Er Nemeçsek’e saygıyla

Er Nemeçsek’e saygıyla

Ahmet Şahin
26/04/2016 Salı

Bu yazıyı yazmama Nevzat Evrim Önal’ın son yazısı neden oldu. Pal Sokağı Çocukları'nı bana yeniden hatırlattığı için ona teşekkür ediyorum.

Pal Sokağı Çocuklarını sanıyorum 9 ya da 10 yaşındayken falan okumuştum. Bu nedenle bazı önemli ayrıntıları kaçırmış olabilirim. O zaman da beni çok etkilemişti ama ne kadar harika bir kitap olduğunu sonradan aklım erince anladım. Neler yoktu ki kitapta. Yoldaşlık, amaç disiplini, hayatta bağlanılacak değerler bulunduğu inancı... Tüm bunlar zararsız çocuk oyunlarındaydı hem de. Çetesi, partizanı eksik olmayan toprakların çocukları oyunlarını epeyce ciddiye alıyorlardı. Çetenin değerli sembolü, asla kurumaması gereken bir topak macundu. Ben kitabı okurken bunda hiçbir gariplik bulmamıştım. Er Memeçsek’in cesaretinde de. Nemeçsek, pal sokağı çocuklarının en küçüğü, dolayısıyla fiziken en zayıfıydı. En akıllıları olduğu da iddia edilmiyor. Ama oyunu en fazla ciddiye alanı, en özverilisi, çeteye en bağlı olanı oydu. Küçücük çetede bir komutanları vardı. Onun dışında herkes subaydı. Bir tek Nemeçsek erdi. Rütbeyi değil, çeteyi önemsiyordu.

Bir gün pastor kardeşler çetesi bizimkilerin oyun alanlarına göz dikti. Başka çocukların bilyelerine zorla el koyan zorba bir çeteydi bu. Düşman, habsburg monarşisi gibi güçlüydü. Durum zordu. Üstelik pal sokağından bir de hain çıkmıştı. Artık kendini kaç bilyeye sattıysa şerefsiz…

Pal sokağı çocukları oyun alanlarını savunmak için savaşmaya karar verdiler. Odundan barikatlar kuruldu. Mübalağa cenk olundu. Ama kimse ölmedi bu savaşta. Hatırladığım kadarıyla yaralı bile yoktu. Taş bile atılmadı. Kumdan mermiler kullanıldı. Bu savaşın tek şehidi Nemeçsek oldu. Gerçi yoldaşlarının bir yanlış anlama sonucu onu onursuz ilan etmeleri ve adını çetenin kayıt defterine küçük harflerle yazarak cezalandırmaları çok yaralayıcı oldu, ama davaya bağlılığında bir eksilme yaratmadı. Son ana kadar katkıları hiç farkedilmedi. Ama onun istediği zaten önemli kişi olmak değildi. Savaşın kazanılmasıydı. Savaşta büyük yararlılık gösterdi. Düşman kalesinden haber getirdi. Hasta olmasına rağmen sıcak çatışmaya katıldı. En kritik anda küçük ama önemli bir müdahalede bulunarak barikatı kurtardı. Cesaretinin bedelini yaşamıyla ödedi. 1848’de, savaşın tüm yükünü çektiği halde Macar burjuva devriminden en az kazançlı çıkan sınıf gibi o da en ağır bedeli ödedi.

Kitabın sonu o yaşımda bana fazla ağır gelmişti. Niye öldü bu şimdi?... Pekala ölmeyebilirdi. O ölünce oyunun tadı kaçtı. İşte o zaman çetenin yüce sembolüne inancım biraz sarsıldı. Bir topak macun, bir boktan arsa için değer miydi? Bir yol ayrımına gelmiştim. Yaşamımın ondan sonraki kısmında burjuva diktatörlüğünün bütün güçleri, basını, sanatı, teorisi, gündelik yaşam kültürü, hepsi beni bin türlü yolla, aslında Nemeçsek’in gaza gelmiş bir aptal, hayatını bir topak macun için feda etmiş zavallı, harcanmış bir çocuk olduğuna ikna etmeye çalıştı. Hayat sadece bir oyundu. Oyunda fazla gaza gelmemek gerekirdi. Oyunlarda işte böyle hep, en rütbesizler ezilirdi. “herkes kendini kurtarırdı, olan sana olurdu.” Nemeçsek bir şehit değil niyaziydi.

O zaman meseleyi, “mümkünse bir topak macun için değil de biraz daha değerli şeyler için ölmek gerekir” diyerek kapatmıştım. Sonradan anladım ki mesele zaten bir topak macun meselesi değilmiş. Romanın içinde de bu söyleniyordu aslında. Bir keresinde öğretmen çeteyi açığa çıkarıp kutsal macuna el koymuştu da, daha sorgu sırasında bir çete militanı kimseye farkettirmeden öğretmenler odasının pencere macunlarını söküp, yitirilen macunun yerine yenisini koyuvermişti. Çete hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti. Önemli olan macunun temsil ettiği şeydi çünkü.

Nevzat Evrim Önal’ın Pal Sokağı çocuklarından yurtseverliği öğrendiğini yazması bakış açımı başka bir yönde genişletti. Kitabın yazarı bunu böyle düşünmüş müdür, kitapta Macar ulusal kurtuluş hareketinin izleri var mıdır bilmiyorum ama benim kitabın sonunda yaşadığım sarsıntıyı, Macar devrimcilerinin bir bölümü de zamanında yaşamış olmalı. Kuraldır, burjuva devrimleri hep yarım kalırlar. Burjuva düşünce ufuğunu aşamayan ama burjuva çıkarlarını aşan devrimci programlar mantıksal sonuçlarına hiçbir zaman ulaşamazlar. O programlar burjuvazinin tarihsel ve güncel çıkarlarının ötesine geçmeye başladığında burjuvazi, devrimcileri yarıyolda bırakır. Bu nedenle burjuva devrimcileri, yani onların ilkelerine en bağlı olanları, hayatları boyunca ele geçmez, bir işe yaramaz, bir topak macunun peşinde koşarlar. Yurdu savunduk, iyi hoş da şimdi biz oynayamıyoruz o arsada? İşte burada bir yol ayrımına gelinir. Bütün macunların allah belasını versin. Hepsi çocuk oyunuymuş denilebilir. Ve yolu yok. Böyle deyince arsayı da en çok parayı verene satacak olan burjuvaziyle birleşilir. Diğer yol da düşmandan kurtardığı arsayı bu kez kendisi için isteyen işçi sınıfıyla birleşmektir. Yurtseverlik ancak sosyalizmle buluştuğunda bir yalana dönüşmekten kurtulabilir. Arsayı savunmaya devam edebilmek, macunun yerine daha mantıklı bir şeyler koymakla mümkündür.

İşte bu yolu seçenler için nemecsek değerlidir. Ancak bu yolu seçenler onun tüm insani değerleri temsil ettiğini anlayabilirler, ondan öğrenirler ve mücadelesine alaycı değil, sevgi dolu bir gülümsemeyle bakarlar.