Çirkinliğin tarihi çirkinliği tarih mi ediyor?

Çirkinliğin tarihi çirkinliği tarih mi ediyor?

Gretchen E. Henderson Çeviren: Selçuk Işık
13/03/2016 Pazar

19. yüzyılda Julia Pastrana adında saçlı sakallı Meksika yerlisi bir kadın  “Dünya’nın En Çirkin Kadını” olarak ucube gösteri sirkinde afişe edilmişti. Avrupa’ya getirildikten sonra ise Viktorya dönemi normlarına uygun olarak şarkı söyleyip dans eden, yabancı dillerde konuşan, kamusal sağlık kontrollerinden geçen ve daha bir dizi eğlenceye konu edilen bir figür haline getirildi. Gerek yaşamı süresince gerekse de ölümünden sonra “çirkin” olarak yaftalandı.

Ortaçağa özgü İskandinav köklere sahip olan bu kelime (ugly) “korkulan ya da korkunç” anlamına geliyor. Çirkin kelimesi bugüne dek bir yığın “dost sıfatla” içli dışlı olmuş: canavar, acayip, biçimsiz, ucube, dejenere, özürlü. Rivayet olunan tarihine bakılırsa çirkinlik farklı köklere dayanıyor: kadını “deforme olmuş” erkek olarak adlandıran Aristo’dan cadıların güzelliğe dönüştüğü ortaçağ masallarına, 18. yüzyıl karikatürlerinden 19. yüzyıl “ucube” gösterilerine, 20. yüzyılın “dejenere” sanatına, insanına, brütalist mimarisine ve daha nicelerine. Çirkinlik epeydir estetik ve uyuma karşı bir meydan okuma haline gelirken güzel ve saygın olmanın ne anlama geldiği konusu ise karmaşıktır.

Batılı gelenek genellikle çirkinliği güzelliğin karşısına koyar ancak kavram farklı kültürel bağlamlarda olumlu anlamlar taşımaktadır. Japonların vabi-sabi anlayışı kusurluluğa, geçiciliğe, bir kültürde “çirkin” varsayılabilen niteliklere değer yükler. Çirkinlik ve güzellik, birbirinin çekim alanına girmiş ve birbirinin  yörüngesinde dönen, etrafı birçok başka yıldızla çevrelenmiş iki yıldıza benzetilebilir.

“Çirkin” çoğunlukla birini kötülemek için kullanılır; ama geçtiğimiz on yıllarda estetik kategorilerine karşı giderek artan bir şüphe kendini göstermektedir. “Büyük bir ihtişamla mantar biçiminde yükselen nükleer bulut ahlaken kötülüğe eşlik ederken bu “güzelliği” masum göremeyiz” der filozof Kathleen Marie Higgins. Dünya değiştikçe “güzele” ve “çirkine” yüklenen anlamlar akıp giderken yapılan tartışmalar da ilgi çekici bir hal aldı. 2007 yılında “Dünyanın En Çirkin Kadını” etiketli bir video internette yayıldı. Pastrana yerine, kilo almasını engelleyen seyrek rastlanan hastalığının yanısıra bir gözü kör olan, Teksas doğumlu, 17 yaşındaki Lizzie Velásquez vardı bu kez videoda. Onu bir “canavara” benzeten yorumlarda “git kendini öldür” demeye kadar varılıyordu. Bu deneyim Velásquez’i siber zorbalık karşısında bir belgesel hazırlamaya itti ve 2015 yılında yayınlanan  belgesel “çirkin” sıfatını itham sahiplerinin daha çok hakedip etmediği meselesine eğiliyordu.

Karşıt aşırı uçlar çerçevesinden bakıldığında,“çirkinlik” yalnızca azledilmenin son noktası olmakla kalmayıp bir düstur haline gelmiştir. Farklı zaman ve mekanlarda, kızıl saçlısından mavi gözlüsüne, solağından kemerli burunlusuna, kamburu olandan yanığı olanına, herhangi birimiz çirkin olarak görülebilirdik. Herhangi bir dışsal özelliği bir çirkinlik simgesine tahvil etmek  ya da bıraktığı büyükçe miras göz önünde bulundurulmaksızın çirkinliğin hikayesini bir dizi vaka çalışmasına  indirgemek kolaydır (aksini yapmaksa çok daha zor).

Antik Yunan’da çirkinliğin eşanlamlıları kötülük, rezillik ve özürlülüktü. İstisnalar çıkabilir (Çirkin ama bilge filozof Sokrates; vücudu hasarlı masal anlatıcısı köle Ezop) ancak dışsal özellikler iç güzelliğin ya da yaradılışsal bir alametin yansıması olarak görülme eğilimindeydi. Antik dönemin sözde bilimi fizyonomi manevi iyiliği ve kötülüğü belli oranlarda güzel ve çirkin özelliklere yoruyordu. Ortaçağa ait peri masalları güzelliklerin ve çirkin yaratıkların biçimini değiştirirken olumsuz çağrışımlar yüzyıllar boyu sürdü. Sömürgeci imparatorluklar yayıldıkça anlaşmazlıkların kıyısında köşesinde canavarlar ortaya çıktı. Örneğin Avrupalı keşifçiler “çirkin” Hintli tanrı heykellerini, Hristiyan anlatıları doğrultusunda kıyamet alameti olarak yorumladılar.

