Cortázar kafası

Cortázar kafası

Celil Denktaş
22/03/2017 Çarşamba

Belki 35 yıl önce öyleydi. Ama artık öyle değil. Küba Devrimi ve liderleriyle ilgili güneşin aydınlatmadığı hiçbir sır, giz, taktik ve hatta özel durumlar (!) kalmadı. Hoş, Küba Devrimi’nin en ayırt edici ve halkının gözünde saygınlığını daim kılan niteliği, önderliğin şeffaflığı olmuştur ta başından beri. Yani, 35 yıl önce haydi haydi. Bunu dışarıdan bilmek kolay değil elbette; hele kavrayabilmek hiç değil. 

Eğer anlamak, anlamak istemek ciddi bir kaygıysa, ciddi fedakârlıklar gerektirir. Hele, tüm zamanların fedakârlık simgesi olmayı hak etmiş Che söz konusu olunca.

Ha, başından beri dediysek, biraz gerilere gideceğiz. Yani, Che’nin de katıldığı 1959 Devrimi’nden 100 yıl kadar geriye. Ellerinde meçetası bile olmayan kölelerin üstün İspanyol sömürge ordusunun ve ona bağlı sivil katil sürüsünün gırtlağına salt çıplak elleriyle çöktüğü yıllara. Bu yalınayak isyan patlaması öylesine öğreticiydi ki, başına geçmeye cesaret edebilenlerin, ne “av kuarteti”, öne atılan devrim neferleri “mambiler”den bir adım bile geride kalma lüksleri yoktu. Toprak ağası Céspedes, İspanya’ya posta koyduğu anda artık geride ne binlerce kölesi, ne de sülalesine miras bırakacağı santimetre kare arazisi vardı. Ki o Céspedes oğlunu tutuklayıp eğer biat edersen idam etmeyiz diye pespayeleşen monarşinin köpeklerine, “Benim oğlum çok, Devrim için can veren tüm Kübalılar benim çocuğumdur!” diye haber gönderdiğini merak eden kaynağından öğrenir. Keza José Martí! Daha ilk girdiği çatışmada vuruldu; en öndeydi.

LİBERAL SOYTARILIĞA GİRİŞ

1950’lere gelinceye kadar saymakla bitmez. Oysa, küçücük bir ülkedir Küba. Fidel, silahlı mücadeleye başlayacağını, başlamadan önce açıkça ilan etti; elbette gerekçeleriyle birlikte. Ki o gerekçeler onları silaha davranmaya mecbur kılan günün egemenleri için bile meşruydu. Arşivler ortada. Fidel bununla da yetinmedi, ne zaman geriye çıkarma yapacaklarını, ne zaman ülke dağlarını mesken tutacaklarını da düşmana tarih vererek ilan etti.

Che mi söylenmiş “Bu Fidel salak mı?” diye? Absürd bir oyuna mı kapılmış Fidel’in peşine takılan 81 çocuk? Raúl, Juan, Ñico, Camilo, Ramiro, Calixto, José..? Diğerleri? Santiago de Cuba’da çıkarmayı bekleyen orduya şaşırtmaca veren Vilma, Frank, Haydeé çatapatlı sokak eğlencesi mi düzenlemişlermiş yoksa? 

Bunun hayalini kurmak Küba Devrimi’nin karakterini kavrayamayan kafanın yapacağı iştir; ya da açıkça Devrim’i başka bir şeylere uydurma niyeti. Biz de buna “liberal soytarılık” diyoruz. Daha uygun bir sıfat öneren varsa beri gelsin. Yani, kafa almıyorsa başka ne olabilir?

LATİNO DEĞİL, BATI AVRUPALI

Julio Cortázar’ın yaşam öyküsüne şöyle bir göz atılırsa, bir Latino’dan çok, 1951’den sonra yerleştiği Batı Avrupa’nın has bir vatandaşı olduğu rahatça görülür. Aslında insanın yüreği fiziken yaşadığı yerden başka bir yerde atabilir. Bunun tersini tartışmak yararsız. Delidolu’nun -M’sinin üstü kızıl yıldızlı- BULUŞMA’nın hemen ardından, TAKİPÇİ’yi yetiştirmesi ufkumuzu açıyor. Cortázar yerine oturuyor. Caz, gerçek bir kaçıştır. Küçük burjuvanın bireyci sanrılarına fon olur. Yeknesak bir melodi akışı içerisinden fırlayan enstrüman soloları. Saksafon ve trombon, bazen de trompet çığlık atarlar ve hemen geri adım atarlar; bir pişmanlık, bir teslimiyet. Klarnet yalvarır. Bas ve bateri sürekli kendi kendini pataklar. 

