X-Men: 'Putları' yıkmak ve kapitalizmin çaresizliği

X-Men: 'Putları' yıkmak ve kapitalizmin çaresizliği

Can Önen
26/05/2016 Perşembe

Hollywood sinemasının süper kahraman filmleri furyasının son örneği X-Men: Apocalypse bu hafta vizyona giren filmler arasındaydı. Adını filmin süper kötüsünden alan ve kıyamet anlamına gelen filmin yönetmenliğini Bryan Singer üstlendi. Seriyi takip edenlerin hatırlayacağı üzere Singer, 2000’lerin başında ilk iki X-Men filmini yaparak furyanın öncülü olmuştu.

Önceki filmde insanlarla mutantlar arasındaki gerilimin insanların mutantları katlettiği karanlık bir gelecekle sonuçlanacağı temasını merkeze alan yönetmen bu kez aynı formülü tersten kurmayı tercih ediyor. Bir kez daha filmin merkezinde olan “kıyamet” teması, filmde adlı adınca bir mutant formunda ve 1980’lerin başında karşımıza getiriliyor. Antik Mısır’da En Sabah Nur adında bir tanrı-firavun olarak filmin açılış sekansında tanıtılan Apocalypse, bedeni her yaşlandığında bilincini genç bir mutantın bedenine aktararak yaşamını ve iktidarını sürdüren; aktarıldığı bedenlerdeki özel güçleri kendi bünyesinde biriktirerek muazzam bir güce ulaşmış bir mutanttır.

Açılış sekansında bu transferlerden birinin gerçekleştirildiği bir ritüelin sahnelenişine tanık oluruz. En Sabah Nur’un bir “sahte tanrı” olduğunu düşünen bir grup insan ritüeli sabote etmeye çalışır. Aktarım gerçekleşse de Apocalypse iktidarının ve sonsuz yaşamının sembolü olan piramidin altında kalır. Sekansın devamında bir tür zaman tüneli içerisinde ilerleyip insanlık tarihine damga vuran bazı kritik momentlerden kesitler görerek filmin şimdiki zamanı olan 80’ler dünyasına ulaşırız. Bir önceki filmde Dr. Trask’a dönük suikastın bir mutant tarafından engellenmiş olmasıyla sağlanan “barış” Apocalypse’in modern Mısır’ın başkentinde sürdürdüğü mumya uykusu bir CIA ajanının piramidi keşfiyle sona erer. Böylece kıyamet tehdidi bir kez daha ortaya çıkar ve mutantlar serinin klasik teması olan “insanlığı yok etmek isteyenler” ve “insanlarla barış içerisinde yaşanabileceğine inananlar” şeklinde saflaşarak mücadele ederler. Bu haliyle filmin pek de özgün bir yanı olmadığı rahatlıkla tespit edilebilir.

Film üzerine yazılıp çizilenlerde “bazı mutantların lateks kostümlerinin gülünç olup olmadığı, “Game Of Thrones yıldızının filmdeki başarısı” veya Wolverine’in filmde ne kadar “göründüğü” gibi konular tartışıladursun, Apocalypse günümüzde IŞİD korkusuyla titreyen batı medeniyetinin içerisinde bulunduğu psikolojik durum ve ideolojik açmazlar açısından birçok veri sunuyor. Yazıda filmin bu boyutları üzerinde durulacak. Bu bağlamda Apocalypse’in temsil ettiği tehdidin IŞİD tehdidi algısıyla benzerliği ve aslında içerisinde bulunduğu krizi aşmak için gereken araçlardan yoksun olan kapitalist sistemin kendisini yeniden üretebilmek umuduyla sarıldığı öcüyü alt edebilmek için geçmişin son kullanma tarihini doldurmuş ideolojik motiflerine sarıldığı savunulacak.

