Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nde en çok kim korkuyor?

Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nde en çok kim korkuyor?

Doğa Can Oruçoğlu
18/01/2018 Perşembe

Biraz korku dikkati toparlamaya, refleksleri keskinleştirmeye, duyuları güçlendirmeye yarar… Hayatta kalma içgüdüsünün bir uzantısı olarak korku, kişinin savunma mekanizmalarını tetiklediği ölçüde faydalıdır bile diyebiliriz. 

Korku öyle bir motivasyondur ki, tarihte insanı icat etmeye zorlamıştır. Doğa karşısında çaresizlikten duyulan korkudan kurtulmanın yolu, bu çaresizliği yenmek için icatlar yaratmak, giderek daha büyük ve belli bir iş bölümüne göre örgütlenmiş sürüler halinde yaşamak olmuştur. 

Karşısında çaresiz kalınan doğa olaylarını açıklama ve alt etme arzusu teknik icatlardan ve giderek bilimden başka ve bugün hala insanlar tarafından yaygın olarak kullanılan bir icat daha yaratmıştır: Din.

Hayatta kalma içgüdüsü garip bir şey yani... İnsanın doğadan ayrışması ve toplumsal örgütlenmenin giderek yetkinleşmesi ve karmaşıklaşması sürecinde (insanlık tarihi boyunca) bu temel içgüdü belli ki çok etkili olmuş. Ve bu süreç boyunca bu temel içgüdünün kendisi de -belli ki- birtakım değişiklikler geçirmiş. Hayatta kalma içgüdüsünün yerini, giderek, hayatta “bir şey olarak” kalma içgüdüsü almış.

Doğanın korkulacak bir tarafı kalmamış. Hayat da doğal yaşamı değil ama toplumsal yaşamı ifade eder olmuş. Bu andan itibaren statüsünü koruma, gelir düzeyini koruma, konforunu koruma, günlük hayatın rutin akışını koruma içgüdüsünden bahsediyoruz artık. Hatta toplumsal düzenin ve “istikrarın” sürmesini sağlayan aslında yasalar vs değil ama bu son derece kuvvetli içgüdü...

Ancak günümüzde insan toplumunun örgütlenmesi o kadar karmaşıklaşmış, iş bölümü o kadar derinleşmiş durumda ki, bu en temel ve son derece kuvvetli içgüdü dahi toplumun farklı “sınıf”larına eşit dağılmıyor. Birilerinin kaybedecek, kaybetmekten korkacak daha çok şeyi varken, birilerinin “zincirlerinden (ve kredi borcundan) başka kaybedecek bir şeyi” ömrü boyunca olmuyor.

Dolayısıyla zincirlerinden  (ve kredi borcundan) başka kaybedecek şeyi olmayanlar (ki bunlar ezici çoğunluk), mevcut düzen için sürekli bir “tehdit potansiyeli” anlamına geliyor. Düzen değişikliği isteyenlerin gözünü toplumun bu kesimine dikmesinin başlıca nedeni de esasında bu…

***

Peki Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nde (CAL) ve diğer köklü liselerde son yıllarda yaşananlarla, yukarıda anlattıklarımızın ne ilgisi var?

Yazarın iddiası, “korku”nun Türkiye toplumunda yeni bir eşik atlamakta ve nitel bir değişim geçirerek “en yüksek aşamasına” geçmekte olduğu yönünde. Proje liseler (köklerinden koparılma sürecindeki köklü liselere bu ad veriliyor), ilkokul çocuklarının gittiği kuran kurslarından sonra, bu durumun belki de en iyi gözlemlenebildiği yerler…

Doğrudan Milli Eğitim Bakanı’nın atama yaptığı bu liselere imam hatipten devşirme “öğretmen”ler ve müdürler atanıyor. Çoğu, sokakta görsek “magandaya bak” dememize ve yolumuzu değiştirmemize sebep olacak karakterlerden oluşan yeni eğitim kadrosuyla, bu liselerde bir tür diktatörlük kurulmuş durumda. “Proje” doğrultusunda atanan müdürler, kendi “eğitim kadroları”yla birlikte, kara kaplı defterlerine sakıncalı öğrencilerin isimlerini yazıyor, okula polis çağırıyor, velileri sindirmeye çalışıyor, mezun derneklerini uzaklaştırıyorlar.

