Elias Rukla’nın istikrarlı hayatı

Elias Rukla’nın istikrarlı hayatı

Erkan Yıldız
17/12/2018 Pazartesi

"90'lı yıllar dünyada artık eskiden yaşandığı gibi yaşanmasının olanağının kalktığı yıllardır. Sosyalizmin dünya üzerindeki belirleyiciliğinin bu yıllarda sona erdiğini biliyoruz. Dolayısıyla Elias Rukla'nın toplumun dışına düştüğü tarihle sosyalizmin hegemonyasının sona erdiği tarihlerinin çakışması elbette tesadüfle açıklanamaz." 

Dag Solstad Norveç’in en önemli yazarlarından birisi olarak biliniyor. 1941 yılında dünyaya gelen yazarın ilk kitabını yayımlandığı yıl 1965. İlk kitabının çıktığı günden bu güne yazarlık serüvenine otuz kitap sığdırmış olan yazar, 1994 yılında yazdığı Mahcubiyet ve Haysiyet isimli eseriyle ilk kez Türkiyeli okurun karşısına çıkmış oldu. Aynı zamanda yazarın Türkçe’deki tek kitabı da Mahcubiyet ve Haysiyet. Elli yıldan fazla süredir etkili ve üretken bir şekilde yazarlık yapan birisi için pekala geç bir buluşma olarak kabul edilebilir bu durum. Ne diyelim? Geç olsun ama güç olmasın.

Mahcubiyet ve Haysiyet’in kahramanı Elias Rukla bir öğretmen. Tam yirmi beş yıldır Fagerborg Lisesi’nde Klasik Norveç Edebiyatı dersleri veriyor. Bir zamanların yoksul, “köylü” Norveç’inde değil zengin, güvenli, istikrarlı ve modern Norveç’te öğrencilerin “… uygarlığın üzerine inşa edildiği temelleri anlamalarını…” sağlıyor ve onları “…eğitimle” şekillendiriyor. Yirmi beş yıldır kesintisiz bir şekilde yapmaya çalıştığı şey bu. Kesintiye uğramadan yaptığı başka şeyler de var Rukla'nın. Pek çok Norveç vatandaşı gibi kahvesini, birasını aynı şekilde aynı pencerenin önünde ya da aynı barda içiyor. Karısı ile her sabah aynı şekilde vedalaşıp, aynı yoldan yürüyerek okuluna gidiyor. Öğrencilerinin can sıkıntısı, dersi anlatırken duraksadığı anlar, inceledikleri kitaplar, arkadaşları ile yaptığı sohbetler aynı. Elias Rukla'nın hayatının merkezi bu süreklilik/istikrar ve gündelik yaşantısının rutini aslında. Rukla bir süredir bu rutinle eskiden olduğu gibi ilişki kuramadığının farkında. Zaman zaman kendisini “…tedavülden kalkmış bir insan, demode, külüstür, son kullanma tarihi bitmiş bir öğretmen gibi …” görmesi bu sebepten olsa gerek. Arkadaşlarıyla iletişim kurmakta zorlanan, verdiği dersin anlamını yitirdiğini hisseden Rukla yirimi beş yıl boyunca karşılaştığı öğrenci tepkilerinin de farklılaştığını gözlemlemektedir.

