Attila Aşut’un bir tuhaf “Küba Notları”

Attila Aşut’un bir tuhaf “Küba Notları”

Celil Denktaş
25/04/2016 Pazartesi

Dört haftadır sürmekteydi Attila yoldaşın değerlendirmeleri. Bu pazartesi de (25 Nisan) sürebilir diye bekledim, fakat yanılmışım. Eh, o zaman bu değerlendirmeleri değerlendirmenin sırası geldi.

En bilinen deyişlerindendir: “İnsan nasıl yaşıyorsa öyle düşünür.” Elbette Attila yoldaşın katları yatları değil bizi ilgilendiren. Bizi ilgilendiren sosyalizme inandığından hiç kuşku duymadığımız yoldaşımızın içinde yaşamakta olduğu kültürü kendisiyle birlikte sosyalist devrim yolunda ilerlemekte olduğunu kendisinin de büyük bir isabetle tespit etmiş olduğu Küba’ya taşıyıp oradaki “realite” karşısında inancını kendi elleriyle dumura uğratmış olması.

Hoş, Attila yoldaşımızın, ağabeyimizin devrimci deneyimini, davasına olan adanmışlığını, mücadele inadını tartışmak haddimize düşmez. Öte yandan, dışarıdan Küba’ya akıl verme yarışına giren sosyalistlere, “süper devrimciler” adını yakıştırarak, “Madem bizi takdir(!) etmeye pek bir meraklısınız, buyrun gelin şu işin bir ucundan da siz tutuverin” diyen, Attila yoldaşın da sözlerini kıvançla alıntılamakta olduğu Fidel Castro Ruz’un bizzat kendisi olunca iş biraz değişiyor.

Hadi haksızlık etmeyelim; tam dumur değil, soğuk resmi istatistikler ve sevimli rehberler, konuşmacılar sıkça yardımına koşarak biraz, “Yok canım, gördüklerim doğru değil herhalde”, şeklinde dumur durumunu hafifletiyor. Tek can sıkıcı olan, herhangi bir uluslararası kamu kuruluşunun web sitesinden tüm bu verilerin standart bir biçimde art arda sıralanabilir olması. Ta oralara bunun için gidilmez herhalde. Zaten kendi de gitmeden diyor, “Umarım, dönüşte yazacağım izlenimler de hayalimdeki Küba ile birebir örtüşür.” Her nedense kapitalist toplum sosyalistlerinde hep "kaybetme" korkusu olur. Oysa kendi de orada gördü: Ölçüler, ne kadar da farklı!

Biz Atilla yoldaşımızdan Küba’ya giderken üstlendiği “sosyalizm müfettişliği” görevinin hakkını vermesini bekleriz. Ondan beklediğimiz sosyalizm yolunda ne şekilde ilerlenmekte olduğunu bir kenara bırakıp deniz, güneş, salsa, karı-kız, bolca rom, az biraz Che’li duvar graffitileri, 50’li araba modelleri, her yanı dökülen kolonyal mimari örneklerinin önünde sırıtan turistik pozlar ve ille de tuz biber olsun diye, “Valla tıpta, eğitimde bir ilerlemişler, bir ilerlemişler...” aferinlerini bol keseden kullanmakta olan moda, burjuva anılarını, yazı dizilerini bir miktar aşarak, “Şu insancıklar acaba ne şekilde yaşama tutundular, nasıl dik durabildiler?” diye dertlenip bulgularını bizlere aktarması. Evet, Devrim’in önderleri de dahil, parti yöneticilerinin sıkça bu konularda konuşup yazdıklarını resmi olanları da dahil pek çok internet sitesinden izlemekteyiz. Fakat bizler için önemli olan, “Küba da elden gidiyor!” histerisine kapılanların bizzat oraya gittiklerinde bu, “Ben size demedim mi?” ya da “Bak aferin, ne cici!” kompleksini bir kenara atarak sosyalizmin ilerleyişini gerçekten, oradan, orada olduğu gibi bize yorumlamaları.

