Bir Mehmed Uzun romanından Kürt aydınına bakmak

Bir Mehmed Uzun romanından Kürt aydınına bakmak

Umut Araz
09/08/2019 Cuma

Bir aydın. Bir Kürt aydını, Memduh Selim Bey. Bir düşünür, incelikler ve güzellikler aşığı. “JIN” (Yaşam) Dergisi’nin yönetmeni ve yazarı; Vanlı Memduh Selim Bey.(1)

1920’li yıllar, yıkımın içinde kuruluşun eşiğindeki İstanbul, savaş, ölüm, göç ve Memduh Selim Bey. Yitik Bir Aşkın Gölgesinde, Mehmed Uzun’un, 1989 yılında Kürt edebiyatının bohçasına eklediği romanı. 1920’li yıllardan Memduh Selim’in ölümüne, 1976’ya uzanan, uzun bir zamanın kısa romanı.

Romanın ana karakteri Memduh Selim Bey yirminci yüzyıl Kürt aydınlanmasının öncülerinden, Celadet Ali Bedirxan’ın yakın dostu, yoldaşı, Xoybun’un kurucularından biri.

Bu yazıda romanın içeriğinin bir özetini yaparak Memduh Selim’in yaşamını; romanın biçimsel özeliklerini ve romanda çizilen Kürt aydını profilini inceleyeceğiz. Geçmişten bugüne bakarak Kürt aydınlara dair bazı sorunlara değinmeye, bazı soruları cevaplamaya çalışacağız.

BİÇEM

Yitik Bir Aşkın Gölgesinde romanını okuyan Mehmed Uzun okuyucuları kitabın biçimsel olarak Uzun’un Kader Kuyusu romanı ile benzerliğini mutlaka fark edecektir.

Yitik Bir Aşkın Gölgesinde (YBAG) romanı, Kader Kuyusu romanı gibi bölümlere ayrılmış bir roman. Hemen hemen her bölüm başında okuyucu için resim oluşturularak başlıyor. Bu anlatım tekniği, Kader Kuyusu’nda her bölümün bir fotoğraf üzerinden başlamasına dönüşmüş.

İki romanda da zaman kurgusu sondan başlıyor ve başa dönerek sona doğru ilerliyor.

Mehmed Uzun, YBAG’de kullandığı anlatım ve zaman kurgusunu Kader Kuyusu’na gelişkin bir biçimde devretmiş diyebiliriz.

Kürtçe’nin destansı anlatımının şiirselliği Türkçe çeviride de kendini hissetiriyor. Mehmed Uzun’un edebi dili bir romandan öteye giderek büyük bir zenginlik taşıyor. Kürt sözlü edebiyatının şiirselliğini modern edebiyatın dili ile birleştiriyor.

Roman mekânsal anlamda büyük bir zenginliğe sahip. Dönemin siyasi şartları Memduh Selim’in birçok kent arasında gidip gelmesine sebep oluyor. Roman boyunca Anadolu’dan Ortadoğu’ya, birçok şehre misafir oluyoruz.  İstanbul, İskenderiye, Kahire, Antakya, Beyrut, Halep, Ağrı, Şam…

Uzun karakterini kendisinin değil içinde olduğu mekân anlatsın istiyor çoğunlukla. Buna Memduh Selim Bey’in entelektüel yanını bize kitaplığıyla anlatılması örnek verilebilir.

“Memduh amca, kitaplarını tek tek yeniden dizdik. Bak Kürtçe kitaplar bu raflarda. Yanındaki rafları da Türkçe kitaplara ayırdık. Sol taraftaki dört rafta Fransızca kitaplar var. Kalan raflar da, Arapça, Farsça, İngilizce ve Rusça kitaplar için… Gazete, dergi ve diğerlerini şu sandıklara koydu. Hepsi bir düzen içinde.”(2)

Zamanın siyasi şartları Memduh Bey’in hayatını yönlendiriyor. Ve bu ikisi arasındaki çatışma romana ismini veriyor.

İÇERİK

Mehmed Uzun romanı 1976’da, Memduh Selim ölüm döşeğinde, son göçe giden yolda iken başlatıyor.

