Şehirlerimizin Sahibi Kimdir ve Şehrin Ele Geçirilmesi Bizi Neden Kaygılandırmalı

Şehirlerimizin Sahibi Kimdir ve Şehrin Ele Geçirilmesi Bizi Neden Kaygılandırmalı

Saskia Sassen/ Çeviri: Murat Serim
26/01/2016 Salı

Editörün notu: Columbia Üniversitesi sosyoloji profesörü Saskia Sassen’in aşağıda Türkçe çevirisini yayınladığımız yazısı, Deutsche Bank ve London School of Economics and Political Science tarafından düzenlenen Urban Age kentsel araştırmalar dizisinin bir parçası olarak Guardian’da yayınlanmıştır. Yazıyı, küresel kentlerde (ki bunların sayısı da giderek artmakta) şirketlerin büyük çaplı emlak alımlarının kentlere getirdiği zararlar ve yönelttiği tehditleri konu edindiği için önemsiyoruz. Ancak dünyada özellikle geç kapitalistleşmiş ülkelerdeki kent yoksulluğunu ve buna karşı verilen mücadeleyi, Sassen’in yazısında sıklıkla vurguladığı şekliyle “kültürel ve kozmopolitik” bir sorun olarak sınırlandıramayız. Bununla beraber, yazının İngilizce metninde yoksullar ve ezilenler için sıklıkla kullanılan “powerless” ifadesinin tercümesinde kimi zaman kullandığımız “iktidarı elinde bulundurmayanlar” ifadesi, “güçsüz” kelimesine içkin kerameti kendinden menkul bir güç yoksunluğu yerine, daha belirleyici olan “iktidar arayışını” vurguladığı için tarafımızdan tercih edildi. Bunun yanında, Sassen’in kentlerin doğaları gereği yoğun olmaları gerektiğine yaptığı vurgu da, 1950’lerden itibaren banliyö ve otomobil odaklı, seyrek gelişmiş Amerikan şehirlerinin kentsel vasıflarını yitirmesiyle beraber onları “yoğunlaştırarak” hayat üflemeyi hedefleyen bir plancılık anlayışının tezahürü olarak görülebilir, yoksa yoğunluktan “ranta dayalı emsal artışlarının” anlaşılmaması gerekir. Kamu binalarının hızla özelleştirildiği, “ülkeye yabancı yatıımcı çekmek” adına özel imar izinleriyle kentsel mekanın uluslararası sermayenin (bizim durumumuzda son zamanlarda Körfez sermayesine) hizmetine sunulduğu ve kentin kamusal işlevini her geçen gün yitirdiği bir kentsel gündemde Sassen’in yazısı küresel duruma bir bakış atmak için okunmaya değer.


2008 krizinden beri yerli ve yabancı büyük şirketlerin geniş çaplı arsa ve bina alımlarındaki gittikçe artan büyüme, büyük şehirler için yeni bir aşamanın başladığını bize gösterir mi? En fazla yatırım alan 100 şehirde, 2013 ortasından 2014 ortasına kadar, şirketler tarafından mülk edinme hacmi 600 milyar doları aşmıştır, bir yıl sonra ise 1 trilyon doları bulmuştur – ve bu rakam sadece önemli satın alımları kapsamaktadır (örneğin New York şehri için minimum 5 milyon dolara kadar olan alımları).

Şirketlerce yapılan bu büyük satın alımların detaylarından ve neden önemli olduklarından bahsetmek istiyorum. Şehirler, iktidarı  elinde bulundurmayanların bir kültür yarattıkları ve tarih yaptıkları alanlardır, bu yüzden bu “güçsüzlük” aslında karmaşık bir süreçtir. Eğer bu büyük ölçekli şirket alımları devam ederse, şehirlerimizin kozmopolitliğini sağlayan bu yaratma yetisini kaybedeceğiz.

Aslında bu ölçekteki satın alımlar sonucunda, şehirlerin mülkiyet dokusunda, şehirlerin tarihi anlamlarını altedecek biçimde sistematik bir dönüşüm gözlüyoruz. Böyle bir dönüşümün eşitlik, demokrasi ve haklar konusunda derin ve belirleyici etkileri vardır.