Yani mesele Küba üzerine manipüle edilmiş hayaller kurup sonra da gidip orada bunlarla “örtüşecek” gerçekler aramak mıdır? Yoksa, önce ülkeyi olduğu gibi, kültürel yapısıyla, özgün tarihiyle tanımaya çalışıp sonra da acaba bugün neyin neresindeler diye tartışmak mı?  Elbette bizlerin içerisinde yetişmiş olduğu “tartışma kültürü”nün ne denli sağlıklı olduğunu da bir kenarda, akılda tutarak.

Pekala, genellemeleri bir yana bırakıp yoldaşın notlarındaki tuhaflıklardan gidelim, ki “somut” olsun: Birincisi şu can sıkıcı, Santa Manta Aile Hekimliği ziyareti. Yok, tuhaflık ve dumur “tesis”te değil. Tuhaflık, gruptaki yedi sağlıkçının bir soru bulup sormayı akıl edememesi. İnsan yakalamışken sıkıştırmaz mı: “Nedir bu gayri hijyen? Ya bu özensizlik, gayri ciddilik? Nerede bu pencerenin camları? Bu duvarların hali, perdelerin rengi? Bir bilgisayarınız bile yok! Ha?”. Gerçi hemen arkasından yoldaşımız sağlık istatistiklerini ve verilerini art arda sıralıyor. Yani dumur az hafiflemiş durumda. Hayret! Ne salgın hastalık ne de gayri hijyeniden bunalım giren ya da ölen bir hasta... Yedi sağlıkçı apışıp kalıyor haliyle.

Bu anlaşılır bir durumdur. Ömrü gayri sıhhi ve hem de binbir türlü kanserojen katkı, malzemeyle dolu fakaaat hijyenik bir biçimde üstelik de cicili bicili ve hatta -ille de- son kullanım tarihini ve tabii “nutrition fact”larını gözüne gözüne sokacak bir biçimde pırıl pırıl ambalajlanmış malları tüketmekle geçenlerin, Küba’daki “yeni durum”a adapte olmaları zaman alır, kabul. Bunun 10 günün içerisinde olamayacağı da malum. Yalnız -örneğin- camsız pencere durumunun oldukça yaygın, hatta klimasız tüm binalar için olağan bir  gerçek olduğunun bunca gezilen, görülen yere rağmen fark edilememesinin anlaşılması güç. Neyse; bunu yorgunluğa verelim.

İkinci tuhaflık, Küba Devrimi üzerine kurulan cümlelerde. Örneğin neden “Devrim’den bu yana 57 yıl geçmiş olmasına karşın...”? Hani, bir beklenti var ama 57 yıldır olmuyor der gibi. "Godot’yu beklemek" gibi bir şey sanki. Ama onu kastetmediğinden eminim. “Hâlâ çok merak edilen bir ülke...” Neden ki? Küba hakkında binbir istatistik, veri vs. internette gırla. Çoğu da övüyor üstelik. Ha, evet. Sosyal hayat hakkında pek bir şey yok. İnsanların duyguları, düşünceleri, günlük yaşamları hakkında. İnsanlar neye benzerler? Yani şu turistik klipler dışında. Bir de tabii, YouTube’daki Küba filmleri var. Peki bunu oraya yerleşip uzunca bir süre o insanlarla birlikte yaşamadan nasıl bileceksin? Turistik gezilerle bu örtüşür mü? Hele hele ne kadar sosyalizmin teorisiyle donanmış olsa da kapitalist üretim ilişkileriyle sıkı fıkı bir kafa yapısında. Fidel, Küba Devrimi’nin Batı’daki en önde gelen savunucularından Petras’a çıkışmadı mı akıl vermeye kalktı diye? “Sen gel, bir de burada yaşamayı dene. Bakalım yine aynı akılları verebilecek misin?”, diye yazmıştı. Türkçe'ye de çevrildi.

