Kara uykular krallığı...

Kara uykular krallığı...

Tayfun Pirselimoğlu
07/07/2016 Perşembe

Ressam ve akademisyen Mustafa Okan geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetmişti.

Marksist kimliğiyle bilinen Mustafa Okan yirmili yaşlarında 12 Eylül sonrası üniversite gençliğinin yeniden hareketlenmesinde önemli rol oynayan ve dönemin Türkiye İşçi Partisi çizgisindeki Yarın dergisi ve hareketinde sorumluluk almıştı. Yaşamının yaklaşık son 10 yılını TKP hattında geçiren Okan, beynindeki tümör nedeniyle beş yıla yakın zamandır tedavi görüyordu.

Yazar Tayfun Pirselimoğlu tarafından Mustafa Okan’ın 2009 yılındaki bir sergisinin kataloğu için yazılan aşağıdaki öyküyü soL okurları ile paylaşıyoruz: Kara Uykular Krallığı…

***

Bu, şöyle bir hikaye: Karanlık rüyalarımdan birinden tam uyandığımda -ya da, uyandığımı sandığımda- kendimi geniş bir çölün ortasında buluyorum ki, hiç de şaşırtıcı bir hal değildir bu. Alışkınım buna ben. Rüyalara, kara rüyalara, uyumalara, uyanmalara, sızmalara, hayallere, çöllere, geniş geniş çöllere. Fark şurada ki; bu seferinde hava sanki bir fırtınaya hazırlanıyormuşçasına kapalı, şişip genişleyen bulutlar var, yüreğim hiç olmadığı ölçüde kıpırtılı ve daha önce duymadığım bir şarkıyı cızırtılı bir bando çalıyor. Uzaktan bir yerden geliyor sesi. Neden sonra, bando yaklaştığında, o bilinmedik şarkı sanki aşina bir melodi halini aldığında bir krallığın içerisinde olduğumu idrak ediyorum ki, bu da alışılmadık değildir. Alışılmadık olan şu: Kral kötürüm ve galiba bir de kör.

Bandonun en önündeki soytarının elindeki resim ona aitse -ki, bandoların önündeki bütün resimler krallara aittir; öyle olmalı. Soytarı kulağıma eğilip anlamadığım dilde bir şey fısıldıyor. Bandonun arkasına takılıp saraya doğru yola çıkıyoruz. (Buraya gelen herkese yapılan bir törenin parçası bu.) 

Saray geniş, geniş çölün ortasında dudak uçuklatacak kadar yüksek bir tepenin en üstünde. Döne döne bir yoldan çıkılıyor ki, bir taraf sonsuz denilecek bir uçuruma açılıyor. Böyle bir yer. Saray o güne kadar görmediğim ölçüde bir büyüklük ve azamette. Çok karışık, çok karmaşık; burada insan hiç yalnız olamıyor, o yüzden hiç kendi olamıyor! Kalabalık bir saray bu; ucube soytarılar, kötü oldukları iyi giyimlerinden belli iş adamları, şaşı kameramanlar, topal askerler, ticaret erbapları, kulak temizlikçileri, göz boyacıları, ırz düşmanları, suni ilkah çırakları, vicdan bezirganları, büyü erbapları, saççılar, bezik biraderleri, uçurum ustaları -ki, en iyileri burada yaşıyorlar- kuş kanadı tezgahçıları, seferi tüccarlar, cünup imamlar… Beni Kral'ın beklediğini söylüyorlar. Orada, devasa kapının önündeki altın yaldızlı bir koltukta bekliyorum. Beklerken uykum geliyor; uyuyorum. (Uykular, ah o dayanılmaz ağır uykular!)

Uyandığımda kırmızılar içerisinde zayıf, çok zayıf bir soytarıyı beni bekler buluyorum.

-Ah, efendimiz sizi uyandırmaya kıyamadı, öyle güzel uyuyordunuz ki, diyor.

-Ama ben uyanmıştım zaten, diyorum. Onu bulmam gerekiyor.

Neden onu bulmam gerekiyor, bilmiyorum. Ama o anda, öylesine dayanılmaz bir isteğe kapılıyorum. (Kaçırılan bütün fırsatların ömür boyunca bizi izlemesi korkusundan mı?)

-Efendimiz sefere çıkacak, diyor. Batıya, ya da doğuya…Öyle bir yere.

-Gitmeden bulmam gerekiyor onu.