Şehir karmaşık ama tamamlanmamış bir sistemdir: Bu karışım şehirlerin, tarih boyunca farklı coğrafyalardaki büyük kurumlar veya ulus devletler gibi resmi sistemlere göre daha uzun yaşamalarının anahtarıdır. Londra, Pekin, Kahire, New York, Johannesburg ve Bangkok –sayabildiklerimizden bazıları- şehirlerinin hepsi farklı ekonomilerden ve yönetimlerden daha uzun yaşamışlardır.

Bu karmaşıklık ve tamamlanmamışlık, iktidarı elinde tutmayanların “biz buradayız” ve “bu bizim de kentimiz” demesi için bir potansiyel sunar. Veya, Latin Amerika şehirlerinde mücadele eden yoksulların o efsanevi cümlesindeki gibi: “Estamos presentes”: Biz buradayız, para istemiyoruz, burasının bizim de kentimiz olduğunu bilmenizi istiyoruz.

İktidarı elinde bulundurmayanlar, izlerini kültürel, ekonomik ve sosyal olarak büyük ölçüde şehirlerde bırakırlar: Bu izleri çoğu zaman kendi yaşam alanlarında veya daha geniş kentsel alanlarda yemek, müzik ve diğer kültürel öğeler olarak görebiliriz.

Bütün bunları - yoğunluğundan bağımsız olarak -  bir iş merkezi kompleksinde göremeyiz, bu alanlar özel güvenlikle korunan, düşük ücretli çalışanların çalışabileceği ancak “varolamayacağı” alanlardır. Bu durum, dünyada artan şekilde militarize olan ekili alanlarda* ve maden ocaklarında da böyledir. Yalnızca şehirler iktidar yoksunluğundan karmaşa doğurma potansiyeline sahiptir, çünkü hiçbir güç böyle bir insan ve uğraş çeşitliliğini bütünüyle hükmü altında tutamaz.

İktidarı elinde tutanlar ise yoksullar tarafından rahatsız edilmek istemiyorlar, bu yüzden de onları kendi alanlarından uzak tutmak istiyorlar. Bazı şehirlerde (örneğin Birleşik Devletler’de veya Brezilya’da) polis aşırı şiddet kullanmakta. Gerçi bu durum çoğu kez kamusal bir sorun haline geliyor, bu da belki ileriki aşamalarda bazı hakların kazanılması için bir adım olabilir. Hak arama adına birçok mücadele şehirlerde veriliyor, ki bu da uzun vadede bazı başarılar kazandırabiliyor.

Ancak, işte bu ihtimal –tarih yapmak, kültür üretme kapasitesi ve daha fazlası için- bugün şehirlerdeki büyük ölçekli kurumsal satın almalar tarafından tehdit edilmektedir.

Londra’da Çinlilerce yapılan emlak yatırımları. Görsel: Knight Frank

Yeni bir safha

2008 sonrası kentsel yatırımları için basitçe “birbirinin aynısı” diyebiliriz. Aslında, 1980’lerin sonunda da, özellikle New York ve Londra’da yerli ve yabancı yatırımcıların hızla ofis binası ve otel satın almasına şahit olmuştuk. The Global City’de, Londra şehrinde yabancıların mülkiyeti altındaki binaların ne kadar yüksek bir oranda olduğu hakkında yazmıştım. Japonya’dan Hollanda’ya kadar farklı ülkelerden finans şirketleri, kıta Avrupası sermayesine ve pazarına daha rahat ulaşmak için Londra merkezinde güçlü bir ayaklarının olması gerektiğinin farkına varmışlardı.

