Küba ve Güney Amerika'da yeni dönem

Küba ve Güney Amerika'da yeni dönem

Emre Görür
26/12/2014 Cuma

17 Aralık günü öğlen 12.00’de bütün Küba televizyonun karşısına geçmiş Raúl Castro’nun ABD ile ilişkiler konusunda yaptığı açıklamayı izliyordu. İlk başta heyecan uyandıran, ‘ilişkilerin normalleştirilmesi’nden çok, ‘Küba beşlisi’nin hapiste olan son üç üyesinin ülkeye döndüğü haberi oldu. Zaten Küba televizyonu da açıklamanın hemen ardından Fidel Castro’nun Küba’daki her yerleşim biriminde mutlaka rastlanacak bir slogan haline gelmiş olan “Volverán” (Geri dönecekler) ifadesini kullandığı Haziran 2001 tarihli konuşmayı yayınlıyordu. Artık haber başlıklarında yeni bir ifade vardı: “Volvieron” (Geri döndüler). Bütün ada Gerardo, Ramón ve Antonio’nun aileleriyle buluşmalarını buğulu gözlerle izledi.

Normalleşme sürecinin detaylarına ilişkin açıklamalar Barack Obama’nın Raúl Castro ile aynı saatte yaptığı konuşmada yer alıyordu. 50 küsur yıllık ambargonun başarısızlığını kabul eden Obama, Kongre’den ambargonun kaldırılmasını isteyeceğini belirtiyordu. Politik tutsakların değişiminin dışında, bir başlangıç adımı olarak ABD’deki Kübalıların adaya seyahat kısıtlamaları kaldırılmış ve Küba’ya para gönderme limiti yükseltilmişti. Kısa süre içerisinde de ABD ile Küba arasında 3 Ocak 1961’de kesilmiş olan diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması öngörülüyordu. ABD’nin Küba politikası radikal şekilde değişmekteydi. Kübalılar yıllardır beklenen ama ansızın gelen bu haberin hem şaşkınlığını, hem de sevincini yaşadılar. Sloganlar uzun yıllardır hiç olmadığı kadar canlıydı sanki.

KITASAL-TARİHSEL BAĞLAM
Nikaragua devlet başkanı Daniel Ortega konuya ilişkin açıklamasında bu gelişmeyle birlikte Güney Amerika tarihinde yeni bir dönemin başladığını belirtti. Benzer ifadeler kıtadaki birçok politikacının açıklamasında da yer buldu. Her ne kadar epeydir Güney Amerika’daki ulusal birlik mücadelesinin politik merkezi Venezuela olsa da, bu mücadelenin tarihsel-ideolojik merkezinde Küba yer almaktadır ve ABD’nin Küba politikasında yaptığı değişiklik kıta bağlamından soyutlanarak ele alınamaz. Peki ama yeni dönem neye tekabül etmektedir?

Küba Devrimi gerçekleştiğinde Güney Amerika geçmişteki ulusal bütünleşme eğiliminin akim kalmasının kefaretini ödemekteydi nicedir. Kıta ABD’nin egemenlik alanı konumundaydı ve devrimin büyük önemi bu hegemonya ilişkisinde bir ‘tarihsel yarık’ açmış olmasından ileri gelmekteydi. Ancak 1959’un koşullarında bu ‘yarığın’ derinleşmesi, Küba’nın Güney Amerika ülkeleri için bir model teşkil etmesi mümkün değildi. Adanın kanlı tarihinin aksine, kıtadaki ülkelerin çoğu bağımsızlıklarını 19. yüzyılda İspanya’nın Fransa tarafından işgal edilmesi sonucunda kazanmıştı. Ulusal bütünleşme ideali Güney Amerika’nın genelinde Küba’daki anlamına sahip değildi. Bu açıdan, kıtanın büyük kısmıyla Küba arasında ideolojik bir eşitsiz gelişim sorunu vardı.

Başlangıçta Küba var olma hakkını kazanıp kendi doğal gelişim yolunda ilerleme kaygısındaydı. Ama ‘burnunun dibindeki’ adayı kendi egemenlik sahası olarak gören ve gücünün doruklarında olan ABD’nin buna izin vermesi mümkün değildi. ABD, Küba’yı tecrit ederek bu yolu tıkadı. Küba Devrimi’ne hayatta kalma şansı tanıyan ‘soğuk savaş’ koşulları, yani SSCB’nin doğrudan desteği olacaktı. Ekim 1962’deki nükleer füze kriziyle birlikte bu gerçekleşti, fakat bu olay aynı zamanda Küba-SSCB ilişkilerinde bir güven bunalımını da beraberinde getirmişti. Esas olarak bunun itkisiyle Küba kendi devrimci yolunu kıtanın geneli için bir model olarak sunmaya yöneldi ve gerilla hareketleri oluşturulmasını teşvik ederek bunları destekledi. Ancak kendi devrim öncesi koşullarının kıtanın geneli için geçerli olduğu yanılgısının bir sonucu olarak bu hareketler kısa süre içerisinde trajik yenilgilerle karşılaştılar. 1970’e doğru gelindiğinde Küba artık yüzünü SSCB’ye dönmüştü.

Söz konusu eşitsiz gelişim sorununun hafiflemesinde gerilla mücadelelerinin ve onun artçı etkilerinin çok önemli rolü oldu. Bu sayede Küba’nın kıta genelindeki ideolojik etkisi tek tek ülkeler bazında politik formlar kazanma imkanı buldu. En önemli gelişme şüphesiz Venezuela’daki Bolivarcı Devrim’di. Bunun Simón Bolívar’ın ölgün mirasının Küba Devrimi ile sentezlenerek güncellenmesi anlamına geldiği söylenebilir. Hugo Chávez’in önderliğindeki bu istisnai devrim, Güney Amerika genelinde halen genişlemekte olan ‘parlamenter gelişim yolu’nu açarak mücadelenin seyrine de belli bir istikrar kazandırmıştır.

