AKBANK Sanat, sansür ve olması gereken

AKBANK Sanat, sansür ve olması gereken

Fırat Arapoğlu
29/03/2016 Salı

Sanat tarihinde “sansür” oldukça eski bir tarihe sahip. Marcel Duchamp’ın “Fountain” çalışmasının New York Society of Independent Artists’teki (New York Bağımsız Sanatçılar Topluluğu) sergi programından çıkarılmasından(1917), Modern Sanatın “estetik Modernist” ve avangard akımlarından sanatçıların üretimlerinin Nasyonal Sosyalistler tarafından “dejenere sanat” (entartete Kunst) olarak ilan edilmesine (1937), kadar tarihi geriye götürülebilir.

Çağdaş sanatta da bu uygulamalar ile sıklıkla karşılaşılıyor. Andres Serrano’nun 1987 tarihli “Piss Christ” (Sidik İsa) çalışması Melbourne’de sergilendiğinde bir kışkırtıcı kampanya ile karşılaşmıştı ve sergi iptal edilmişti. 1997’de Londra’da, ardından da Berlin ve New York’ta sunulan Sensation (Sansasyon) sergisi,New York Valisi Giuliani tarafından “hastalıklı” olarak nitelendirilmişti. Sergide yer alan çalışmalar içerisinde,özellikle iki tanesi çok fazla dikkat topladı: İçerisinde fil dışkısı ve pornografik imgeler bulunan Chris Offili’nin 1996 tarihli “Holy Virgin Mary” (Kutsal Meryem Ana) çalışması ile Marcus Harvey’in İngiltere’nin “Çalı Katilleri”nden Myra Hindley’i resmettiği “Myra” portresi. “Sensation” sergisi Canberra’da sergilenemedi ve ulusal galeri müdürü Brian Kennedy sergiyi kesin bir biçimde reddetti. Önceden planlanmasına rağmen bu yaşanan açıkça bir “sansür” olarak görülmüştü. 2001’deki 7. Havana Bienali’nde eski bir askeri hapishanede gerçekleştirilen ve politik bir içeriği olan Tania Burugera’nın performansı da, sonraki performanslarının gerçekleştirilmemesi ile engellenmiş ve sansüre uğramıştı.

Sansürün belirli bir coğrafyası olmuyor, böylece küresel ölçekte olduğu rahatlıkla söylenebilir. 2012 yılında İFOD’un (İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği) İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki fotoğraf sergisindeki üç eser sergiden indirilip, kaldırılmıştı ve dernek bundan dolayı sergiyi sonlandırdı. 2011 yılındaysa Lacoste sponsorluğundaki Euro Swiss Prize adaylarından Larissa Sansour’un “National Estate” çalışması son elemeye kalmıştı, lakin fazlaca pro-Filistinyen bulunan çalışmayı açıkça adaylardan çıkartamayacakları için, Elysees Museum “yarışmayı” askıya almaya karar verdi. Aynı yıl Kennedy Center ise (Washington, ABD), Wu Jian’an’ın “Xingtian Dance” çalışmasını, taslak ve reel iş örtüşmüyor diyerek sergiden çıkardı. İşin kaldırılmasında Çin Büyükelçiliği’nin ve Kültür Bakanlığı’nın devreye girdiği de anlaşılmıştı. Böylece Çin Halk Cumhuriyeti ve ABD’nin bir araya geldikleri bir sanatsal platforma da şahit olundu.

54. Uluslararası Venedik Bienali’nde Aidan Salakhova’nın işleri bizzat Azerbaycan tarafından pavyondan kaldırıldı (2011). Küratörlüğünü Beral Madra’nın yaptığı sergideki bu işlere dair, resmi makamlarca, fazlasıyla “hissiz” ve “aşırı derecede İslam’ın sofu ve şiddetli yüzünü” gösterdiği açıklaması yapılmıştı. Çalışmalardan birisi peçeli bir kadını betimlerken, diğeri Hacerü’l-Esved’i vajinaya benzer bir formda sunmak ile eleştirilmişti. Bir yanda Facebook bir kişinin hesabında bulunan Gustave Courbet’nin “The Origin of theWorld”’ünü (1866) sansürlerken, Sharjah Bienali’nde Sharjah Sanat Vakfı’nın direktörü Jack Persekian, şeyh tarafından işten atılmıştı. Cezayirli sanatçı Mustapha Benfodil’in “Maportaliche/It Has No Importance” yerleştirmesi  ”kafirce” bulunarak, sergilemeden kaldırılmıştı. Persekian, “işe daha dikkatli bakmalıydım” diyerek sansürü haklı çıkaracak bir açıklamada bile bulunmuştu. Bu, sermaye ve sanat arasındaki direkt ilişkinin, sanat dünyasındaki bir figürü bıraktığı “aciz” durumu ispatlamaktadır.