Tuhaflık şu ki, kendinden beklenileni, her neyse, bir türlü veremeyen fakir ve gayri hijyenik Küba, sosyalistlerin iktidara gelişinin 57’nci yılını bile beklemeden bilimsel gelişmesini dünya kapitalizminin liderlerinin seviyesine ulaştırmayı başardı ve hatta bugün onlara biyoteknoloji ve farmakoloji satmayı bile becerebiliyor. Her aklın bunu alması beklenemez elbette. Hele hâlâ en önemli ihraç kaleminin şeker kamışı olduğu “bilgisi”nde bocalayanlardan hiç!

Şu, “yüzde yirmi” de önemli bir tuhaflık. Barbara yoldaş epey şakacıdır, her Kübalı gibi. Siz asıl ondan eski Doğu Avrupa anılarını dinleyin, gülmekten yerlere yatarsınız. Ama, Küba Komünist Partisi’nin iki milyondan fazla üyeye sahip olması? Böyle bir şaka yaptığını hiç sanmam. Mutlaka bir yanlış anlaşılma var. Zaten bu, şakadan öte, “kafa bulma” gibi bir şey, ki Barbara yoldaşın terbiyesi buna asla izin vermez. Başka bir şeyden söz edilirken, örneğin -belki de- Genç Komünistler Birliği, ya da, İşçi Sendikaları Federasyonu veya ne bileyim, Devrimi Savunma Komiteleri... Ancak bunların üyeleri de, tam tersine bu rakamın çok üzerinde olmalı. Yani, 2 ve + milyonu Raúl duysa pek bir sevinir, hemen gidip ağabeyine, “Bak”, derdi, “Seni nasıl geçtim ama?”. Neyse bu “şaka”yı fazla uzatmakta bir anlam yok. Anlaşılan hayallerin çıtası biraz yüksekmiş. Öğrenelim ve geçelim.

Tuhaflıklardan, “radikal değişiklik”, “başkalaşma”, “yeni sınıf”, “birkaç yıla sosyalist Küba kalmayacak” falanları bugünlerde pek çok web sitesinde yayımlanmakta olan, Agustín Lage Dávila’nın makalesine havale edelim ve bir diğer “realite”yi hatırlatalım: Küba’nın ithal etmeye mahkûm durumunda olduğu gıda kalemi yalnızca dana eti değil -domuz, kuzu/koyun yeterince var-, sebze, meyve, pirinç, şeker dışındaki hemen hemen tüm gıda maddeleri ithal edilmek zorunda. Nedenlerine girmeyelim. Bunlarla ilgili “derin” bilgiler de internette mevcut zaten. Konserve ve mamul gıda olarak ülkede üretilen kalemler oldukça sınırlı. Dolayısıyla Türkiye’den giden turistlere oldukça yadırgatıcı geldiği gibi “ekmek bile bulunmuyor”, eğer ki fırınların dağıtım saatlerini kaçırırsanız. Hoş, Karayipler’de zaten ekmek yeme alışkanlığı pek yok. Ama olsun; bizler için önemli bir ölçüt ya!

Che’nin eviyle -ki, burayı Devrim’in ilk yılında, Havana Kalesi komutanıyken kullandı- İsa heykeli ne zamandan beri karşılıklı birbirlerine bakıyorlar, bilmiyorum. Halbuki geçen Şubat'a kadar böyle bir karşılıklı bakışmanın olmadığını da bizzat biliyorum. İsa heykeli, Casablanca mahallesinin tepesinden Havana’nın eski merkezine doğru bakar. Che’nin evine hafif yan dönüktür yani. Konuşurlar mı, onu bilemem. Fakat Che’nin anıt mezarı Santa Clara’da olduğuna göre bu “hayal” biraz zorlanmış bir hayal oluyor. Neyse, galiba bu bir “latife” ve biz anlamadık. Yalnız “realite” şu ki, İsa’yı oraya diken Devrim değil. Ancak “notlar”da da belirtildiği gibi, “Kimse kimsenin inancına karışmadığı”ndan Devrim’den sonra da İsa’yı oradan indirmek kimsenin aklına gelmedi elbette. Che’nin ev olarak bir süreliğine kullandığı bina da öyle; daha önce de oradaydı.