18. ve 19. yüzyıllar güzellik ve çirkinlik arasındaki sarsak çizgiyi test etmeye devam etti. “Çirkinlik” ve “şekil bozukluğunun” tarifinin neredeyse geçişken olduğu bir dönemde karikatürler vücut hatlarını abarttı. Kambur İngiliz milletvekili William Hay “şekil bozukluğunu” olumsuz çağrışımından koparmaya çalışarak biçimsiz vücudunun çirkin bir ruhun aynası olmadığını savundu. Geleneksel anlamlarına meydan okunurken bile, ucube gösterileri çirkinliği anatomi müzeleriyle, insan “numunelerinin” sergilendiği ve etnik teşhirin yapıldığı fuarlarla birlikte yeni “doruklara” çıkardı.

Birinci Dünya Savaşı çirkinliğin kalıtsal nosyonlarını tahrip etti. Savaş hali makineleşmenin yeni seviyelerine ulaştıkça bir zamanların güzel genç adamı el bombasının, hardal gazının ve tankların yıkımıyla çirkinleştirildi. Les Gueules cassées (ya da “kırık yüzler”) olarak bilinen kimi askerler “itibar dediğimiz şeyi bize gerisin geri iade eden ” bir ahlak dersi vererek “dehşet verici yüzümüzü” bize göstermek için biraraya geldiler. Çoğu ölmesine ya da sahneden çekilmesine rağmen yaşanan görsel sarsılma sanatçı ve ressamlar yeni bir dünya düzeninin parçalarını yeniden biraraya getirmeye çalışırken yeniden ambalajlanmış oldu. 1930’larda Nazi Almanyası, sanat eserleriyle işkence ve soykırımın hedefindeki kültürel toplulukları ilişkilendirerek çirkine soyun yozlaşması bağlamında sansür uygulayan millileştirilmiş bir estetiği savundu.

Versay’a Barış Antlaşması için gelen 5 kişilik Kırık Yüzler heyeti, 28 Haziran 1919

Çatışmalı dönemler süresince herhangi bir tehdit ya da düşman çirkinleştirilebilmiş ve genelleştirilebilmiştir. Bir birey gelişigüzel bir özelliğiyle bakan kişiye bağlı olarak “çirkin” grubuna dahil edilebilir. “Çirkin”, herhangi bir şey olarak kavranabilirken dünyanın hilebaz mirası bedenleri yaftalar ve gözlemleyen hakkında gözlemlenenden daha fazlasını söyleyebilir. Frank Zappa’nın  şarkısında söylediği gibi; “bedeninin en çirkin parçası burnun ya da ayak parmakların değil kafandır.”

'SİZ ÇİRKİN İNSANLARSINIZ'
1930’ların sonlarında Kenneth ve Mamie Clark, çocuklara siyah ve beyaz oyuncak bebekler arasında tercih yapmalarını isteyerek ırkçı ayrımcılığın ve tecritin psikolojik etkilerini araştırmak üzere Güney Amerika’ya doğru yola çıktılar. Beyaz bebek ezici bir üstünlükle “güzel”, siyah bebek ise “çirkin” olarak nitelendirildi ve buna “iyi” ve “kötü”, “temiz” ve “kirli” gibi sıfatlar da eşlik etti. The Bluest Eye (1970) romanında aynı konunun peşine düşen Toni Morrison ırkçılığın Breedlove ailesi üzerindeki etkisi üzerine şunları yazıyordu:

“Sanki gizemli, herşeyi bilen bir efendi her birine giymeleri için bir çirkinlik pelerini vermişti ve “Siz çirkin insanlarsınız” demişti. Sağa sola bakındıklarında bu ifadeyle çelişen herhangi birşey görmemişlerdi; aksine her ilan panosu, film, her bakış adeta bunu destekliyordu.”

Sanat değişken tutumlara ayna tutar. Bir zamanların alay edilen temaları kıymet kazanırken “çirkinin” baştaki imleri ara ara unutulmuştur. 19. yüzyıl izlenimciliği (şu aralar gişe rekorları kıran sergilerde öne çıkan) başta lapaya ve çürümüş ete benzetiliyordu. ABD’de 1913’te yapılan Armory Show’da gösterilen Henri Marisse eserleri sanatının “çirkin” olduğuna dair eleştiri yağmuruna tutulmuştu, öyle ki Chicago’daki sanat öğrencileri onun Blue Nude’unu Sanat Enstitüsü önünde yakmıştı. Aynı enstitü bir asır sonra geçmişe dönük olarak onun eserlerini “sahiplenecekti”. Caz ve rock’n’roll bir zamanlar tüm kuşakların çöküşü tehdidini barındırdığı iddiasıyla “çirkin” olarak değerlendirilirdi.