Eğer piyano varsa, o da arabulucu gibidir sanki. Hoplar zıplar ama yatıştırır. Sonunda hepsi bir hizaya gelip, böyle gelmiş böyle gider nakaratına geri dönerler. (Oysa Mozart’ın yaylıları öyle midir?) Cortázar, Charlie Parker’i bunun neresine koyar onu merak eden alıp okusun. Ama Che’nin yükselişinin sırrını Sierra Maestra’da boşuna ararsınız. Onun yıldızlara yükselişi de oradan değildir. Che’yle birlikte Granma’dan karaya atlamak için Cortázar’a da gereksiniminiz yoktur zaten.

Kitabın İspanyolca aslının arka kapak tanıtımında Cortázar’ın Che’nin çıkarmadaki “haleti ruhiyesi”ni pek bir başarılı aktardığından söz edilmiş. Adeta bir duygudaşlık. Che, Granma’dan Küba topraklarına atladığında Cortázar 42 yaşındaydı; gerillalık için biraz geç. Hoş o 82 kişiyi eğitenler İspanya iç savaşına katılmış komünistlerdi, yani “amcalar”, yani iş yaşta değil. Yukarıda da söyledik, bu iş kendini adama işi. Bir de yürek istiyor, kocamanından.

BU ADAM KÜBA’DA NE YAPMIŞ?

Cortázar ilk kez 1963’te gidiyor Küba’ya. Daha sonra da 1984’teki ölümüne kadar birçok kez ziyaret etmiş; biyografisinde öyle yazılmış. 

Ama ne yaptı ki orada acaba? Küba Devrimi’yle ilgili iki satır okumuş olsaydı keşke. Ha bir de, 1965’te Fidel, Raúl, Che ve diğerleri Küba Komünist Partisi’ni yeniden ayağa kaldırdıklarında neler hissetti? Elli yaşını geçmişti ve pek de heyecanlanmadığını tahmin edebiliriz. Biraz Hemingway gibi, “Ne? Komünist miymiş onlar?” diye titreme geçirmiş olabilir. Romantik romantik dağlarda dolaşıp bir de üzerine ne işe yarayacağı adeta bir sır, sevimli bir devrim yapmanın ardından ne vardı sanki komünist olunacak? O toprak reformları? Ya o millileştirmeler falan? Ama haksızlık etmeyelim, belki başka şekilde düşündü, yazdı. Yani, BULUŞMA’yı bir başkası yazmışsa tabii.

Cortázar’ın -hadi uzak geçmiş bir kenara-1953’den 1959’a kadar oralarda neler olup bittiği konusunda hiçbir fikri yok. Anlaşılan Küba seyahatlerinde de pek merak etmemiş nasıl oldu acaba diye; Che de oralardaydı oysa ve savaş anılarını 1963’te yayımlamaya başladığını biliyoruz. Eh, onlar da gözünden kaçmış herhalde hayalperest yazarımızın. Kitaptaki Che’yse bir kabus yaşamakta, berbat bir askeri strateji olarak çıkarmayı mahkûm ediyor. Rezillik!

ZAFER BİR RASTLANTIYMIŞ!

“Her şey o kadar kötü planlanmıştı ki, zafer adeta bir raslantıydı!” Bu satırları Küba ziyaretlerinin ardından mı tasarlamış? Ha, evet, halk için fedakârane (!) gerilla mücadelesine girişmek liberal kafalarda halkı kendine karşı borçlandırmaya yetiyor. Dolayısıyla Fidel’in “Halktan istenecek her türlü maddi yardımın, yapılacak en basit alışverişin parasal karşılığı ödenmeli” talimatı, halka zaten başından beri borçlu olunduğu gerçeğinin verdiği rahatsızlıktan sıyrılınmasını sağlıyor. İnanılmaz!