Küba’da suyun da sınırlı olması, dolayısıyla turistik yerler ve oteller dışında tuvaletlerin öyle pek istenen hijyenik görüntüyü “arz edemiyor” olması bir diğer realite. Tuhaflıksa, neden bu koşulların salgın hastalıklara yol açmadığının anlaşılamaması. Bir de şunu ekleyelim: Evlerin de mutfak, tuvalet gibi sudan vazgeçilmez mekânlarındaki “eksiklikler”, oda ve eşya “kıtlığı” her nedense evde hazırlanan yiyeceklere ve yine aynı evden pırıl pırıl, tertemiz okula gönderilen çocukların görünümlerine hiç yansımıyor; garip!

Çünkü Küba Devrimi nasıl, “Haydi şu sosyalizme bir de biz katkıda bulunalım bari!” diye yapılmadıysa, Küba Komünist Partisi de, “Ne yapsak da şu diğer ülke yoldaşlarını hoşnut edecek işler becersek!” diye karar verecek durumda değildir. Bizler istediğimiz kadar, “Amanın sosyalizm elden gidiyor!” diye televizyon dizisi izler gibi, koltuğumuzun altında marksizm-leninizmin ilkeleri sözlüğü, konforlu mekânlarımızda Küba’da “aceba” ne olup bitiyor diye heyecanla hop oturup hop kalkalım, Küba Komünist Partisi yine bildiğini okuyacak. Bildiği de, Küba halkının en genel rızasıyla öncelikle günlük hayatı felç etmeye, dolayısıyla da bu küçük coğrafyada sosyalizmin geleceğini tehdit eden yoksunlukların üstesinden gelmektir. Hangi benim diyen sosyalist bu gayrete, bu görev önceliğine burun kıvırabilir?

Mesele sosyalizmden ne kadar uzaklaşıldığı mıdır, yoksa sosyalizme ne kadar yaklaşıldığı mı? Tüm gerekleriyle, kapitalist dünyanın etki alanı dışında, bir başına varolabilmeyi başarmış, kitaptaki tüm ilkelerin gereğini yerine getirebilmenin rahatlığıyla artık komünizme yelken açmış bir toplum hayalinden bahsediyoruz. İnsanlık böyle bir evreye henüz ulaşabildi mi ki? Evet, yaklaşıldığını daha önce hep birlikte yaşadık. Ama kapısına bile ulaşılamadan durduruldu. Kapitalizmin efendi efendi, “Buyur gel, sen kazandın, helal olsun!” demesi mi umuluyordu? Hâlâ umuluyor mu?

İyi niyetli olmak yetmiyor. İyi niyet ve “sarsılmaz devrimci inanç” da yetmiyor. Bunun üzerine “derin bilgi”yi ve “sınırsız özveri”yi eklemek de yetmiyor artık. Akla, geniş algılama perspektifi becerisine de sahip olmak gerekiyor; özgün koşulların kendi gerçekliği içerisinde algılanmasına ve buna göre ister geçici, ister kalıcı özgün çözümleri üretme kapasitesine sahip! Küba’ya bir de böyle bakmayı deneyelim. Hatta bakmayı, uzaktan seyretmeyi değil bizzat gidip olan bitenin içerisinden gözlemeyi deneyelim, eğer kafayı oralarda bir şeylerin elden gittiğine taktıysak tabii. O zaman bakalım, “samimi” kaygılarımızdan eser kalıyor mu.

Attila yoldaşın notları devam edebilir diye bu yazının tamamlanamasını 25 Nisan’a ertelemiştim. Bir sürpriz de 25 Nisan’da geldi Attila yoldaştan; Küba notlarını bitirmişti bitirmesine ama 25 Nisan yazısının konusu önceki yazılarına, dört hafta süren Küba notlarına “nazire”ydi sanki: “Bunaltan Yanlışlar”!

Bu duruma uygun bir atasözü hemen aklıma gelmiyor. “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste!” olabilir mi acaba?