“’Korkunun en yüksek aşaması’ dediğin bu mu?” diye -alaycı bir tonla- soracak olursanız…

Evet, korkunun en yüksek aşaması böyle bir şey: 18 yaşın altındaki gençlerin ve 15 yaşın altındaki çocukların sistemli bir şekilde korkutulması… Liselilerin siyasi ya da siyasi olmayan fikirlerini ifade etmekten, ihtiyaçlarını dile getirmekten, talep etmekten korkar hale gelmesi. Öğretmenleriyle ya da kendi aralarında tartışmaktan korkması…

“Beni okuldan atarlar”, “hepimize soruşturma açarlar”, “benimle uğraşırlar, sonra üniversite sınavında başarısız olurum”… Lisesinde açıkça ruh hastası birinin müdürlük yapıyor olmasından rahatsız olan ve bu rahatsızlığını dile getirmek isteyen bir liseli genç, açıkça ruh hastası olan müdür aynı zamanda hükümet partisinin adamı olduğu için bunları düşünüyor. Ve itiraz ettiği takdirde “bir şey olamamak”tan korkuyor.

On dört yaşındaki bir gencin “bir şey olamamaktan” korkması ve bu korkunun bütün duygu ve düşüncelerine baskın çıkması… Belki de ilkokuldan itibaren çocukları sınav yarışına sokan eğitim sisteminin arkasında başından beri “bir şey olamamaktan korkma yaşını düşürmek” gibi siyasi bir hesap vardı!

***

Evet, bu yazıda önerilen tanıma göre sistemli siyasi korkutma faaliyetinin hedef kitlesinin yaş ortalaması düştükçe, korkunun aşaması yükseliyor. Öyleyse, çocuk istismarcılığının patlama yaptığı, gençlerin nasihatle kötek arasına sıkıştırıldığı Türkiye’de korku en yüksek aşamaya sıçramış bulunuyor.

Tam bu noktada yazar yeni bir açıklayıcı modeli devreye sokuyor: Korku girdabı. Herkes “bir şey olamamaktan” korktuğu sırada, korkutanlar bir gün artık korkutamamaktan ve bunun sonucunda korkutma mekanizmaları üzerindeki egemenliklerini kaybetmekten korkuyorlar. Bu mekanizmalar üzerindeki egemenliklerini kaybettikleri anda, korkutanların bir daha asla hiçbir şey olamayacağı ise açık.

Dolayısıyla korkutanlar –büsbütün akılsız değillerse- korkuttuklarından daha fazla korkuyor. Örnek verecek olursak: Her otoriter öğretmenin en büyük korkusunun sınıfın ortasında öğrencileri tarafından rezil edilmek olması gibi… 

Öyleyse korkunun en yüksek aşamasında korkutanlar en çok korkuyor. Türkiye ve Cağaloğlu Anadolu Lisesi ölçeklerinde de durum aynen böyle.

CAL’da müdürün organize ettiği sucuk partisine öğrenciler katılmadı. Erdoğan’ı cumhurbaşkanlığı seçimlerine sokacak milliyetçilik soslu şeriat ittifakının oy oranının da düşük olması bekleniyor. 

Ama sucuk partisine katılmamakla, CAL müdürünü hak etmediği koltuktan yollamak aynı şey değil. Biraz daha cesur ve çok daha örgütlü olmak; örgütlenme cesaretine sahip olmak gerekiyor. 

Her durumda, yazar, “örgütlenme cesaretine” itibarının tarih tarafından iade edileceğine inanıyor: Ya aslında korkacak bir şey olmadığını göreceğiz ya da korkaklıkla “bir şey olunamayacağı” ortaya çıkacak.