Sansürün ele alınmasında sadece bir küratör, sanatçı ve müzeyi ele almak, bir tartışma konusunun vesile olması nedeniyle önemli; ama konu sadece isimlere indirgenmemeli, zira küresel ölçekte, ama özellikle ülkemizde, her bir sorun genel bağlam içerisinde düşünülmediği için, tartışmalar ancak “magazinel” bir boyutta kalabiliyor. Gerçi, sanat dünyası sohbetlerde konuştuklarının çok azını yazdığı ve isim de vermekten imtina ettiği için, bazı tartışmalar de facto kavramsal boyutta kalmakta. Sansür, sanata aktarılan “fonlarla” sıkı bağlara sahiptir. Bu şekliyle medyanın, politikacıların ve hükümetlerin sanata olan ilgilerinin de buna eklenmesi gerekmektedir. Örneğin Mehmet Aksoy’un “İnsanlık Anıtı” ve “ucube” tartışmalarında konu sade bir biçimde kamusal alandaki bir heykelin tartışması olarak değil, gerici bir ideolojinin, popülist bir siyasi çıkışı olgusu olarak görülmelidir.İstanbul Modern’in düzenlediği “gala modern” olayını hatırlarsak (2011), “fon” konusunu anlayabiliriz.Bazen de kurumların birbirlerine ihtar çektikleri olmuyor değil: 2011’in Aralık ayında David Wojnarowicz’in ”Fire in My Belly” filmi Washington Ulusal Portre Galerisi’ndeki Hide/Seek sergisinden çıkarıldığında, Warhol Vakfı, Smithsonian Enstitüsü’ne olan desteğini, çalışma yerine konana kadar geri çektiğini açıklamıştı.

Küratöryel haklar elbette işlerin seçimi konusunda mevcuttur, lakin bu sergiden çok çok önce olmalıdır. Eğer sergi açılırsa ve herhangi bir şey değiştirilirse bu net bir biçimde sansür olacaktır. Gerçi kurumlar bunu zaten artık iyi biliyorlar, akıllandılar. Akbank Sanat’ta yaşandığı gibi topyekûn sergi iptaline ve Volkan Diyaroğlu örneğinde olduğu gibi küratörün -Volkan Diyaroğlu“küratörüm olduğunu sonradan öğrendim” demişti, bu arada- “sergideki işleri beğenmedik” retoriğine nasıl önlem alınacak? Önemli ve gözden kaçırılmaması gereken noktalardan birisi, müzelerin, küratörlerin ve asistan küratörlerin tam bir yapıt listesi ve içerikleri konusunda derslerini çalışmaları gerekliliği olmalı. Ama yeterli mi?

Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, sansürlenen yapıtlar üzerine koca ciltler oluşturacak bir zenginliğe sahip. Çoğu kişi, AKP döneminde o günlerin asla geri gelmeyeceğine inandı. Çağdaş sanatın “işine gelmeyeni görmezden gelen üyeleri”, içinde savruldukları liberalizm coşkusuyla, sürecin bir kandırmaca olduğunu ifade eden yorumları da es geçtiler. Şimdi ise kapılarını çalmaya başladı; hem de bir, iki esere değil; artık topyekun sergi iptaline varan bir biçimde. 2013 yılında TÜYAP’ta düzenlenen Artist Sanat Fuarı’nda “Müdahale Var Mı? Sergisinde muhafazakar vatandaşın (!) tepkisini çeken, sergi değil, Nova Kozmikova’nın R.T.E. portresini manipüle eden “Akıyordu!” isimli çalışmasıydı.