Duvarlar raflarla kaplı, raflarda cilt cilt kitap, dergi gazete ve kağıt. Raflarda sararmış birkaç levha; iki fotoğraf ve iki manzara. Odanın içinde o, Memduh Selim Bey…(3)

Kitap 6 ana bölüme ayrılarak devam ediyor.

1. Sürgün ve Aşk Nöbeti

Ölüm döşeğinden yaşamının en önemli yıllarına, 1920’li yıllara doğru geliyor ve Memduh Selim Bey’in öyküsü başlıyor.

Yirminci yüzyılın başlarında Osmanlı’nın yıkılışı ile beraber birçok ulus ve hareket yön arıyor. Karanlığın en baskın göründüğü fakat kuruluşu amaçlayanların umudunun canlı olduğu yıllar. Kuruluşu arayanlardan biri de Kürtler, Kürt aydınları. İstanbul’da birçok cemiyet kuruluyor. Memduh Selim Bey bu arayışın öncülerinden biri.

Süregelen iktidar mücadeleleri yirmili yıllarda sona yaklaşıyor. Anadolu’da kurulacak yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri atılıyor. Ve iktidara yürüyenler kendileri dışındaki tüm özneleri etkisiz hale getiriyorlar. Kürt aydınları da buradan payını alıyor. Yeni cumhuriyetin temellerinde Kürt aydınlarına yer verilmiyor. Ve sürgünler başlıyor.

Göçün başladığı yer İstanbul. Anadolu siyasetinin ve cemiyetlerinin merkezi.

Ağaçlar yaprak döküyor. Tabiat hâlâ canlı. İstanbul kıyıları ve Galata güzel günler yaşıyor. İstanbul renk değiştiriyor; kabuk yeniliyor. İnsanlar öbek öbek ülkelerini terk ediyor. Her geçen gün İstanbul’u terk edenler çoğalıyor. Mabeyn, Osmanlı hanedanı uzaklara göçtü. Muhalif gazeteciler, yazarlar yollara dökülüyor, demokratlar, liberaller, Kürtler kaçıyor.(4)

Göç önce İskenderiye’ye, sonra Kahire’ye… Memduh Selim Bey’in yüreği muhacirliğin acısıyla dolu olsa da umudunu taze tutuyor. Yurduna döneceğinden, tekrardan Galata’yı seyredeceğinden emin. Yurduna daha yakın olmak için Fransız yetkililerle görüşüp Antakya’ya geçiyor.

Derler ki saçları her an taralıdır. Bıyıkları ince. Ayakkabıları her an boyalı. Elbiseleri pahalı, gömlekleri beyazdır. Saati gümüştendir. Kravatı ipekten, mendilleri reyhan kokar.(5)

Romanın sayfalarına müzik ve şiir eşlik ediyor sürekli. Antakya günlerinde Melayê Cizîrî’nin şiirleri ve keman sesi. Trayy…laaa…Laayyy…trayyylaaylaaayyy … Eugène Ysaÿe’nin 2. sonatı göç günlerinde Memduh Selim Bey için bir aşk ateşinin başlangıcı oluyor. Memduh Bey’in Ceylan’ı yani Feriha. Bir Çerkes dostun kızı.

O; uzun bir boy, selvi gibi, uzun bir gerdan, ince, dar kalçalar, sarı saçlar uzun, kalçalarına kadar, sıcak gözler, şirin bal renginde. Gözleri; cennete giden yolda iki kapı. (6)

Feriha ile nişanlanıyorlar. Yurt hasreti ile yanan gönlü aşk ile daha bir harlanıyor. Yüreğinin sesi daha fazla yükseliyor.

2. Beynin ve Yüreğin Sesi

“Yeniden başlayacağız. Daha örgütlü. Her şey yeni olmalı, modern olmalı. Her şey arkadaş, her şey… Bunlara sakal, bıyık da dahildir. Başka çaremiz yok.”(7)

Bu cümlelerin sahibi Celadet Ali Bedirxan. 1927 Beyrut, sürgündeki Kürt aydınları bir araya geliyor. Yeni bir yol, yeni bir arayış için. Bu buluşma daha sonra Ağrı ayaklanmasını başlatacak olan Xoybun (Hoybun) Partisi’nin kuruluşu oluyor.

Mücadelenin keskinliği ve sorumluluğu Memduh Selim Bey için aşka dair çekincelere sebep olmaya başlıyor.