SONU GELMEYEN KIYAMET

Kıyamet veya felaket temalı filmler kapitalist uygarlığın tehdit altında olduğu veya egemen sınıfın “uygarlığın tehdit altında olduğu” algısını güçlendirmek istediği dönemlerde patlama yaşar. Hatırlanacak olursa bu temayı işleyen filmler milenyumun başında 11 Eylül saldırılarıyla ortaya çıkan travmatik ortamla birlikte ayyuka çıkmıştı. Genellikle gelişmiş ülke metropollerinin yerle bir edildiği sahnelerin yer aldığı bu tür filmlerde insanlar mutlak bir çaresizlik içerisinde kaçışırken görülürler. Kıyamet temalı filmlerin çoğunun işaret ettiği yön kurtarıcıya iradenin teslim edilmesi şeklindedir.

Son dönemdeyse doğrudan kıyamet filmlerinin yeniden çevrimlerine rastlıyor veya diğer tür filmlerinin kıyamet temasından yararlandıklarına tanık oluyoruz. Bu durum bir yanıyla batı toplumlarının gündemine yeniden sokulan İslamcı terör tehdidiyle ilgilidir. Soğuk savaş dengelerine göre şekillenmiş olan Orta Doğu ve doğu Avrupa’yı yeniden şekillendirmeye dönük müdahalelerin neden olduğu; örneğin, Suriye savaşının insanlık açısından yıkıcı sonuçları ülke sınırlarını aşalı ve dünyanın çeşitli yerlerinde hissedilir hale geleli çok oldu. IŞİD veya diğer cihatçı çetelerde somutlanan İslamcı terör korkusu özellikle Paris saldırılarıyla birlikte yalnızca ABD toplumuyla sınırlı kalmayıp Avrupa toplumlarını da etkisi altına alan 11 Eylül travmasını bir kez daha hortlattı.

IŞİD tehdidiyle ilgili bir batı metropolü insanının ortalama algısı, IŞİD’in tarihin medeniyet öncesi karanlık dönemlerinden sıyrılarak bir biçimde karşısına dikilmiş ve modernlikle ilgili ne varsa yok etmeye kararlı ilkel bir güruh olduğu şeklindedir. Filmin “sahte tanrısı” En sabah Nur da oldukça benzer bir algı uyandırmaya uygun bir karakter. Diğer adıyla Apocalypse, 80’lerin dünyasında yeniden ortaya çıktığında ve müritlerini etrafına toplayıp insanlığa karşı savaşını ilan ettiğinde, insanlığın “kendi yokluğunda yolunu kaybettiğini” ve bu durumun “yeniden düzeltilmesi gerektiğini” ilan eder. Bir başka deyişle tarih öncesi Mısır’dan binlerce yıl uyuyarak 80’ler dünyasına gelen ilkel bir tiran, demokratik ve modern dünyayı tehdit etmektedir. IŞİD’le ilgili olarak emperyalist ülkelerin en önemli ideolojik başarılarından biri kapitalizmin metropollerini IŞİD’in “modernlik dışı” olduğuna ikna etmekti. Böylece örgütün ve “ılımlı” adı altında parlatılan kuzenlerinin son derece “modern” batılı istihbarat örgütleriyle olan bağlantıları, ya da soğuk savaş döneminden bu yana bölgede siyasal İslamın yükselişini teşvik eden çeşitli “modern” müdahaleleri gizlemek veya unutturmak mümkün hale geliyordu.

APOCALYPSE'TEN TOTALİTARİZME:

KAPİTALİZMİN İDEOLOJİK KRİZİ VE YAKLAŞAN FELAKETİ

Filmde Apocalypse’in temsil ettiği kıyamet tehdidinin savunulması için devreye sokulan ideoloji, kapitalizmin bir süredir içinde bulunduğu ideolojik tıkanıklığın izlerini taşıyor. Söz konusu olan, sosyalizmin çözülüşüne eşlik eden “tarihin sonu” tezleriyle zirve yapan ideolojik üstünlüğün hissedildiği 90’lı yılların ardından, gelinen noktada kapitalizmin insanlığı heyecanlandırıp harekete geçirebilecek tutarlı ideolojik argümanlar üretemiyor olmasıdır.

