Lafı döndürüp dolaştırıp sosyalizme getireceğim!

Lafı döndürüp dolaştırıp sosyalizme getireceğim!

Burhan Özalp
02/02/2018 Cuma

Bazen öyle sözler duyarız ki ilk başta çok anlamlı ve çok çekici gelir. Hayatı onun üzerinden yorumlamaya ve yaşamaya başlarız. Belki silmek istediğimiz bir geçmiş ya da önemsizleştirmek istediğimiz şeyler vardır. Bunun için de bir şeyler, bir açıklama ararız yaptıklarımızı, yapmak istediklerimizi rasyonelleştirmek için.

Bir anti-komünist olan Milan Kundera’nın “İnsan siste yürür” ya da Soren Kierkegaard’ın “Hayat geriye doğru yorumlanabilir fakat ileriye doğru yaşanmalıdır“ sözleri ilk duyulduğunda gayet çekici gelir. Bugünü anlamsızlaştırmak, geçmişi revize etmek isteyenlere ve gelecek için bir şey yapmak istemeyenlere çok iyi hizmet eder bu sözler. Evet ileriye gittiğimizde gerisi için daha farklı düşünebiliriz, geçmişi daha farklı yorumlayabiliriz. Gayet normaldir.

Çünkü düşüncelerimizi şekillendiren maddi koşullar da değişmiş olacaktır. Bu sözlerin gizlediği çok temel şey de işte budur: maddi koşullar. Örneğin, bir öğrenci lisans döneminde ya da öncesinde İngilizce öğrenmeyi gereksiz veya anlamsız göstermek için çeşitli bahaneler sunabilir. Ancak İngilizce bilmemesi karşısına istediği işte çalışmasına engel olarak ya da bir araştırma yaparken yabancı kaynakları tarayamamasının bir nedeni olarak çıktığında İngilizce bilmesinin gerekli ve anlamlı olduğunu görür, daha önceden öğrenmediği için hayıflanır ve geçmişi daha farklı yorumlamaya başlar, hızlıca İngilizce öğrenmeye çalışır. Bunun dışında şöyle bir örnek de verilebilir.

Geçmişte bir siyasi partiye oy vermekle övünen bir insan o siyasi parti onu işsiz bıraktığında, geçmişi tekrar yorumlaması şöyle olur: “Ellerim kırılsaydı da oy vermeseydim”      

Tamam, kabul! Gelecekle ilgili her şeyi bilemeyiz. Fakat, peki gelecek bu kadar öngörülemeyen bir şey midir? Çok temel şeyler gelecekte başımıza gelebilecek birçok şeyi belirlerken, gelecek neden bu kadar bilinemez hale getirilmeye çalışılıyor? Eylemsiz insanı pek severler…

Akıl ve pratik ile devam etmek istiyorum. Farklı farklı öğrencilere birçok kere yönelttiğim bir soru: “Size göre bu dünyada en adaletsizce dağıtılan şey nedir?” Cevap-lar: Para, ev, araba, yemek, mutluluk ve benzeri… Ancak kesinlikle kimse “akıl” demiyor. Çünkü kimsenin aklından şüphesi yok. Zaten biz “ya bende gerçekten akıl, zeka problemi var” diyerek kendini ciddi ciddi eleştiren birini gördük mü? Sanmıyorum! Herkes akıllı ve zeki… O zaman sorun nerede? Birazdan açacağım, eylemsizlikte…

Bir arının yaptığı peteği ya da örümceğin yaptığı ağı görünce hayran kalırız. Birden, ortaya çıkan eserin bir mimarın ya da dokumacının eserinden üstün olduğunu düşünürüz. Ancak en kötü mimarı ve dokumacıyı bir arıdan ve örümcekten ayıran şey akıldır. İnsan ile hayvan arasındaki fark. Marx da Kapital’in birinci cildinde şöyle diyor:

Emeği, tümüyle ve yalnızca insana ait bir biçimiyle alıyoruz. Bir örümcek, dokumacının çalışmasını andıran faaliyetlerde bulunur ve bir arı, bal peteğini yaparken bazı mimarları utandırır. Ama en kötü mimarı en iyi arıdan daha en başından ayırt eden şey, mimarın, peteği balmumundan yapmadan önce kafasında kurmuş olmasıdır. Emek sürecinin sonunda, bu sürecin başında zaten işçinin imgeleminde, yani düşünsel olarak var olan bir sonuç ortaya çıkar. İşçi, sadece, üzerinde çalıştığı doğal maddeye biçim değişikliği vermiş olmakla kalmaz; aynı zamanda, bu doğal şey üzerinde, kendi faaliyetini yürütme biçimini bir yasa olarak belirlediğini ve kendi iradesini tâbi kılmak zorunda olduğunu bildiği amacını da gerçekleştirmiş olur. (Karl Marx, Kapital Cilt 1, Syf: 182, Yordam Kitap, 2011)