Yine de çok akıllıca. Çok da enternasyonalist(!). Ki pek çok farklı coğrafyada, örneğin bizimkinde, “Bu halk buna değmez!” dehşet tespitini doğuruyor. Liberalizmin sayrılarında nedenlere pek inilmeden somut durumun somut tahliline yönelinir ve elbette yoksulluğun zenginlikle olan o anki çelişkisi en sağlam girdi olarak kabul edilir. Herkes kendiliğinden, kendi koşulları içerisinde aniden bilinçli olur ya da olmaz. Ezilen halk, bir devrim efsanesidir çünkü aslında böyle bir şey yoktur. Eh, devrim için silaha sarılmak da, sanal bilgisayar oyunlarının henüz keşfedilmemiş olduğu bir zaman diliminde elbette ki bireysel fantazileri alabildiğine meşgul edecek, tatmin edecek eşsiz bir avunma.

“Buluşma”daki tahrifatların hangi birini saymalı? Dahası Cortázar bu denli ciddiye alınmaya değiyor mu? O değil ama onu eller üzerinde tutanlar ve enternasyonalist bir hayranlıkla taltif edenleri, evet ciddiye almak gerekiyor. Hep birlikte hem de.

YAYINCILIKTA SINIFSAL REFLEKS

Bu “liberal kepazeliği” büyük bir şehvetle çevirmen, kapak tasarımı, sınırsız kağıt, yaygın pazarlama ve okurlara promosyonlar araçlarını esirgemeden yürüten yayınevlerini kastediyoruz. Yalnızca para kazanma kaygısıyla açıklanamaz bu hizmet. Sınıfsal refleksler açısından bakılsa nasıl olur acaba? Sonuçta Devrim kimleri bitirecek? Bu kâbusu ertelemenin her yolu farzdır, yayınevleri de bunun ta içerisinde. Sanki bir gizli el aynı tornadan çıkmış, ama vitrini farklı çuval çuval kitabı getirip kitapçılara, gazete kitap eklerine ve sonuçta da kaldırım sergilerine yığıyor. Nasıl seçip de bastıkları hiç mi hiç anlaşılamayan bu ıvır zıvırlar gerçekten de okunmuyor. Tabii her yeni kitabı ciddiye almayı prensip edinen epi topu bir avuç okur sayılmazsa. Bir de tabii şaşırtıcı ve karmaşık başlıklara ilgi duyan taze okur adayları. Amaç bunların kafalarını bulandırmaksa, ne diyelim, “ölü yatırım”!

Elbette Cortázar’ın büyük ve dikkatle tasarlanmış, yıllar içerisinde bir dantel zerafeti içerisinde dikkatlice işlenmiş bir karalama mekanizmasının parçası olduğuna kuşku yok. Onu Küba Devrimi’nin üzerine salan ne kendi kişisel hayal kırıklığıdır ne de kafasını Küba’ya ve sosyalizmin mutlak iktidara yürüdüğü diğer ülkelerin başarılarına takmasıdır. Ve bir kez daha görüyoruz ki Küba Devrimi’ne saldırmak yalnızca sabotajlarla, Domuzlar Körfezi’yle, ileride ciddi bir soykırım olarak mahkûm edileceği kesin ekonomik-mali ambargoyla sınırlı değil. Kültür emperyalizmi de şaka değil. Julio Cortázar olsa olsa bu, Batı’da epeyce yaygın ve bir o kadar da sahte suratlı sözümona “cephe”nin gönüllü neferlerinden olabilir.

Cephe’nin enternasyonalist (!) karakteri de bir kenara dikkatlice not edilmeli. Liberaller enternasyonal olmaya bayılırlar. Eh, marksizm-leninizmin de yolu oraya çıkmıyor mu? Yalnız onun bu evlere şenlik enternasyonalizmle ne derece ilgisi var, orası belirsiz. Her türlü ulusal kurtuluş mücadelesine haliyle düşman bu yayınevlerinin bir tane olsun, örneğin, Küba’yı anlatan Kübalı bir yazar çevirtip yayınladıkları vaki mi? 

Fidel’i, Che’yi, Raúl’ü bile ancak bedel ödemeyi çoktan göze almış, yalnız ve yalnız kendi çıplak ellerine güvenerek yayımlayanlardan okuyabildi bu ülkenin okuru. Gerisi boş. Cortázar kafası gibi.