3. Aşkın Gölgesinde

Memduh Bey, tekrardan Antakya’ya dönüyor. Aşkın ve yaşamın arasındaki çatışma bu bölümde daha fazla tırmanıyor. Feriha’yı istemek için birçok aile kapıyı çalıyor. Feriha’nın ailesi artık evlilik işinin bir sona kavuşmasını istiyor.

Aynı zaman içerisinde Memduh Bey için başka sorumluluklar ortaya çıkıyor. Xoybun Türkiye’de hızlı bir şekilde yaygınlaşıyor ve örgütleniyor. Ağrı ayaklanması başlıyor. Göçteki aydınlar bunun üzerine Halep’te yeniden toplanıyor:

Toplantının gündemi, Ağrı. Ülkenin ve Kürtler’in gündemi; Ağrı Dağı’ndaki ateş.

Yaşamın dönüm noktası, yakıcı taleplerin, ilhamın, talihin ve ölümün dönüm noktası: Ağrı…(8)

Memduh Bey bu çatışma içerisinde, ailenin de ısrarıyla, evlenmeyi ve yuva kurmayı tercih ediyor. Feriha’nın babası ile konuşarak düğün hazırlıklarına başlıyor. Fakat Ağrı Ayaklanması büyüyor ve Memduh Bey’in destek için Ağrı’ya gitmesi kararlaştırılıyor.

Memduh Selîm, Celadet Bedirxan, Kamûran Bedirxan, Yadîn Beg & Sadıyê Talha

4. Tarih ve Talih

1920’li yılların son günleri. Kış yaklaşıyor… Ağrı Dağı karlar içinde, dağ ses veriyor. Rüzgarın, boranın sesi. Sis içinde kaybolmuş dağın iniltisi. Ve aşağılarda, dağın eteklerinde yüreği yanık bir dengbêj türküsü. Dağın iniltisiyle başkaldırının destanını söyleyen dengbêj ‘in türküsü birbirine karışıyor: Ax lo bıra…(9)

1920’li yılların sonlarına doğru, Memduh Bey Ağrı Dağı’nda. Yüreği ise Feriha’da. Mektuplar yazıyor. Mektupların ona ulaşmasını diliyor sadece. Ağrı’da güneş doğuyor, güneş batıyor, güneş doğuyor, güneş…

İsyan günleri ilk başlarda umut vadediyor. Ancak sonrasında kırılmalar başlıyor. Umudun yerini kan kokusu alıyor:

1930 yazı. Ağrı’nın dere ve çayları sel olmuş akıyor. Kan, sel olmuş akıyor.(10)

Yeni doğan cumhuriyet Ağrı dağına büyük bir çıkarma yapıyor. İsyanın başarısızlığı kesinleşince Memduh Bey’in yurtdışına çıkarılması kararlaştırılıyor. Ve Memduh Bey her ne kadar istemese de Antakya’ya geri dönüyor. İsyan bastırılıyor ve liderlerin bir kısmı ölürken bir kısmı kaçmayı başarıyor.

5. Düşlerin Yıkılması ve Zaman

Memduh Bey, Antakya’ya dönüyor. İlk önce evinde başkalarının yaşadığını görüyor, sonra Feriha’nın bir başkası ile evlenip Ürdün’e gittiğini öğreniyor. Başlayan bu duygusal yıkıma Fransızların Memduh Bey’den Antakya’dan ayrılmasını istemesi ekleniyor. Memduh Bey için karanlık bir dönem başlıyor. Yurdundan göçüp yurt ettiği aşık olduğu şehirden başka bir şehre, Şam’a geliyor.

İsyanın sonrasında birçok Kürt aydında Şam’a gelmiş, Şam’da bir Kürt mahallesinde toplanmışlar, beraber yaşıyorlar. Şam’da zaman geçerken Memduh Bey Feriha’yı düşünmeye, neden başkası ile evlendiğini sorgulamaya devam ediyor.

1933 yılında, Cumhuriyet’in 10. Yılındaki aftan faydalanarak yurduna dönme imkanına sahip oluyor. Fakat ondan politikadan uzak durması isteniyor. Birçok aydın gibi bunu kabul etmeyerek mülteci yaşamına devam ediyor.