Fakat günümüzdeki yönelimlere baktığımızda, kaydadeğer  farklar ortaya çıkıyor ki bu da yerli ve yabancı mülk edinme süreçlerinde yeni bir safhaya işaret ediyor. (Ben burada yerli ve yabancı yatırım arasında kente etkisi bakımından bir fark görmüyorum. Burada önemli olan, ikisinin de kurumsal ve büyük ölçekli olması.) Burada dört konu öne çıkıyor:

Bina alımlarında keskin artış, New York ve Londra gibi bu tip yatırımlara uzun zamandan beri konu olan şehirlerde bile. Örneğin, Çinliler, Londra ve New York gibi şehirlerde artık ana gayrimenkul alıcısı konumundalar. Böyle alımlara konu olan dünya üzerinde yaklaşık 100 şehir vardır, 2013 – 2014 arası yabancı şirketlerce alınan mülklerde Amsterdam/Randstadt’ta %248, Madrid’de %180 ve Nanjing’de %475 artış vardır. Buna karşılık, bu oranlar her bölgedeki başkentlerde nispeten daha düşüktür: New York için %68.5, Londra için %37.6 ve Pekin için %160.8.

Yeni inşa faaliyetinin boyutu: Gayrimenkul alımlarında 1980’ler ve 90’lardaki hızlı büyüme genelde bina satın almaları şeklindeydi – örneğin Londra’daki Harrods, New York’ta Sachs Fifth Avenue ve Rockefeller Center. 2008’den sonraki dönemde ise, bina alımlarının çoğu binaların yıkılıp yerlerine çok daha kurumsal ve lüks yapıların yapılmasıyla sonuçlandı, temelde lüks ofisler ve rezidanslar.

Büyük yüzölçümlerine yayılan mega projeler kaçınılmaz olarak büyük kentsel dokuları yokettiler: Küçük cadde ve sokaklar, cadde seviyesindeki dükkanların ve mütevazı ofislerin yoğunluğu gibi. Bu mega projeler şehirlerin yoğunluğunu artırıyor ancak onu kentleştirmiyorlar. Böylece şu gerçeği de ortaya çıkarıyorlar, ki bu şehirler hakkındaki yorumlarda genellikle unutulur, bu yoğunluk bir şehir yapmak için yeterli değildir.

Az gelirli hane halkının mütevazı gayrimenkuller elde etmesinin önlenmesi: Bu durum Birleşik Devletler’de felaket boyutuna ulaşmış durumda: Hazine rakamlarına bakıldığında 2006 – 2014 yılları arasında 14 milyon hanehalkı evini kaybetti. Bu durumun bir çıktısı da boş veya yeterince kullanılamayan kentsel alanların oluşması, en azından bir kısmı “yeniden dönüştürülmeye” teşne olarak.

Brooklyn’de Atlantic Yards lüks rezidans projesi. Fotoğraf: AP

Bu dönemin başka bir vurucu özelliği ise az kullanılan veya hiç işlemeyen sanayi alanlarında, büyük parseller üzerinde arsa geliştirmesi yapılması. Burada, satın alanların ödediği fiyatlar gerçekten çok yüksek miktarlara ulaşabiliyor. Bunun bir örneği  Atlantic Yards’ın satışı; New York şehrindeki uçsuz bucaksız bir alan, Çinli gayrimenkul şirketlerince 5 milyar dolara satın alındı. Halihazırda bu alan mütevazı fabrikalarla ve imalatçılarla dolu, mütevazi mahalleler ve aynı zamanda yüksek katlı blokların getirdiği baskıyla aşağı Manhattan’dan kovulan sanatçı stüdyoları ve performans alanları de burada yer alıyorlar. Alanın bu içiçe geçmiş sosyal dokusu 14 lüks residans kulesi tarafından dışarı atılacak – bu rezidanslar şehirde yoğunluğu artırmakla beraber kentleşmeye hizmet etmiyorlar. Burası içindeki bir çok insanla birlikte, aslında bir çeşit fiili özel alan olacak, ancak bizim “kentsel” dediğimiz kullanım zenginliğine ve insan çeşitliliğine sahip olmayacak. Bu tip bir gelişim birçok şehirde yükselişe geçiyor, çoğu zaman sanal duvarlarla, tabi bazen gerçekleriyle de. Ben, bu yolla oluşacak kentsel gelişmede, sanal duvarların ve gerçek duvarların, şehir parçalarını şehirden koparmak konusunda aynı rolü oynayacağına bahse girerim.