Bugün artık Küba’nın ideallerini tek başına savunduğu günlerin çok uzağındayız. Güney Amerika’nın ulusal bütünleşme süreci belli bir ideolojik olgunluğa ulaşmış durumda ve sürecin önünde esas olarak ekonomik engeller var.

Obama’nın strateji değişikliğinin kıtasal anlamı bu durumun kabulüne dayanıyor. ABD böylece bu sürece cepheden karşı çıkmayı bırakarak yeni yöntemleri devreye sokmaya yöneliyor. Zaten bu sebeple Obama tarihi konuşmasında sömürgeci mirası geçmişte bıraktıklarını iddia etmektedir. Bu durum şüphesiz Güney Amerika ülkeleri açısından tarihi mücadelenin kazanıldığı anlamına gelmez, fakat Küba’nın var olma hakkının kabulüyle beraber mücadelede önemli bir eşiğin aşıldığını gösterir. Artık mücadele yeni ve daha elverişli koşullarda sürdürülecektir.

KÜBA BAĞLAMI
Yine de durum garip gözüküyor olmalı. Raúl Castro bir dahaki dönemde devlet başkanlığına talip olmayacağını açıklamıştı ve bu, artık parti ve ülke yönetiminin devrim sonrası kuşaklara geçeceği anlamına geliyordu. Nasıl oldu da ABD bunun sonuçlarını görmeyi beklemek yerine kendisi açısından bu kadar büyük önem taşıyan bir konuda strateji değişimine gitmeyi tercih etti?

Bunun sebeplerini genel olarak Küba Komünist Partisi’nin 6. Kongre sonrasında gerçekleştirdiği reformlarda, özel olarak da bu yıl içerisinde çıkan yeni Yabancı Yatırım Yasası’nda aramak gerekiyor.

‘Soğuk savaş’ koşullarına göre evrimleşmiş olan Küba Devrimi, SSCB’nin dağılmasının ardından çok zor bir durumda kaldı. Yıllar Özel Dönem’in gerilimleriyle, hayatta kalma çabasıyla geçti. Sistem bir bütün olarak yeniden yapılanma ihtiyacı içerisindeydi, ancak bunun gündeme gelebilmesi için 2011 yılındaki 6. Kongre’yi beklemek gerekti.

‘Castro-sonrası dönem’e hazırlık anlamına da gelen 6. Kongre’yi, Özel Dönem ve ardından gelen turizm açılımıyla beraber partiyle halk arasında büyümeye başlayan ideolojik açı farkını kapama ve istikrarlı bir ekonomik gelişme sağlama girişimi olarak görmek mümkün. Bu noktada iki husus saptanabilir: Reformlar bu aşamada sadece toplumun belli bir kesiminin ekonomik koşullarında önemli değişiklikler yaratmış durumda ve reform girişimleri toplumsal şiddette, adi suçlarda bir artış eğilimini beraberinde getiriyor. Aslen Havana’yla –belli başlı turizm bölgeleri hariç– adanın diğer eyaletleri ve beyazlarla siyahlar arasında gelişen bu gerilimin ne ölçüde kontrol altında tutulabileceği sistemin sosyalizm iddiası için belirleyici hususlardan biri olacak.

Ama ele aldığımız bağlamda vurgulanması gereken, rejimin ‘potansiyel muhalifler’inin bu yolla sisteme gittikçe daha fazla entegre olmaları. ABD’nin Küba’nın toplumsal sistemini değiştirmek için aktardığı çok büyük miktarlardaki fonlar adada hiçbir politik çıktı yaratamadı. Reformlarla birlikte de ABD’nin Küba Komünist Partisi’nin yönetimine son verme ümidi toplumsal ve ekonomik dayanaklarını büyük oranda yitirdi.

Küba’nın önündeki asıl sorun üretimin artırılması ve 6. Kongre’nin ardından bunu yabancı sermaye vasıtasıyla aşma yolu benimsenmiş durumda. Büyük sermaye ihtiyacı, Kübalılar işin dışında bırakılarak, yabancı yatırımcılarla karşılanmak isteniyor. Bu sebeple sadece turizm sektörü için geçerli olan Yabancı Yatırım Yasası stratejik sektörler hariç ekonominin tamamını kapsayacak şekilde genişletildi. Bu yasayla yatırımcılara mülkiyet değil, uzun süreli kullanım hakkı veriliyor. Ciddi vergi indirimleri, kamulaştırmama garantisi ve kazancın vergisiz ülke dışına çıkarılabilmesi diğer önemli detaylar.

Bu yasa çıktığında bu durumun ABD ambargosu üzerinde oluşturacağı basınç öngörülebiliyordu. Küba’nın hamlesi ambargoyu kaldırmaya veya hiç değilse işlevsizleştirmeye dönük bir boyuta sahip (Buna uygun şekilde ABD’deki vatandaşlık hakkını kaybetmiş Kübalıların adada yatırımcı olmaları yasaklanmamıştı). Çin, Rusya, Brezilya gibi ülkelerin adaya yapacakları büyük yatırımlar ambargoyu pratikte boşluğa düşürebilir. Bunun kıtadaki ABD çıkarları açısından taşıdığı olumsuz potansiyel açık olsa gerek. Küba kendi tarzıyla dünyaya entegre olma sürecinden geçiyor ve ABD için beklemek, kendi koyduğu engel sonucu bu sürecin dışında kalmak, önemli bir fırsatı kaçırmak anlamına gelebilir. ABD’nin göze alamadığı olasılık aslen bu.