Emperyalizmin Ortadoğu’daki anahtarı: Siyasal İslam

Emperyalizmin Ortadoğu’daki anahtarı: Siyasal İslam

Çağlar Ezikoğlu
19/10/2016 Çarşamba

Türkiye’de en çok tartışılan ve bir neticeye varılamayan bir konudur İslamcılık veya daha popüler tabiriyle Siyasal İslam. Bu noktada iki sorunlu argüman karşımıza çıkıyor. Birincisi İslam’ın siyasallaşmasının tek bir tarihsel çizgi süresince devam etmesi. Bu argümanı savunanlar, Siyasal İslam’ın tek ve bütüncül bir yapı olduğunu ve IŞİD’den, Kaide’den, AKP veya Müslüman Kardeşler’e, Osmanlı’dan veya Emevi’den, İran İslam Cumhuriyeti’ne bütün siyasi yapıların, devletlerin veya terör örgütlerinin bütüncül bir yapı içerisinde Siyasal İslam’ın temsilcisi olduğu savunuluyor. İkinci sorunlu arguman ise, özellikle Batılı emperyal devletlerin oryantalist bir bakış açısıyla Siyasal İslam=terör tezini sunmasıdır. Temel sorun, Bu ideolojinin tamamen şiddet sathına indirgenmesi ve post-kolonyalist dönemin en önemli politika araçlarından olan ‘democracy promotion’ yani ülkelere demokrasi getirme bahanesi ile bahse konu rejimlere saldırılmasıdır.

Tek tip bir İslam mı, yoksa parçalanmış bir yapı mı?

Aslında İslam’ın siyasallaşması Peygamber Muhammed’in döneminde Peygamberlikle birlikte esasen devlet idareciliği yapması ile dinin kuruluşu boyutunda siyasal bir özne haline geldiğini gösteriyor. Muhammed’in ölümünden sonra Halife’nin kısmen göstermelik de olsa bir seçimle başa gelmesi ise İslam’ın siyasallaşmasının kökeninin aslında doğuşuyla birlikte olduğunu gerçeğini hatırlatıyor bizlere. Daha sonra Emeviler ve Abbasilerle birlikte İslam’ın devlet ideolojisindeki altındaki konumu evrim geçirmiş, mezheplerin ayrılması ile birlikte farklı İslami anlayışlar ve usuller farklı devletlerde hüküm sürmeye başlamıştı.

Buradaki en temel sorun, İslam’ın tarihsel süreçteki politik yöndeki evriminin tek bir çizgide devam ettiğine dair yanlış algıdır. Bu yanlış algının en basit örneğini ise Osmanlı Devleti’nde görmekteyiz. Kuruluğu 13.yy’dan itibaren Alevi-Bektaşi gelenekle harmanlanmış bir gelenek ile İslamiyetin varlığını sürdürdüğü Osmanlı Devleti özellikle 16.yy’dan itibaren Sünni Ortodoks bir dini anlayış ve bu anlayışın devlet yönetimine tamamen tahakkümü ile devam etmiştir. Her fırsatta Osmanlıcılıktan dem vuranlar, bir taraftan Osmanlıcılığı ve Osmanlı’yı yere göğe sığdıramayanlar, öte taraftan sürekli Osmanlıcılık üzerine nefrete dayalı anti-tez üreten kesimler aradaki bu ayrımı dahi bilmemektedir. En basitinden, Osmanlı’nın fikir babası Şeyh Edebali veya Hacı Bektaş-ı Veli ile Kanuni Sultan Süleyman döneminin meşhur şeyhulislamı ve Sünniliği Osmanlı’nın merkezine getiren Ebussud Efendi’nin İslam anlayışı bir olabilir mi?

Bu değişim süreci 18 ve 19.yy’da Osmanlı topraklarının da ötesine geçmişti. Osmanlı’nın çöküşü süresinde Avrupa’nın ilerleyişi durmamış ve bu ilerleyişten ötürü İslam topraklarında Osmanlı’nın yetersizliği eleştirilmeye başlanmıştı. Bu yetersizliğe karşı iki temel kutbun çağrısı söz konusuydu. Bir tarafta aynı zamanda ilk Suudi devletinin kurucusu olan Muhammed ibn Abd al-Wahhab ve onun taraftarları vardı. Vahabizm olarak da adlandırılan bu akım İslam dünyasının Avrupa karşısındaki geri kalmışlığının temelinde Müslümanların İslam dininin özünden uzaklaşmasının yattığını savunmuştu. Wahhab İslam dinin tek bir çatı altında toplanması ve İslamiyetin özüne dönüşün gerekirse zorla gerçekleştirilmesini istiyordu ve bu sebeple özellikle İslam’ın terörize edilmesinin fikir babalarından olduğu da belirtilmektedir. Wahhab’ın karşısına ise İslamiyette reformun şart olduğunu öne süren İslamcı politik düşünürlerden Jamal al-Din al-Afghani ve takipçileri yer almaktaydı. İşte bir tarafta fundementalist ve radikal Wahhab ve taraftarları, diğer tarafta Afghani ve onun reformist destekçileri, İslam’ın siyasallaşması noktasında iki farklı akımın nasıl çatıştığını gösteriyordu 19.yy boyunca.