Bu yatırımların ölçeği ve karakteri şehirlerdeki gayrimenkul alımına harcanan devasa paranın miktarıyla anlaşılabilir. Bu küresel şirketler, mevcut binaların alımına 2013’ün ortasından 2014’ün ortasına kadar geçen sürede 600 milyar dolar harcarken, 2014’ün ortasından 2015’in ortasına kadar 1 trilyon dolar harcadılar. Kaldı ki bu yatırım bedellerinin içinde sadece mülk satın alınması vardır, arsa geliştirmeye harcanan para bu miktarın içinde değildir.

Şehirlerdeki bu artan devleşme, hemen bütün dünyada 1990’larda gerçekleşen özelleştirmeler ve deregülasyonlar tarafından yaratıldı ve büyütülerek bugüne kadar hemen hemen kesintisiz olarak geldi. Bunun bütünsel etkisi, kamu binalarında azalma ve bunun karşılığında geniş çaplı, kurumsal ve özel mülkiyetteki artıştır.

Sonuç ise daha önce kamuya açık olan alanların ölçeğindeki ve dokusundaki seyrekleşmedir. Nerede daha önce şu veya bu kamu iktisadi sektörünün denetimini yapan ve onu düzenleyen veya yerel mahallenin sorunlarıyla uğraşan bir devlet binası varsa, şimdi orada kurumsal şirket merkezleri, bir rezidans veya güvenlikli bir AVM bulunuyor.

Londra East End’de yeni bir lüks rezidans projesi reklamı. Fotoğraf: Dan Kitwood / Getty Images

Kentsel niteliklerden arınma (de-urbanisation)

Batı dünyasının ekonomik gelişimindeki temel unsur zaten uzun zamandan beri küresel coğrafyalardan elde ettiği ürünlerdi. Şimdi bu durum kentsel alana da kaydı, aynı büyük ekim alanlarındaki veya maden alanlarındaki geleneksel ortaklıklar gibi, hatta bu unsur şimdi daha da geliştirildi ve ölümcül şekilde daha verimli olarak yapılandırıldı.

Kentsel alanlara ulaşımın ve bu alanların kontrolünün özelleştirilmesi ve şirketleşmesi sadece üst segment kentsel arazilerde söz konusu değildir, bu süreç aynı zamanda mütevazı hanelerin ve kamu binalarının altındaki topraklara kadar ilerlemiştir. Son yıllarda, olağanüstü büyük ölçekte şehir parçalarının şirketlerce satın alnımasına tanık oluyoruz. Bu gayrimenkul ediniminin mekanizması, çoğu zaman sonuçlarından çok daha karmaşıktır, ki bu onların vahşiliğinin temeli olabilir.

Kilit dönüşümlerden biri, küçük işletmelerden büyük şirket mülkiyetlerine ve kamu mülkiyetinden özel mülkiyete geçiştir. Bu dönüşüm küçüklü büyüklü ve parça parça gerçekleşiyor ve kentsel arsaların geliştirilmesinin ve arsa pazarının oluşmasının çoktan bir parçası olmuş durumda. Fakat bugünün bu hızlı artışı, bu süreci başka bir boyuta taşıyor ve kentin kadim varlığına meydan okuyor.

Bu büyük oranda eskiden küçük ve/veya kamusal olanın artık büyük ve özel olması yüzünden böyle. Yönelim artık küçük sokaklara ve meydanlarla bölünen küçük gayrimenkul parçalarından, devasa mega projeler vasıtasıyla yükselen, büyük yüzölçümlü alanları kendi caddeleriyle kaplayan bir kentsel dokuya doğru gidiyor. Bu durum, her ne büyüklükte bir yoğunluk yaratırsa yaratsın, kentsel mekanı, kentsel niteliklerinden arındırmaktadır.