Prensip sahibi bir insan. Prensiplerinden biri: Her çeşit olay, küçük büyük, önemli önemsiz, yaşam zincirinin bir halkası olmalı. Yaşanan günler de… Zaman tüm sonuçlarına rağmen yaşam zincirinin halkalarını koparmamalı. Bunu başaramayan insan için günlerin, zamanın ve olayların bir anlamı kalmaz. Yani yaşam anlamını yitirir.(11)

Celadet Ali Bedirxan’a böyle yazıyor Memduh Selim Bey Antakya’dan. Sağlık sorunları nedeniyle Fransızlara Antakya’ya dönmeyi kabul ettiriyor. Zaman geçiyor, Celadet Bey evleniyor. Antakya Türkiye topraklarına katılıyor, Feriha’nın anne ve babası ölüyor ve yıllar sonra Feriha ve Memduh Bey cenazede karşılaşıyor. Yüreğinin ateşi bir kez daha harlanıyor.

6. Ömrün Sonbaharı

Hasret, kahır ve acı. Memduh Selim Bey’in ömrünün sonbaharının üç esaslı halkası.(12)

1960’lı yılların sonu, Memduh Bey’in yoldaşı, dostu Celadet Ali Bedirxan dahil birçok aydın ve Memduh Bey’in babası göç etmiş dünyadan. Memduh Bey artık yaşlanmış, ömrünün sonbaharına gelmiş.

Artık hayatını Şam’da, Muhacirler Mahallesi’nde sürdürüyor. Ölümün yaklaştığını hissediyor.  Yalnızlık artık daha fazla ağır ve zor. Memduh Bey, dostlarının da ısrarıyla yüreğindeki aşka mühür vurup başka bir Çerkez kadını,Vildan Hanım ile evleniyor.

1970’li yılların sonunda Memduh Bey iyice yaşlanmış. Artık gazeteciler ve araştırmacılar sık sık ziyaret ediyor onu. Ömrünün sonuna geliyor.

Son Göçe Giden Yolda

Kitabın en başına dönüyoruz. 1976’ı yılının güzü. Memduh Bey dünyaya gözlerini kapatıyor.

Romandaki Kürt Aydınına Dair Sorunlar

Memduh Selim’in özelinde kalmayarak, romanda da isimleri geçen dönemin Kürt aydınlarına, bugün sınıf perspektifinden baktığımızda birçok siyasi hataya sahip olduklarını söyleyebiliriz.

Ve yine ulusalcı birçok aydını tarihte bir yere oturtmaya çalışırken karşımıza çıkan “ilericiliğin mi yoksa gericiliğin mi safında görmeli?” sorusunu cevaplamak bizi zorlayabilir.

Ancak sadece bir roman üzerinden direkt olarak Memduh Selim’e dair değerlendirme yapmak doğru olmadığından romanda çizilen Kürt aydını portresini kişilerden soyutlayarak ele alacağız.

1- Kitaptaki Kürt aydınları ulusalcılığın yaygın yanılgılarına sahiptirler.

Ulusalcılık bazı problemleri çözmeye engel olur. Mesela bu problemlerden biri Şeyh Sait’tir.

Duvarlar raflarla kaplı, raflarda cilt cilt kitap, dergi gazete ve kağıt. Raflarda sararmış birkaç levha; iki fotoğraf ve iki manzara. Odanın içinde o, Memduh Selim Bey…(13)

O iki fotoğraftan biri Şeyh Sait’in fotoğrafıdır.

Türkiye’de her yıl gündeme gelen Şeyh Sait tartışmasına komünistler yanıtlarını tereddüt etmeden yıllar önceden verdiler. Fakat ulusalcı Kürt aydınları bu konuda ya Şeyh Sait’i sahiplenen ya da ikircikli bir konumda dururlar.

Ulusalcılığın Şeyh Sait sorununu aşması mümkün değildir ve bugün de aşamamıştır. Çünkü ulusalcılığın gereklerinden biri ulusal mücadelenin mümkün olduğunca geriye dayandırılmasıdır. Ve bu torbaya Şeyh Sait’te eklenebilir, Marksist şair Cigerxwîn de. Çünkü ulusalcılık tarihsel olayların ilerici-gerici veyahut sınıfsal kompozisyonu ile Marksistlerin yöntemleri gibi ilgilenmez. O torbanın ne kadar geniş olduğu ve ne kadar yarar sağladığı önemlidir.