20.yy’a geldiğimizde ise bu ayrışmaların daha da arttığını görüyoruz. İslamiyet üzerine çalışmaları ile bilinen Mehdi Parvizi Amineh, bu ayrışma noktasında radikal Fundemantalistleri ayrı bir yere koyarak, diğerlerini 3’lü grup altında topluyor. Bir tarafta modernleşme ve Batılılaşma süreci altında İslamiyet’i neredeyse tamamen devlet kontrolüne alıp, siyasi alandan uzaklaştıran ve bunu yaparken otoriter bir yol izleyen Atatürk ve Rıza Şah dönemi ilk grupta yer alıyor. İkinci grupta, Afghani’nin reformizminin sürekliliğini savunan onun öğrencisi Muhammad Abduh ve taraftarları geliyor. 3.grup ise Afghani ve Abduh’un modernleşme sürecinin aynı zamanda İslami geleneklere de zarar vereceğini iddia ederek, sadece teknik anlamda Batı’dan faydalanabilineceğini iddia eden ve Mısır’da ciddi anlamda güç kazanan Hasan el Benna ve Seyyid Kutub önderliğindeki Müslüman Kardeşler ideolojisi. İşte 3.grupta yer alan bu akım, 20. Yy’dan itibaren modern dünyada kullanılan ‘Siyasal İslam’ olgusunun ilk temsilcileri haline gelmişti. Çünkü bu akımın radikal ve fundemantalist Vahabizm’den en temel farkı, İslam’ın siyasallaşmasının ‘demokrasi’ ve ‘seçimler’ yoluyla gerçekleşebileceğine inanmasıdır. Müslüman Kardeşler’in ilk Genel Başkan Yardımcıları’ndan Dr.Mohammed El-Sayed Habib vermiş olduğu bir röportajında, ‘demokrasinin çoğulculuk noktasında çok önemli olduğunu, din-vicdan özgürlüğü fikir özgürlüğü gibi meselelerin Müslüman Kardeşler için hayati bir rol oynadığını’ ifade ediyor.[1] Ne kadar tanıdık geliyor değil mi! Özellikle AKP’nin kuruluş beyannamesini incelediğimizde.

Siyasal İslam= Terör mü yoksa Başarısız bir İdeoloji mi?

Peki ya sonrası? Aslında sonrası malum hikaye, Erdoğan’ın vakti zamanında ‘demokrasi’ tramvay gibidir, yeri geldiğinde binersin yeri geldiğinde inersin’ dediği gibi bu tramvaydan Müslüman Kardeşler’de, AKP’de veya Arap Baharı sonrası iktidara gelen diğer İslamcı partiler de inmiştir bir süre sonra. Aslında hegemonya kurma sürecinde demokrasi önemli bir rol oynamış, Siyasal İslam’ın tüm ülkeye sirayet etme çabası ön plana çıkarılmıştı bir süre sonra. Ama burada tartışılması gereken husus, Siyasal İslam’ın terörizmle eş değer manada kullanılması ne kadar doğrudur sorusu. Üstte bahsettiğimiz gibi İslam tarihte siyasallaşırken onlarca parçaya bölünmüş ve her bir parça kendi idealinde devlet ve siyaset algısını uygulamaya çalışmıştır. Lakin burada önemli olan nokta, bahse konu İslamcı hareketlerin ‘kendi amaçlarını gerçekleştirmek’ adına ‘siyasi’ kurumları aracı olarak görme çabasıdır. Bugün Müslüman Kardeşler ile başlayan Siyasal İslam ideolojisi tam anlamıyla çökmüş, yolsuzluk, hırsızlık, sosyal yozlaşma, ahlaki problemler Mısır’dan Türkiye’ye bütün İslamcı iktidarlarda en önemli sorunlar haline gelmiştir. Fakat bu durum IŞİD, Kaide, Nusra ve Hatta ÖSO gibi terörist/cihatçı örgütlerin Siyasal İslam’ın temsilcisi olduğunu göstermez. Kaldı ki bahse konu örgütlerin İslam anlayışı hem kendi içlerinde hem de bahse konu İslamcı iktidarlar arasında ciddi farklılıklar içeriyor. En basit örnek olarak, bugün Afganistan’da Taliban ile IŞİD arasında süregiden anlaşmazlık ve çatışmalar bile iki radikal grup arasında dahi İslam’ın tek tipleştirilemeyeceğinin açık göstergesi.

Fakat Siyasal İslam= Terör algısı, Ortadoğu’da istediği her ülkeye ‘işte Siyasal İslamcı iktidarlar başarısız oldu, onlar terörist’ diyerek demokrasi getirmeye çalışan ABD ve Batı emperyalizminin işine gelecektir. Bahse konu İslamcı iktidarlar tamamen kişisel çıkarlar ve siyasi hayatta kalma uğruna bahse konu terör örgütlerini desteklemişlerdir, desteklemeye de devam ediyorlar. Fakat İslam ile terörizmi tek bir çatı altında birleştirmek ve bu çatıyı ‘Siyasal İslam’ olarak tek tipleştirmek basit bir ‘oryantalist’ anlayıştan öteye geçmeyecektir. Daha da vahimi bu oryantalizm, ilerleyen safhalarda Siyasal İslam’ı bu ülkelerde başa getiren ABD ve Batılı güçlerin aynı aktörden bir canavar yaratıp o canavarı yok etme uğruna ülkelere emperyal müdahalelerine de yol açacaktır. Bu bağlamda kullanılan tabirlere dikkat etmek elzemdir. Buna dikkat edilmediği takdirde devamında emperyalizmin başta Ortadoğu’daki müdahalelerine açık bir alan bırakmış olursunuz…


[1] http://www.ikhwanweb.com/faq.php