Büyük şehirler, uzun zamandan beri karmaşıktır ve tamamlanmamıştır. Bu durum, farklı insanların düşünce şekillerinin ve farklı politikaların biraradalığına izin verdi. Büyük, karmaşık bir şehir, farklı dünyalardan insanların, biraradalığa dair koyulmuş kurallar olmadan karşılaşabileceği bir sınır bölgesidir. İktidarı elinde tutanın ve iktidardan yoksun olanın fiili olarak karşılaşabileceği yerdir şehirler.

Bu aynı zamanda şehirleri yenilikçiliğin mekanları kılar. Bu yenilikçilik aynı zamanda iktidardan yoksun olanlar için de geçerlidir, süreçte gücü ellerine alamasalar da, kentin bileşenlerini yaratırlar, bu da başka pek az yerin sağlayabileceği bir şey olarak kentin kozmopolitliğine katkı koyar.

Böyle bir karmaşıklık ve tamamlanmamışlık kentsel bir özne ve öznellik yaratmak için bir kapasite sunar. Bu öznellik, dini bir öznelliğe ağır basabilir, etnik ve ırksallaştırılmış, hatta bazı durumlarda sınıf farklılığına dayalı bir öznelliğe de üstün gelebilir. Bir şehrin günlük yaşamında, hepimizin kentsel bir özne olduğu anlar vardır, şehrin iş çıkışı kalabalığı böyle bir zaman mekan karışımıdır.

Fakat bugün, bizim küresel kentlerimiz farklı kültürlerden ve kökenlerden gelen insanları içine katmak yerine onları dışlıyor. Küresel kentlerin yeni sahipleri, ki çoğu kez bu insanlar o şehrin yarı zamanlı sakinleridir,  çok beynelmilel olmakla beraber bu onların farklı kültürleri ve gelenekleri temsil ettiği anlamına gelmez. Aslında onlar, başarılı olmanın yeni küresel kültürünü temsil ederler ve doğdukları ülkeler ve dilleri ne olursa olsun şaşırtıcı şekilde homojendirler. Bu bizim şehirlerimizin tarihsel olarak oluşturduğu kentsel öznellik değildir. Bu, her şeyin ötesinde, küresel ve “kurumsal” bir öznelliktir.

Şehirlerdeki değişimin büyük kısmı, eskiyi yadsır biçimde gerçekleşmekte. Doğuşlarından beri - 3000 yıllık veya 100 yıllık olsunlar farketmez- şehirler kendilerini yeniden keşfederler, yani hep kaybedenleri ve kazananları vardır. Şehirlerin tarihi, mütevazi orta sınıfların  veya dışlanmışların ve yoksulların sahneye çıktıkları durumlarla doludur – çünkü şehirler her zaman müthiş bir çeşitliliğe sahiptirler.

Ancak, bugün çok farklı örneklerde görüldüğü üzere, şehir mekanının büyük ölçekli kurumsal şirketlerce satın alımları şehirleri kendi niteliklerinden arındıran bir dinamikte gerçekleşmektedir. Bu durum kentin sosyal ve kültürel çeşitliliğine bir katkıda bulunmamaktadır. Bunun yerine şehirlerimize tamamen yabancı bir girdi sunmaktadırlar: Yüksek katlı lüks binalar gibi sıkıcı bir şekilde.

Şehirlerin bu yeni girdileri, kendi içlerinde bir mantık taşıyor olabilirler, ancak bu geleneksel şehrin mantığına uyacak şekilde evrilemez. Çünkü bu yeni gelişim şehirden tamamen bağımsız ve bize tamamen sırtını dönecek şekilde gerçekleşmekte. Ve bu da hoş görünmüyor. 

*  Militarize olmuş ekim alanları, özellikle geç kapitalistleşen ülkelerde yerel toplulukların ellerinden alınıp büyük şirketlere devredilen, aynı zamanda yerel topluluklarla yaşanan çatışmalardan dolayı onlardan askeri yollarla korunan büyük ekim alanlarıdır. (Ç.N.)

Orijinal makale: http://www.theguardian.com/cities/2015/nov/24/who-owns-our-cities-and-wh...