Türkiye’de olduğu gibi Kürdistan’ın da tarikatlarla sarıldığı bir zamanda Şeyh Sait oldukça işlevseldir. Ve sömürü düzeninden kopmadan gericilikten kopulmayacağı için ulusalcılık Şeyh Sait sorununu aşamayacaktır.

2- Dönemin Kürt aydınları desteği SSCB’den uzakta, Avrupalı devletlerden beklemektedir.

Emperyalizm karşıtlığı, Kürt aydınlarının dünden bugüne tutarlı bir hat çizemediği bir konudur.

Saatlerce süren uzunca bir tartışma. Karşılıklı sorular, cevaplar, ortak kararlar ve ak kağıda düşen mavi mürekkep.

“Avrupa’daki Kürtlerin durumu ne? Hangi Avrupa devleti bize destek verecek?”(14)

Bu soru bugün de Kürt hareketinin gündemine sık sık girmektedir. Özellikle Suriye Savaşı ile uluslararası arenada daha çok yer edinen Kürt hareketi, Rusya ve ABD denklemine dair  nihai bir sonuca ulaşamayacak. Çünkü ulusalcılık sınıfsal yarar gözetmez ve sınıfsal bilinci reddeder. İnsanlığın tarihine yazılan “emperyalizmin ezilenlere tek bir yararı olamayacağı” dersi ulusal hareketler için geçersizleşmiştir. Önemli olan ulusal yarardır ve burada emekçi ve patron, silah tüccarı ile öldürenler aynı ulusal kefede ise yarar farkı yoktur.

Kürt aydını feodal ilişkilerden, aşiret yapılarından kopamamaktadır.

“Mirim biz Kürtler de bir araya geldik. Yeni bir mücadeleye başlıyoruz. Bundan böyle yüzlerce aşiret, köklü aile mücadelenin içinde yer alacak…”(15)

Dünyada solun güçlendiği 2. Dünya Savaşı sonrası ortamda devrimcilere yakın olan Kürt aydınlarının feodalizm karşıtı hatta bir süreliğine varlık gösterebilmesi, dünyada sosyalizmin güçlü olmasının getirdiği nimetlerden biridir. Öyle ki PKK ilk kuruluş döneminde feodalizm karşıtı bir hatta sahiptir. Bu hattın teorik olarak hâlâ var olduğu iddia edilebilse de pratik durum gözler önünde. Kürt Hareketi’ni Kürdistan’ın dört bir yanında sarmalayan feodal ilişkiler çok açık.

Ulusalcılığın bu sorunu çözebilmesi, gerici olandan kesin bir kopuş ve aydınlanmacı bir hatta sahip olması mümkün değil. Burjuva aydınlanmacılığın sınırı kapitalizmin ilericilik sınırı ile eş. Ve bu sınırın sonuna çoktan gelindi. Kapitalizmin ilericilik barutu çoktan tükendi ve aydınlanmanın getirileri tüm dünyada ayaklar altına alındı.

İlerici olabilmek, SSCB’nin yıkılışı ile sınıfsal bir taraflaşmanın dışında mümkün olmuyor. SSCB’nin varlığının izin yarattığı iklim ve olanaklar, ideolojik ve siyasal devinim, ulusal hareketlerin görece bağımsız hareket edebilmesini sağladı. Hatta 1923 Cumhuriyeti’nin ilericilik barutunun Fransız Devrimi’nden sonra en geç tükenenlerden biri olduğunu söylemek mümkün hale gelebildi.

Bu elbette bir tesadüf değildir. Çünkü burjuva aydınlanmacılığını aşmanın yolu burjuvaziyi yaratan düzeni aşmaktır. Bunun yolunu ise bugüne kadar sadece komünistler çizebildi.

Yukarıda bahsettiğimiz üç ana sorun hemen hemen Kürt aydınına dair akla gelen sorunların temelinde yatıyor. Bu sorunlar bugün hâlâ mücadele konusu olmaya devam ediyor.

Sonuç

Peki tüm bunları topladığımızda romandaki aydın karakterini tarihte nereye oturtacağız? İlerici mi gerici mi?