Şimdi iktidarın beğenmediği, iktidarı rahatsız eden sunumlara karşı iktidara gerek de kalmadı. AKP iktidarı ile ters düşmek istemeyen Akbank Sanat’ın bizzat sergiyi iptal ettiğine tanık olunuyor. Yani burada aslında AKP ve Akbank aynı taraftadır, bunu görmek gerekir.Mağdur olan serginin küratörü, sanatçılar, bu sergiye aylardır emek harcayanlar ve izleyicilerdir. İşin rahatsız edici boyutu, küçük bir azınlık dışında, sanatçıların, aydınların ve gazetecilerin bu olay karşısında derin bir sessizliğe bürünmesidir. Bu sansüre “zirve” yaptırmıştır. Bilmiyorlar mı bu düzen devam ettikçe sıranın onlara geleceğini? Her bir sansür girişiminde, sıranın kimde olduğunu mu düşünecek enerjileri kaldı sadece? Nerede en ufak girişimde ortalığı ayağa kaldıran klavye aktivistleri?

“Barış-Sonrası” isimli Katia Krupennikova’nın küratörlüğünü üstlendiği serginin 17 Şubat 2016’da Ankara’da gerçekleştirilen bombalı saldırı sonrasında iptal edilmesi, Akbank Sanat’ın aldığı sergi iptal kararını, saldırı sonrası Türkiye’si ile ilişkilendirdiğini direkt göstermektedir, yani diğer bir deyişle karar “politikti”. Çünkü, bu tarihe kadar, sözgelimi, davetliler listesinin ve açılış tarihinin küratör ve kurum tarafından daha organize bile edilmediğini düşünmek abes olacaktır –ki, küratör “yola çıkmak için hazırlanıyorduk” açıklamasını da yaptı. Kurumun kararı tam anlamıyla politik ve hiçbir biçimde bir süreci “rehabilite edici” değil, yaraları sarma adına destekleyici de değil. Akbank Sanat’ın, eğer doğru dürüst çalışan bir kurum olsaydı, aksine daha tolere edici ve olası öngördüğü tepkilere “karşı” bir duruş sergilemesi beklenirdi.Bu aynı zamanda kurumun kritik kararlar verme durumlarında, diğer bir deyişle kriz yönetiminde ne kadar “aciz olduğunu” da göstermekte.

Böylece, ilginç olan,Akbank Sanat’ın, “farklı bileşenlerin” oluşturduğu bir toplum yapısı üzerine düşünceleri ele alan bir sergi gerçekleştirmesinin öneminin fazlasıyla farkında olmasıdır, hem de küratörler, sanatçılar vb. oluşturduğu Türkiye Çağdaş Sanat Ortamı’nın umursadığından daha da çok. Görünen o ki, sanat dünyasının, aydınların umurunda değil yaşananlar. Akbank Sanat onların inandığından daha fazla inanıyor sanata(!) – Sanatın dönüştürücü, farkındalık yaratıcı gücünün farkında ki, bu “sansür” eylemine girişiyor. Sanatçılar, küratörler, kısaca sanat profesyonelleri, olduğu gibi, “kariyer” ve “satış” odaklı bir sanatı tarifledikçe, aslında toplumsal dönüşüm ve sanatın özerkliği konularına ne kadar uzak olduklarını görebiliyorsunuz. İşte o zaman bu yarışmayı 2012 yılından beri geliştiren ve koordine eden Başak Şenova’nın neden “gri alanda” kalmaya çalıştığını anlayabiliriz. Acaba Akbank Sanat’ın aldığı kararın, kurumun düşündüğünün aksine, “ifade özgürlüğü karşıtlarının” seslerini duyuracakları bir kontekst oluşturacağını düşünmüyor mu? Akbank Sanat’takiler düşünmediler mi?–Böylece yarışmanın ve kurumun, ifade özgürlüğü konusunda, sicillerine negatif not düşürmeyi dahi göze almış olmalılar. Zira Akbank Sanat bir çağdaş sanat “kurumu” olarak, aynı zamanda hem eğitim hem de sosyal bilimler alanlarında (kütüphane, atölyeler vb.) açılımlara da sahip. Peki alınan kararın ardından küratörler, sanatçılar, sanatseverler şunları merak etmeyecekler mi?: Bundan sonra her bir farklı/öteki bakışın açacağı sergiye göre bir “kriz masası” mı oluşturulacak? Bundan böyle, her bir farklı/öteki kimliğin düzenleyeceği sergiye potansiyel “riskli sergi” gözüyle mi bakılacak? Akbank Sanat acaba bir tür “sanat komiserliği” unvanı almaya mı karar verdi? Farkındalar mı: Artık Akbank isminin dahil olduğu sergilere farklı bir gözle bakacak izleyiciler.

Karar yanlıştır; zaman “sansür” zamanı değildir.Sonuç ise: Şaşırtmadılar.