluşturduğu kurulun "uygun bulması" halinde sanayi yatırımına açılabilecek. Ayrıca bir dekar alanda en az 15 zeytin ağacı bulunmayan alanlar zeytinlik olarak kabul edilmeyecek. Mera alanlarına da sanayi tesisi kurulabilecek.

FORTUNE 500

Bu kadar yasanın patronların tarafında nasıl bir karşılık bulduğunuysa Türkiye'nin en büyük 500 şirketinin belirlendiği Fortune 500 verilerine bakarak daha açık görebiliriz sanıyorum.

AKP döneminde kârlarını katlayan Türkiye'nin ilk 500 şirketinin toplam net kârları yüzde 48,5 artmış. Listenin başında Koç Grubu'na ait TÜPRAŞ yer alıyor. Patronlar hem OHAL’den hem de AKP iktidarı boyunca emekçi sınıfa dönük saldırılardan son derece memnun. Yarım ağızla dillendirdikleri “OHAL demokrasiye uygun değil, toplumun özgürlükleri çok önemlidir” gibi açıklamaların kârlarına kâr katmaktan daha önemli olmadığı açıkça görülebiliyor.

Koç grubunun Haziran sürecinde Divan Otel’in kapılarını açarak yarattığı sempatinin arka fonunu böyle de okumak mümkün. Geleneksel sermayenin veya uluslar arası tekellerin işleri iyi gittiği sürece işçi sınıfının başına gelenlerin zerrece öneminin olmadığını aşağıdaki verilerden açıkça görmek mümkün. Yeter ki Türkiye’de alternatif bir düzen arayışı fikri yeşermesin, yeter ki inatla işaret ettiğimiz sınıf saflaşması gerçekleşmesin. Gerisini bir şekilde çözmeyi başarıyorlar. Bu konuda hatırı sayılır bir deneyimleri var ve işçi sınıfı örgütlenmedikçe, sözünü söylemedikçe bu deneyimle başa çıkmak zor.

'ADALET YÜRÜYÜŞÜ'

Güncel siyasetin gündemindeki Adalet yürüyüşü meselesine bu veriler ışığında bakmak gerekiyor. Bu yürüyüş ne talep ediyor ve az önce bir kısmına değindiğim sorunların çözümü noktasında ne vaat ediyor?

Kemal Kılıçdaroğlu Adalet yürüyüşüyle beraber Türkiye’deki tablodan mutsuz yüzbinlerce insanın desteğini arkasına alarak bir umut rüzgarı estirmeyi başardı.

Kılıçdaroğlu bu mitingle birlikte ana muhalefet liderliği pozisyonunu tartışmaya yer vermeyecek şekilde perçinlemiş görünüyor. 10 maddelik bir manifesto okuyarak hem ülke içine hem de uluslararası sermayeye yönelik bazı mesajlar vermiş oldu.

Her toplumsal yükselişte ve iktidarının her sıkıştığı noktada AKP’nin imdadına koşan, “laiklik tehlike diyemem” açıklamasıyla başlayan ve Haziran direnişinde sokağa çıkan milyonlardan en az iktidar kadar korkan, çok yakın dönemde yaşanan referandumla beraber toplumun yarısının maruz kaldığı adaletsizliği itidal çağrısı yaparak meşrulaştıran Kılıçdaroğlu şimdi belli ki başka bir niyetle insanların umudunu arkasına almış durumda.

Kılıçdaroğlu bu çıkışıyla, düzenin Haziran direnişinden beri ihtiyaç duyduğu Erdoğan’sız AKP projesine kapsamlı bir hazırlık ve bakiyeyle talip olduğunu göstermiş oldu. Haziran direnişinde, Suriye politikasında, Referandumda, başkanlık ve yeni anayasa tartışmaları boyunca AKP her sıkıştığında sunduğu desteklerle biraz daha profil düşüren ve iktidar alternatifi olarak kitleler nezdinde varlık göstermeyen Kılıçdaroğlu, ne genel olarak AKP döneminin, ne de diline doladığı OHAL döneminin özünü oluşturan işçi sınıfı karşıtı saldırılara dokunmadan “adalet” dalgası yaratma iddiasında. Geniş toplumsal kesimlerin, “Erdoğan gitsin de ne olursa olsun” diyerek beklentiyi sıfır noktasına yaklaştırmış olmasına yaslanan Kılıçdaroğlu’nun, asıl saldırının özünden uzak duran bu çıkışı Türkiye kapitalizminin siyasi restorasyonunu sağlamaktan öte anlam taşımıyor.