Rukla'nın cinneti

Mahcubiyet ve Haysiyet yekpare bir metin. Solstad kitabı tek bir bölüm olarak kaleme almış. Ancak Rukla'nın hayatının en temel unsuru olan istikrarı kaybedeceği, kendisini yıkıma taşıyacak olan ilk otuz beş sayfalık kısmı kitabın ilk bölümü olarak da tanımlayabiliriz. Solstad bu sayfalarda gelmekte olan yıkımı adeta ilmek ilmek örerken hem okuru hem de bir ölçüde Elias Rukla'yı yaşanacak yıkıma hazırlıyor. Metinde, normal şartlar altında okuru canından bezdirecek sayıda yer bulan tekrarlar Solstad'ın en önemli enstrumanı haline geliyor. Öğrencilerin ders sırasında yaşadığı can sıkıntısı, Dr. Relling'in Yaban Ördeği'ndeki varlık gerekçelerinin sorgulanması, yine Yaban Ördeği'nde yer alan ailenin küçük kızları Gregers'in intiharı bu tekrarlar içinde önemli bir yer tutuyor. Okuru Rukla'nın yaşadığı gerilime ortak eden bu tekrarların belli bir ritmi var.Adeta doğum sancısına benzer periyodlarla Rukla'nın cinnetinin açığa çıktığı ana ulaşıyoruz. 

Cinnetin açığa çıkmasına neden olan anın nesnesi de oldukça özenle seçilmiş. Düğmesine basıldığında açılması gereken bir şemsiye. Açılmıyor. O ana kadar belki de yüzlerce kez açılan şemsiyenin açılmaması sıradan bir günde sıradan bir durumken Rukla'nın yaşadığı gerilimin zirve noktası oluyor. “ Ama yeter artık!” diyerek okulun bahçesindeki çeşmenin taşına çarpa çarpa, üstünde tepine tepine parçalıyor şemsiyeyi. Şiddeti ve etkisi çok büyük bir sahne bu. Solstad'ın süsten, gevezelikten uzak dili sadelikten aldığı güçle de bu etkiye ulaşıyor.

Şemsiye parçalandıkça mutlu olduğunu hissediyor Rukla. Çünkü şemsiye metaforu kendisini dış etkilerden koruması gereken, hayatına eskiden olduğu gibi devam etmesine olanak sağlayan bir kabuk, yaşadığı toplum aynı zamanda. Ve işini görüp eskiden olduğu gibi yaşamasına olanak tanımıyor. Bozuk çünkü. Rukla'nın öfkesinin şemsiyeye yansımasını bu gözle okumak da yanlış olmayacaktır sanırım. 

Şemsiyenin parçalanması ile Rukla oldukça kısa sürecek bir mutluluk ve rahatlama yaşıyor. Solstad gerilimin parçası haline getirdiği okuru rahatlamanın parçası haline getirmekte de mahir. Ancak hayatının zemini bir anda ayaklarının altından kayıp giden Rukla'nın bu kısa mululuk anından sonra sorduğu ilk soru “biz nasıl geçineceğiz şimdi...” sorusu oluyor. Soruyu “biz” olarak sormasına karşın Rukla'nın kaygı duyduğu kendisine ihtiyaç duyan karısının nasıl geçineceğidir. Karısına karşı taşıdığı sorumluluk duygusu ile karısını geçmişin mirası olarak görmesi arasında bir ilişki var kuşkusuz. 

Cinnetle çözülemeyen çelişkiler

Elias Rukla büyük cinneti yaşadıktan sonra eserin kalan sayfalarında geçmişine döner. 1960'lı yıllara uzanan geçmişinde öğrenciliğinin son ve öğretmenliğinin ilk yıllarında görürüz kendisini. Rukla'nın mutlu bir edilgenlik içinde geçirmeye başlayacağı hayat ne kadar Norveçli, ne kadar dünyalı, ne kadar da istikrarlıdır. Gençliğini geçirdiği yıllarda dünyada kıyamet kopmaktadır. 68 gençliği dünyanın her yerinde olduğu gibi Norveç'te de radikaldir. Herkes kadar o da Marksist olmuştur.

Herkes kadar ve herkesle değişen Rukla, 90'lara gelindiğinde hayatının herhangi bir döneminde bir iddianın taşıyıcısı olmadığını da görmektedir.Bundan rahatsızlık duymaz. Rahatsızlık duyduğu şey parçası olduğunu düşündüğü şeylerin dışında kalmaya başladığına ilişkin hisleridir. Herkesle birlikte değişme yeteneğini kaybetmiştir. Yalnızdır. Örneğin medyanın dinamikleri farklılaşmıştır. Televizyonda ya da gazetelerde onun tartışmak, konuşmak istediği, önemsediği şeylerin dışında başlıklar konuşulmaya, tartışılmaya başlamıştır. İki kelime sohbet edemediği meslektaşlarının “her halleriyle borç batağına saplanmış birer köle” olarak kredilerden başka konuşacak şeyleri olmadığını gören Rukla mutsuzdur.