Soytarı önce elindeki bir kutunun üzerindeki düğmeye basmamı rica ediyor, sonra Kral'ın hala sarayın içerisinde bir yerlerde olabileceğini söylüyor; kolumdan çeke çeke bir eşeğin yanına sürüklüyor. (Uçan bir eşek bu; bildiklerimizden değil ama onlar kadar acı dolu nazarlara sahip.) Eşek, sarayın içerisindeki tuzakları bildiğinden beni mayınlı koridorlardan kolayca geçiriyor; bir tel köprünün başında bırakıyor. İki kapının arasına gerili ince bir ipten ibaret bu köprü; aşağısı uğultulu, karanlık, dipsiz bir uçurum. Bir tel cambazı edasıyla yürüyorum ipin üzerinde, karşıdaki kapıya uzanıyorum. Kapıyı açtığımda bir limanda buluyorum kendimi (Saray bir memleket kadar büyük; içerisinde bir iç deniz var.) Görkemli -daha önce görmediğim ölçüde büyük, yelkenleri türbe yeşili- bir gemi limandan ayrılıyor. Kral'ı fark ediyorum, küpeştede öylesine dikiliyor. El sallıyorum. Görmüyor. (Söylemiş miydim, Kral kör aslında.) Arkamı döndüğümde yine o zayıf soytarıyla karşılaşıyorum. Beni uçan birlikler komutanlığına (kargalar filo birliği) yetiştireceğini söylüyor ama önce bir davaya katılmalıymışım. Hakim karşısında buluyorum kendimi. Bana anlamadığım sorular soruyor ve şahitken -neyin şahidiysem artık- mahkum oluyorum. (Suçum, anladığım kadarıyla Büyük Makine'nin düğmesine basmak.) Koridorlardan, odalardan, görkemli salonlardan geçirip beyaz bir duvarın önüne diktiklerinde bir ip nizamında sıralanmış idam mangasını görüyorum karşımda. Hepsi de gülümseyerek bakan karalar giymiş iş adamları ve ellerinde tavus tüyleriyle süslenmiş silahları var. Kafama çuval geçiriyorlar ve beklemeye başlıyorum. O karanlıkta uykum geliyor. (Uykular, ah o dayanılmaz, karşı konulmaz uykular.) Uyandığımda yine karşımda o zayıf soytarıyı buluyorum.

-Artık çok geç ama, diyor. Belki bir kervana katılıp ulaşabilirsin Kral'a.

Kervan sarayın içlerinde bir salondan kalkıyor. Arka arkaya dizilmiş üzgün develerin en arkasındaki en küçük hörgüçlüsüne biniyorum. (En önden koro halinde marş okuyan köpekler gidiyor.) Hava kararıyor, gece oluyor, yıldızlar çıkıyor. (Nasıl büyük, ne harika bir saray bu böyle!)

Gecenin bir yarısında sızmış bir haldeyken deveden düşüyorum. Kervan uzaklaşıp yoluna devam ediyor. Kendimi ıssız bir çölde bir başıma buluyorum. (İlk defa bu kadar yalnızım.) Bir ışık görüyorum, oraya doğru yürüyorum. Sabaha karşı vardığımda korkunç güzellikte bir kapı önünde buluyorum kendimi. Kapının önünde bir asker bekliyor.

-Açın lütfen, diyorum, kapıyı. Açın!

Asker kapıyı açıyor. Bir melekle karşılaşıyorum. (Daha önce görmediğim güzellikte bir melek)

-Kral'ın peşindeyim ben, diyorum meleğe.

Melek gülümsüyor.

-Buyurun efendimiz, diyor. Ama önce uyumak istersiniz. Yorgunsunuz.

Bir boaboa ağacının altında uyuyorum. (Uykular, uykular…) Uyandığımda bütün saray ahalisini önümde dizilmiş bir halde buluyorum. Anlatamayacağım kadar kalabalık bir insan denizi…Hepsi sessizce bana bakıyorlar. Kalabalığın arasından o zayıf soytarı sıyrılıp önüme kadar geliyor.

-Hala Kral'ı istiyor musunuz? diye çok bilmiş bir filozof edasıyla soruyor.

-Evet, diyorum, istiyorum.

-Kral sizsiniz! diyor.

-Ah, diyorum, Kral bensem kimin peşine düştüm?

-Körsünüz de ondan böyle diyor. Görmüyor, uyduruyorsunuz. Bu da, güzel bir şey aslında.

Zayıf soytarı sırıtarak bakıyor suratıma… Bu da, böyle bir hikaye işte.