Tüm bu “çirkin” karalamalarına karşın bazı sanatçılar bu kelimeyi sahiplendi. Ressam Paul Gaugin çirkinliği “modern sanatımızın mihenk taşı olarak” adlandırdı. Şair ve çevirmen Ezra Pound bir “çirkinlik kültünü” teşvik etti. Bestekar Charles H H Parry, “gerek toplumsal gerekse sanatsal şeylerde herhangi bir ilerleme olmayacağı” varsayımıyla müzikte çirkinlikten övgüyle söz etti. Eleştirmen Clement Greenberg, Jackson Pollock’ın soyut izlenimciliğini “çirkin görünmekten korkmadığı (derinlikli özgün sanat başta çirkin görünürdü)” için yere göğe sığdıramadı.

Kelimenin benimsenmesi, üzerindeki negatif yükün dağılmasına yardımcı oldu. Tablosunun adını On bin Çirkin Mürekkep Lekesi koyan 17. yüzyılın Çinli ressamı Shitao,  Pollock’ın diri fırça darbelerini öngörmüşe benziyor.  Daha evvelinde ortaçağın Arap şiiri geleneği, “güzeli çirkinleştirip çirkini güzelleştirerek” hastalık ve sakatlık gibi insanlık hallerini pozitif yönde bir çerçeveye oturtmaya çalıştı. Fransızca jolie laide yani “güzel çirkin” terimi, Britanya ve ABD’de, üyeleri birbirlerinin çeşit çeşit burun, çene ve şaşı bakan gözlerini alaya alabildiği gönüllülüğe dayalı kardeş örgütler olarak “çirkin kulüplerinin” ortaya çıktığı 18. yüzyılı anımsatır. Kulüplerin çoğu küçük düşürücü ve kısa ömürlüydü ancak bir kısmı (İtalya’nın halen varlığını koruyan festa dei brutti yani Çirkin Festivali)  varlığını sürdürdü ve görünüşe dayalı ayrımcılığa karşı durmaya çalıştı.

Siyaset ve sosyal medya “çirkin” yıldızları kullanırken popüler eğlence çirkinliği “kucaklamıştır”. Televizyonda yayınlanan Çirkin Betty (2006-2010) “Çirkin Olmak” diye bir kampanya yürütürken Shrek Müzikali “Çirkini Geri Getir!” sloganını olabildiğince kullandı, popüler çocuk oyuncakları “uglydoll” ler ise “yeni güzel çirkindir” mottosunu taşır. Bu popüler eğlenceler çirkinliği fetişleştirirken Robert Huge’ün biyografisi Çirkin (2013) ve Scott Westerfeld’in taze bilimkurgu romanı Çirkinler (2005) insanları fiziksel görünüşün ötesine bakmaya teşvik eder. Siber zorbalık karşıtı bir örgüt UGLY kelimesini akrostiş şeklinde biçimlendirdi: “Unique (Özgün), Gifted (Özel Yeteneğe Sahip), Loveable (Sevimli), You (Sen). Toplumsal yönden bir zamanlar yalıtık olan “çirkin” zamanla silahı kendine doğrultarak kalıtsal anlamlarına ve hatta karşılaştığı haksızlıklara meydan okudu.

Birşeyi çirkin olarak adlandırdığımızda kendimiz hakkında (ve neyden korktuğumuz ve ürktüğümüz konusunda) birşeyler söylemiş oluyoruz. 19. yüzyılın Pastrana’yı “çirkin” ilan eden ucube gösterisinin terbiyecileri ve izleyicileri küçük performansın gölgesinde kendilerini kustular. İnsan Kalıntıları Üzerine Araştırma Etiği Norveç Ulusal Komitesi’nin söz konusu terbiyecileri ve izleyicileri “grotesk” ilan ederek yaftayı ters yüz ettiği 2012 yılında Patrana’nın kalıntıları Meksika’ya geri gönderildi. Soru ise halen geçerliliğini koruyor: Benzer durumları nasıl algılıyor ve tepki oluşturuyoruz? Gelecek için zemini nasıl hazırlıyoruz? Victor Hugo “güzellik kendisinin en temel görüngüsüyle sadece bir biçimken çirkinlik kaçırdığımız büyük bütündeki bir detaydır ve sadece insanla değil, tüm yaradılışla da pek uyum içinde değildir” diyerek  çirkinliğe kapsayıcı bir bakış açısı öneriyordu. Çirkinlik ve güzellik denen iki yıldız genişlemekte olan evrenimizde birbirlerinin yörüngesinde dönmeyi sürdüredursun onların etrafında dönüveren diğer yıldızları potansiyel takım yıldızlar olarak pekala görebiliriz.