Britanya’da Boris Johnson dönemi

Britanya’da Boris Johnson dönemi

Eren Korkmaz
28/07/2019 Pazar

Britanya’nın Avrupa Birliği’nden ayrılma sürecini referandumdan bu yana yönetmeye çalışan Başbakan Theresa May, Brexit’i zamanında yerine getiremeyince bir anda işini kaybetti, istifaya zorlandı. Döneminde yaşadığı tüm büyük siyasi başarısızlıklara karşın koltuğunu bırakmayan, partisinden bu yönde bir talep görmeyen T. May ne oldu da bir anda kapı önüne kondu?

T. May’in başarısızlıklarının çetelesini tutmak için ayrı ve uzun bir yazıya ihtiyaç var, başarılarını saymak için ise üç cümle yazmak mümkün değil. Bunu yalnızca izlediği bütçe kesintileri sonucunda yoksulluktaki veya evsizlerin, gıda bankasından yardım alanların sayısındaki artışla, Grenfell binasında çıkan yangında ölenlerle vb. açıklamak da yetmez. İstihdam oranlarının rekorlar kırmasına neden olan ama sıfır saat sözleşmelerden yarı-zamanlı çalışmaya düşük ücretli işlerin domine ettiği istihdam politikaları ile kimsenin memnun olmadığı sağlık, eğitim ve ulaşım hizmetlerindeki aksaklıkların artması da yeterli olmaz. Muhafazakâr Partili bir siyasetçi olarak siyasi açıdan da hiçbir başarısı yok. Tek parti hükümetiyle ülkeyi yönetirken Corbyn’li İşçi Partisinin anketlerde 20 puan geride görünmesine güvenerek, muhalefeti ezmek amacıyla ani erken genel seçim kararı almış ve genel seçimlerde İşçi Partisi ile aynı oyu alarak, az daha hükümeti kaybedecek duruma düşmüş, şu an Brexit sürecini tıkayan K. İrlandalı DUP’un desteği ile hükümetini koruyabilmişti. Bu bile tek başına istifa sebebiyken olmadı. Geçtiğimiz aylarda gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimleriyle bazı bölgelerdeki yerel seçimleri de büyük farkla kaybetti. Yine istifası istenmedi. Brexit için Avrupa Birliği ile üzerinde anlaştığı anlaşma taslağı parlamentoda üç kez, hem de tarihte görülmemiş şekilde reddedildi, kendi partisinden dahi destek alamadı, yine istifası istenmedi. Tek görevi Brexit’i gerçekleştirmek ve koltuğu ardından devretmekti.

Emperyalistlerin karmaşık ilişkileri: Ya sev ya terk et

Burada bir parantez açıp şu tespiti yeniden yapmakta fayda var. Her ne kadar Brexit referandumunda “AB’den çıkış” göçmenlerden memnun olmayan, ırkçı, popülist siyasi hareketlerin ana istikameti verdiği bir sonuç olarak gösterilse de, bu Britanya egemen sınıfları ve devleti içinde de hakim olan yaklaşımdı. AB yanlısı kesimler sürecin başından bu yana hiçbir zaman baskın duruma gelememiştir. Değişen küresel siyaset koşullarında AB Fransız ve Almanların siyaset alanı olarak görülmekte ve o alandan uzaklaşmak istenmektedir. ABD ile Atlantik temelli bir ittifakı geliştirip Avustralya, Kanada gibi ülkeleri ve diğer eski sömürge döneminden ülkeleri de sürece dahil ederek bilhassa Rusya ve Çin karşısında pozisyonunu güncelleme ihtiyacının bir sonucudur. Dolayısıyla AB ile müzakerelerde anlaşmasız ayrılık en başından bu yana en güçlü seçenek olarak durmaktaydı. AB ile sıkı ilişkiler kurmak isteyen bir ülkenin bu şekilde ayrılmasına zaten gerek olmazdı. 2 seneyi aşkın süredir devam eden bu geçiş döneminin sonunda bir anlaşma imzalayarak 2 sene daha AB’nin yasalarına bağlı kalmayı kabul etmek de pek mümkün görünmüyor. İçinden geçtiğimiz dönemin şartları da düşünüldüğünde Britanya’nın en az 4 yılı AB’nin kuralları içinde yürütmesi beklenmemeli. 