Evet insanı hayvandan ayıran akıl ama aklın da oluşmasının, gelişmesinin temelinde Marx’ın da diyalektik olarak vurguladığı gibi pratik yatar. Bu nedenle de insanı hayvandan ayıran pratiktir, eylemdir, müdahaledir ve bunun sonucundaki üretimdir. İnsan müdahale eder ve hayatını, ülkesini ileriye, güzelliğe doğru değiştirir ve üretir. Öylece seyretmez. Seyrederse cinayet olur. Tıpkı Kolombiyalı büyük yazar Gabriel García Márquez'in 1981'de yayımlanan Kırmızı Pazartesi romanındaki gibi. İşleneceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetinin öyküsünü anlatır roman. Romanın verdiği bu mesaj hayatın her yerinde karşımıza çıkar. Gözümüzün önünde bir şeyler apaçık cereyan eder ama müdahale edilmez. Müdahale edilmez ise sonuç her zaman bir nevi cinayet olur.

Peki insan neden müdahale etmez? Kendimce bir açıklama getirmeye çalışacağım. Ekonomideki alternatif maliyet teorisi nedir bilir misiniz? Kısaca, her tercih bir vazgeçiştir. Her tercihimizin belli bir getirisi olduğu gibi her vazgeçişimizin bir maliyeti vardır. Genellikle her insan, insan ilişkilerinde, toplumsal hayatta tercihlerinin getirisini isterken, vazgeçişlerinin maliyetini yüklenmek istemez. Bundan dolayı da maliyeti yüklenmek istememesini nedenselleştirirken genellikle Freud'un ego savunma mekanizmalarından yansıtmaya başvurarak maliyeti yüklenmek istememesinin nedenini öznelliğinin dışına taşır ve nesnelleştirir.

Başkalarını, başka şeyleri suçlar. İnsan tercihleri öznelliğin ve nesnelliğin diyalektik ilişkisi olsa da, maliyetten kaçmak isteyenlere Sartre felsefesinin özü olan tercih ve tercihinin sorumluluğunu alma olduğunu hatırlatmak isterim. Ancak olmazsa olmaz olan “dışardan bilinç taşıma” girişimlerine rağmen insan müdahale etme ve değiştirme yönünde tercih yapmıyorsa ve olası tercihinin sorumluluğunu almıyorsa, almak istemiyorsa, bu müdahale ve değiştirme yönünde tercihi ne zaman yapar ve bu tercihinin sorumluluğunu ne zaman alır, gözünü ne zaman karartır? Sanırım iki durumda: Birincisi gördüğü maddi koşullar karşısında kendisi ile samimi bir yüzleşme noktasına geldiğinde; ikincisi ise maddi koşullar onu buna mecbur ettiğinde, ona ikinci bir seçenek bırakmadığında.

Fakat bu verili durum ise müdahale ve değiştirme yönünde tercihte bulunmuşlar ve sorumluluk almışlar için bir umutsuzluk halini değil, aksine uygun zamanın beklenmesi için sabırlı olunması gerektiğini gösterir. Kaldı ki, devrim öznelliğin ve nesnelliğin uygun zamanda buluşması değil midir zaten? Sabırlı olunmalı çünkü şunu unutmamak gerekiyor: Huzur içinde yaşayan, hiçbir rahatsızlık duymayan ya da bunların yanılsaması içinde olan bir insanın harekete geçmesi, müdahale etmesi, değiştirmesi zordur. Louis Breger’in Freud üzerine yazdığı “Alacakaranlığın Ortasındaki Gölge” adlı kitabının 12. bölümüne girişteki şu cümleyi bu yüzden anlamlı bulurum: “Dünya ileriye doğru yapılmış bütün atılımları huzursuz adamlara borçludur; mutlu insan ister istemez kendini eski sınırların içine hapis eder.” 

En nihayetinde filozof değiliz ama eğer söylediklerimizi pratik ile birleştirmiyorsak, devam ettirmiyorsak bizim de yaptığımız dünyayı yorumlamaktır. Marx bu konuda da noktayı 11. tezde:” Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir” diyerek koymuştur. Artık sis içinde değiliz, artık her şey apaçık ortada, gelecek bu kadar öngörülemez değil.  Bir tane ülkemiz var. O da cinayete kurban gitmesin.

O zaman şimdi, akıl, müdahale, değiştirme tercihini yapıp sorumluluk alma zamanıdır. Zaman, kokuşmuş kapitalizmden sosyalizme geçiş zamanıdır. Zaman ülkemizi kapitalistlerden, emperyalistlerden, gericilerden, yobazlardan sosyalizm ile kurtarma zamanıdır. Abi! Kundera dedin, Kierkegaard dedin, Sartre dedin, Marquez dedin, Freud dedin, Marx dedin ama lafı döndürdün dolaştırdın sosyalizme getirdin diyenlere, Aydemir Güler’in “Bir 10 Eylül Yazısı” adlı yazısının sonunda yazdığı sözle seslenmek isterim: “Sosyalizmden Aşağısı Kurtarmaz”.