Tüm bu sayfalarda Dag Solstad başta olduğu gibi yine tekrarlarla metni örer.Ancak bu tekrarların işlevinin farklılaşmış olduğunu görürüz. Solstad bu bölümde, tekrarlara gerilimi arttıran değil geçmişi sükunetle çözümlemeye yarayan bir işlev yükler.

1994 yılında basılan Mahcubiyet ve Haysiyet aynı yılları da içeren güçlü bir politik anlatı ortaya koymaktadır. Solstad, Rukla'nın geçmişe dönük serimlemesinde Norveç toplumunun izlerini sürmektedir. Zengin, gelişkin, istikrarlı Norveç'in orta sınıf bir vatandaşıdır Rukla. Konforunda süreklilik, istikrar ve güven araması bundandır. Konforu sadece maddi değil kültürel boyutlar da arar. 90'lı yıllar dünyada artık eskiden yaşandığı gibi yaşanmasının olanağının kalktığı yıllardır. Sosyalizmin dünya üzerindeki belirleyiciliğinin bu yıllarda sona erdiğini biliyoruz. Dolayısıyla Elias Rukla'nın toplumun dışına düştüğü tarihle sosyalizmin hegemonyasının sona erdiği tarihlerinin çakışması elbette tesadüfle açıklanamaz. Söz konusu yıllarda Rukla'nın cinnetini ve belki de daha fazlasını milyonlarca insan yaşamıştır. Norveç'te elbette sosyalizm yoktu. Ama sosyalizmin dolaylı etkisiyle daha gelişkin insanlara ihtiyaç duyan, vahşetini gizleme yeteneğine sahip bir kapitalizm vardı. Rukla 1960'lardan 90'lara kadar örneğin aldığı ucuz kredileri, kültür sanat alanında bir ucundan yakaladığı coşkulu üretkenliğin varlığını biraz da buna borçlu. 90'larda bu bitmiş; yerine sadece tüketen, insanı değersizleştiren, neden sonuç ilişkisini kurma iradesinden yoksun, “borç batağına saplanmış...” köleler varlık kazanmaya başlamıştır. Rukla bununla uzlaşmaz.Ancak sadece uzlaşmamak yetmez. Mahcubiyeti ve haysiyeti tam da burada aramak anlamlı olacaktır.

Mahcubiyet ve Haysiyet dili kullanma biçimi ve içeriği ile erken ve başarılı bir 21. yüzyıl romanıdır bana kalırsa. Son zamanlarda bizde de örneklerini sıklıkla gördüğümüz üzere roman için oldukça kısa sayılabilecek sayfa sayısına sahip bir eser var elimizde. Zamanın ruhu ile bu kısa metinler arasında bir ilişki olsa gerek diye düşünmeden edemiyor insan. Ancak Solstad sadece bu ruhu öngördüğü için değil aynı zamanda alabildiğine sade ve derinlikli yazma becerisi gösterebildiği için de başarılı sıfatını hak ediyor. 

Sonuç olarak okumaya ve üzerine konuşmaya değer bir kitap yazdığı için Dag Solstad ve böylesi bir kitabı Türkçe'ye çevirdiği için Banu Gürsaler Syvertsen birer teşekkürü hak ediyor. Umalım ki yazarın diğer eserlerinin Türkçe'ye çevrilmesi için ilk kitabında olduğu kadar bir zamanın geçmesi gerekmeyecektir. Ve yine umalım ki Solstad'ın diğer kitapları da benzer bir heyecanla paylaşılmaya değer olsun.