Bu nedenle sadece Boris Johnson, Nigel Farage gibi gerici, karikatür tiplere bakıp süreci analiz etmek yeterli olmayacaktır. Örneğin geçtiğimiz ay içinde Britanya’nın Washington Büyükelçisinin Trump aleyhinde ilettiği raporların sızdırılmasının bu yönde bir devlet operasyonu olduğunu görmemek mümkün değil. Sadece 100 kişinin ulaşabildiği aşırı gizli mesajların kamuoyuna sızdırılması, ardından Trump’ın twitter üzerinden hakaretlerinin sineye çekilmesi ve AB yanlısı önemli bir figür olan büyükelçinin istifa ettirilip tasfiye edilmesi önemli bir örnektir. AB yanlılarının kamuoyunda etkinlik kazanması üzerine anaakım medyayla beraber Nigel Farage’ın yeni Brexit Partisiyle sahneye taşınması da bu kapsamda bir çalışmadır. Aslında parti olarak değil bir şirket olarak kaydı yapılan Brexit Partisinin Avrupa Parlamentosu seçimlerinden en fazla oyu alması da kamuoyunda Brexit’e olan desteğin tazelenmesi için atılan bir adım oldu. Buna K. İrlanda’daki Britanya yanlısı, gerici, paramiliter DUP’un İrlanda Cumhuriyeti ile Britanya arasına sınırın net şekilde çekilmesi yönlü çabası da eklenmiş oldu. May partisinden tam destek alsa dahi 10 parlamenteri olan bu partinin net tutumu yüzünden anlaşma kabul görmeyecekti. DUP’u sıradan bir parti olarak görmek mümkün değil. Burada K. İrlanda’da çatışmalar sürecinde IRA/Sinn Fein tarafına karşı Britanya ordusunun, istihbaratının yanında Protestan kesimi seferber eden paramiliter bir gruptan söz ediyoruz ve tutumlarının Britanya devleti dahilindeki hakim kesimden bağımsız olması beklenemez.

T. May tüm siyasi skandallara rağmen nasıl koltuğunu korudu ve neden bir anda kapı önüne konuldu? Britanya’nın uluslararası bir anlaşmayla bağlı olduğu ve Kuzey İrlanda’da çatışmaları durduran Hayırlı Cuma Anlaşmasının reddi pahasına K. İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti arasına sınır koymada ısrarcı olması nedeniyle zaten AB de Britanya’nın anlaşmasız ayrılığı istediğini anlıyor ve taslak metni bir daha görüşmeyi reddediyordu. T. May parlamentoda yaşadığı yüz kızartıcı yenilgilerin ardından anlaşmanın mümkün olmadığını belirtip, biraz da suçu anlaşmaya yanaşmayan AB’ye atıp, İrlanda sınırı üzerinden ulusal egemenlik ve milliyetçilik propagandası yapıp AB’den anlaşmasız ayrılığı 12 Nisan’da ilan etmesi bekleniyordu. Ama yapamadı. Söz konusu dönemde bilhassa AB ile ticaret yapan kesimlerin artan baskısına dayanamadı ve yeni bir anlaşma için hiçbir sebep olmadığı halde süreci 31 Ekim tarihine erteledi. Bunun üzerine bu işi beceremeyeceği kanaatine varan Muhafazakâr Parti’deki etkili figürlerin toplantısına davet edildi ve istifaya zorlandı. 

Düzen siyasetine aktör bulunamıyor

İçinden geçtiğimiz süreçte T. May gibi sıradan bir başbakanın değil de Trump veya Johnson gibi ne diyeceği, ne yapacağı belli olmayan, diplomasi, kural takmayan, her günü skandal olan gerici, ırkçı kişiliklerin daha kullanışlı olduğu anlaşılıyor. Britanya zaten Temmuz sonuna kadar geçen bu uzun süreyi yeni lider seçmekle geçirmiş oldu. Ağustos ayı da tatil ayı olacak. Boris Johnson Eylül ve Ekim’de iki üç kez AB liderleri ile görüştükten sonra Ekim sonunda büyük ihtimal anlaşmasız ayrılığı ilan edecek. Bu dönem aynı zamanda bürokrasinin ve iş çevrelerinin kendi planlarını yaptığı, toplumun da kriz beklentisi ve milliyetçi-emperyal söylemlerle, göçmenleri daha da hedef haline getirerek yeni dönemden beklentilerinin azaltıldığı bir süreç olarak değerlendirilecek. 

Johnson’un bir misyonu da Trump ile sıcak ilişkiler kurarak ABD-Britanya arasındaki ticari ve siyasi ilişkileri pekiştirmek olacak. Burada temel çelişki Britanya’nın Çin ile ilişkilerini koruyup Rusya’yı hedef almasıyken Trump yönetiminin tam tersi bir yaklaşıma sahip olması olacak.

Brexit ve sonrası için geçiş dönemi bittiğinde Boris Johnson da bir kenara kovulacak ve yerine başka biri bulunacak. Muhalefet partisinin başa gelmesi gerekirken halen Corbyn ile sistemin tam olarak uzlaşamaması, Corbyn yerine İşçi Partisi liderliğine Blairci bir ekibin getirilememesi ve alternatif bir “sol” merkez partinin bir şekilde çıkarılamaması da düzen siyaseti için bir sorun olmaya devam ediyor.