İsimsiz, kimliksiz, dilsiz, duygusuz ve 'sayısız'

İsimsiz, kimliksiz, dilsiz, duygusuz ve 'sayısız'

Selnur Aysever
11/07/2016 Pazartesi

Balzac’ın meşhur roman tarifini anımsayalım: “Paris sokaklarına ayna tuttum ve gördüklerimi yazdım”. O günden bu yana dünyada roman sanatının biçimi ve işlevi de alabildiğine değişti. Yakıcı sorunlar, farklı uyarıcılarla hayatımıza sızıyor; ancak yazık ki sahici bir etki yapmıyor. Günümüz romancısı bu kaybolan duygu hallerini onarmak ve anımsatmak yükünü de taşıyor sırtında. Mülteci sorununun günlük yaşantımızın doğal bir parçası haline dönmesi, daha ileri gidersek her birimizin göç etmeye hazır halde bulunmamız, çağımız edebiyatının doğal konusu.    

Kapitalizmin her duyguyu ve düşünceyi alınır-satılır kılmaya çalışan yararcı anlayışı, elbet edebiyatı da esir almıştı öteden beri. Ancak bugün Avrupa’nın konforunu yitirmesine neden olan yoksul ve çaresiz insanların acılı yolculukları, elbette bir “Hollandalı” yazarı da ilgilendirmiş. Göç edenin öyküsü kadar göçün son durağında olanların da öyküsü izlenmeye, işitilmeye değer.

Elvis Peeters müzisyen, oyuncu ve senarist. Ancak pek çok alanda eserler vermiş bir romancı da aynı zamanda. Öykülerinde de romanında olduğu gibi çağın sorunlarına yer vermiş ve “Sayısız”da her gün batan teknelerde yaşamlarını yitiren mültecileri anlatmış.

Bir mülteci adayının, ülkesinden çok uzaklara gidecek bir gemiye binmek için para aramasıyla başlıyor roman. Parayı bulmak için çalması ya da bedenini satması gerektiğine şaşmamalı. Romanda sığınmacıların teknesi alabora olmuyor. Ama vardıkları yerde de yaşam onları kucaklamıyor.

Elvis Peeters keskin gözlemciliği, güçlü betimlemeleri, okuru kolayca içine alan kurgusuyla sarsıcı bir roman ortaya çıkarmış. Güncelliği ayrıca okura çekici gelecek kuşkusuz. Ancak göçmenlerin acılı yazgısı onlarla birlikte bir yerden bir yere taşınıyor. İnsanın bir yanıyla ne kadar zalim öte yandan ne kadar duyarsız olacağını bazen hayretle, çoğu zaman tanıdık bularak okuyorsunuz.  İyi bir romanın bunca yalın biçimde hakikati önümüze koyması ayrıca okur için güçlü bir tercih nedeni.

İsviçre’nin bir köyünde, 300 milyoner insan yaşarken, 10 tane sığınmacıyı köylerine kabul etmediklerini anlatan bir haber okumuştum. Kapılarını, daha fazla sığınmacı gelmesin diye kapatan köy, “Sayısız”da canlandı bir an gözümde. Önce tarlalarından kaybolan mısırlarıyla başlıyordu huzursuzluk. Çalılıklar arasında sevişirken çalınan ayakkabılara şaştılar sonra. Onlar geliyordu. İsimsiz, kimliksiz, dilsiz, duygusuz ve “Sayısız”… Önce kendi kendilerine korunmaya çabaladı kasaba halkı. Gece nöbetleri başladı huzurla yaşanan kasabada. Ne olacağını bilmemenin gerginliği sarmıştı her yeri. Saldırabilirlerdi. Çünkü açlardı. Çalabilirlerdi. Çünkü korunmasızlardı. Yaz mevsimi bitince ne olacaktı? Evleri mi basacaklardı? İşsizlik başladı, enflasyon arttı, yiyecekler stoklandı. Her gün daha kötüye gidiyordu yaşam. Sofie bir sabah çalıştığı fırına giderken, otobüs durağında yatan adamlar gördüğünde irkilmişti. Birden fırının kapısında belirmişti onlardan biri ve aç bir şekilde yiyeceklere bakıyordu. Her sabah doyurdu karnını onun Sofie. Adam bilmediği dili konuşuyordu; ama onu zor durumda bırakmamak için de peşinden ötekileri getirmiyordu. Belki de en biçare haldeyken bile insan bencildi. Mevsim yazdı ama yıllık izinlerini deniz kenarında geçirmeyi düşleyenler için evlerini terk etmek mümkün değildi. Çünkü döndüklerinde evlerini kaybetmiş olabilir, bir anlamda kendileri de bir sığınmacı durumuna geçebilirdi. Herkes aynı soruyu soruyordu: Ne olacak?

Ne olduğuna elbet roman bir cevap veriyor. Ama okur zaten sonucu biliyor. Suriye’den yola çıkan bir mülteci gemisi sularımızda alabora oluyor. Üç yaşındaki Aylan bebek, beş yaşındaki abisi ve annesiyle beraber ölüyor. Sonra o denizde insanlar denize giriyor. Sonsuz maviliğe gözlükleriyle bakıyor. Derinlere dalarken bir başka cansız bedenle karşılaşacağını ise hiç düşünmüyor.

“Gün içinde bazen on kere zamanın durmasını hatta zamanı geriye almayı istiyordum, satranç maçında hamleleri geri alıp nerede hata yaptığını görmek ister gibi. Bizim hatamız neydi? Ortada alınmış bir karar yokken, her şey bir anda olup bittiğinde, bunların olacağına dair önceden hiçbir işaret verilmemişse nasıl bir hatadan söz edilebilirdi?

Ortadoğu’da bitmeyen savaşa, şehir merkezlerinde patlayan bombalara, yok edilen evlere, sayılara indirgenmiş insan canına “alışmayacağız” diyenler için yazılmış roman “Sayısız”.  Her şey tüm dünyanın gözü önünde olurken, “hiçbir işaret yoktu” dememek için yazılmış bir roman. İnsan canının parayla alınır-satılır olmadığının, Batı’nın zenginliğinin korunması için doğunun yok edilemeyeceğini anlatmak için yazılmış bir roman “Sayısız”. Suç kavramının ölümle yaşam arasındaki çizgide nereye denk düştüğünü bir kez daha sorgulamak için okunması gereken bir roman…

Sayısız, Elvis Peeters, Tekin Yayınevi, 2016