Apocalypse, yalnızca tarihin çöplüğünden hortlayıp bugüne yönelen bir tehdit değildir. O aynı zamanda tarihin modern kesitinde insanlığın karşısına dikilmiş  başka “putlarla” da bir süreklilik ilişkisi içerisindedir. Filmin açılış sekansında sabote edilen ritüelin devamında gördüğümüz ve 1980’lere bağlanan zaman tüneli bu açıdan son derece çarpıcıdır. İzleyiciler tünelde ilerleyen ve insanlığın karşısına çıkan “engel” imgelerini yıkan bir özne olarak konumlandırılırlar. Bu engeller kronolojik bir sıralamayla önce ilkel ve dinsel putlar, daha sonra da burjuva ideolojilerinin favori deyimiyle “totaliter” putlar şeklindedir. Filmin açılış sekansının ikinci bölümünde zaman tüneli içerisinde ilerleyen insanlığın karşısına modern faşizm ve komünizm çıkar. Bu bölümde izleyicilerin putları yıkarak ilerleyen özneler şeklinde konumlandırıldıklarını belirtmiştik. Bu putların devamına Komünizmin sembolü olan orak-çekicin konması, sanıldığı gibi kurnazlıktan değil bu film bağlamında düşünüldüğünde çaresizlikten kaynaklanmaktadır.

Sekansın bu şekilde inşa edilmesi, tarihsel ilerleme fikrine ve tarihin yasalarına dönük ciddi bir saldırıdır. Böylelikle, zaman tüneli metaforu tarihin düz bir çizgi şeklinde ilerlediğini ima eder ve Nazi ideolojisiyle komünizmi “totaliterlik” torbasında buluşturur. Böylece tıpkı günümüz insanına söyleyecek yeni bir şeyi olmayan kapitalizmin kendisi gibi film de kapitalizmin ideolojik açıdan en etkili olduğu dönem olan soğuk savaş ideolojisi yardıma çağrılmış olur. Bu bakımdan filmin ve genel olarak üçlemenin hikayesinin soğuk savaş yıllarında geçmesi anlamlıdır. Apocalypse filminde Mistique’in (Jennifer Lawrence) sosyalist Doğu Berlin’den “kurtardığı” Night Crawler (Kodi Smit-McPhee) ABD’de Profesör Xavier’ın okulundaki diğer gençlerle birlikte alışveriş merkezine gitmek için can atan, yakalanıp kafese kapatıldıklarında kendisini “tekrar Berlin’deymiş gibi” hisseden bir çocuktur. Filme göre muhafazakar Reagan ABD’sinde yalnızca kafese kapatılmak sosyalist Berlin’de yaşamakla kıyaslanabilir.

Apocalypse’ın, yaşamı boyunca kullandığı tüm bedenlerdeki mutant güçlerini tek bir merkezde toplamış olması yine totalitarizm metaforunu çağrıştırmaktadır. Filmin finalinde diğer mutantların aynı anda Apocalypse’e saldırmaları “totalitarizme karşı güçler ayrılığı” fikrini ve gerektiğinde diğer güçlerin iktidarı engellemesi gerektiği fikrini güçlendirir. Bu durumda iktidar salt güce indirgenerek diğer toplumsal bağlantılarından kopartılarak fetişleştirilmiş olur.

“Kader diye bir şeyin olmadığı” mesajı  verilmek istenirken tarihte bireyin rolünün abartıldığı geçen filmin ardından bu kez de antik dünyadan süzülüp gelen putları yıkmak adına sistemin artık çoktan kabak tadır vermiş bulunan ve bayat ideolojik motifleri devreye sokulurken, film aslında barutu tükenmiş bulunan sistemin yaklaşan felaketinin habercisi niteliği taşıyor.