Uzun’un aydın karakteri sürekli umudu aramaktadır, yılmamaktadır, tembellik etmemektedir:

Evet, Beyrut’ta bir otel odasının balkonunda, berrak denizin eteklerinde yorgun bedenler. Şişmiş gözler, morarmış gözaltları. Karışmış saçlar, uzamış sakallar. Her şeye karşın yaşanan yeni bir anın gülüş ve heyecanı. Halk ve ülke için uğraşın mutluluğu. Mesut ve aydınlık ruhların gülüşü.(16)

Uzun’un aydın karakterini tarih üzerine düşündüğü şu satırlar hangi safta olduğunu netleştiriyor:

Tarihten anladığı, geçmişe sahip çıkmak, yeni şeyler öğrenmek, yeniyi keşfetmek ve bugünü güzelleştirmek diye düşünüyor. İlerleme, yeniliklerin keşfi ve yaratma olmazsa tarih de olmaz. Fikir, değişim ve tarih, üçü birlikte zamanın mühürleri. Tarih, insanların tarihi. Tarih, insanların hizmetinde; ancak ona etki edebilmek şartıyla. Eğer insan bir tarihe sahip olmak istiyorsa, bir hayvan gibi tarihsiz olmak istemiyorsa, o zaman güçlüklere katlanmayı ve tarihi değiştirmeyi bilmeli.(17)

Yitik Bir Aşkın Gölgesinde’nin bize anlattığı aydın, tarihin nesnesi değil öznesidir. Mücadelenin ve tarihi değiştirmenin tarafındadır.

Dönemin aydınını kendi şartları içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Elbette feodal, gerici düzenin karşısında ulusalcı aydınlar ilericidir. Fakat aynı aydınlar; sosyalizmin, sosyalist aydınların karşısında bir o kadar da yetersiz kalmışlardır.

Kürdistan ve Anadolu’da o dönemki sınıfsal bilinci, Kürt halkının tarihindeki uluslaşamama ve geriden gelişi ele aldığımızda dönemin Kürt aydınının durumu pek de garipsenmeyecektir.

Ancak bizim için bugünün işi tek başına bu aydınları yorumlamak, tarihsel bir konumlarını belirlemek değil. Tarihsel olan yeniyi yaratmaya katacağı enerji kadar değerlidir. Bu enerjiye sahip olmayan taraflar ise ders olmalıdır.

Kürt aydını bugün hâlâ aynı problemleri tartışıyor. Bu tartışma Kürt aydınının sadece “Kürt aydını” olmaktan çıktığı, burjuva ulusalcılığın aştığı ve sınıfsal bir hatta sahip olduğu zaman sonlanabilecek.

Çünkü söz konusu olan problemlerin temeli sınıfsal problemlere dayanıyor. Bu temel anlaşılmadan bu kısır döngüyü bitirmek mümkün değil.

Sosyalizmin tarihi ise ulus sorununu aşacak birikime sahip.(18)

Mehmed Uzun’un Yitik Bir Aşkın Gölgesinde romanı birçok başlık üzerine tekrar düşünmek ve tartışmak için okunmayı hak ediyor.




(1) Mehmed Uzun , Yitik Bir Aşkın Gölgesinde, Çeviren Muhsin Kızılkaya, İthaki Yayınları, 2019, syf. 25

(2) A.g.y. syf. 19

(3) A.g.y. syf. 17

(4) A.g.y. syf. 31

(5) A.g.y. syf. 41

(6) A.g.y. syf. 53

(7) A.g.y. syf. 76

(8) A.g.y. syf. 155

(9) A.g.y. syf. 179

(10) A.g.y. syf. 193

(11) A.g.y. syf. 233

(12) A.g.y. syf. 250

(13) A.g.y. syf. 17

(14) A.g.y. syf. 79

(15) A.g.y. syf. 117

(16) A.g.y. syf. 82

(17) A.g.y. syf. 184

(18) Kürtler özelinde; sosyalizmin halkların ulusal gelişimlerine nasıl yaklaştığı Özkan Öztaş’ın Sovyetler Birliği’nde Kürt Sanatı kitabı okunduğunda daha iyi anlaşılacaktır. Memduh Selim’i incelediğimiz dönemde Kürdistan’ın uzağında, Sovyet topraklarında yaşayan Kürtlerin neler yaptıklarını görmek aradaki farkı anlamak için yeterlidir.