'Neon' şeytan ne vaat ediyor?

'Neon' şeytan ne vaat ediyor?

Can Önen
14/10/2016 Cuma

Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn’in bu yılki Cannes film festivalinde altın palmiye ödülüne aday gösterilen filmi Neon Şeytan (The Neon Demon), festivalin en çok dikkat çeken filmleri arasındaydı. Film ülkemizde Başka Sinema gösterimleri kapsamında halen ara ara izleyiciyle buluşmakta.

Filmi bu bloğa taşınmayı hak eder kılan, festivalde bulduğu yankı veya yönetmenin başyapıtı niteliğinde olması değil, ele aldığı konu ve bu konuyla kurduğu ilişki.

Neon Şeytan, henüz 16 yaşındaki Jesse’nin modellik yapmak için taşındığı Los Angles’ta sektöre kabulünü, yaşadığı dönüşümü ve yabancılaşmayı; giderek bir arzu ve güzellik nesnesine indirgenmesini konu ediniyor. Bu haliyle filmin öyküsünün sinemada sıkça karşımıza çıkabilecek türde bir “modern melodram” olduğu düşünülebilir, ancak konunun işleniş tarzı, fotoğrafçı (sanatçı) ve model (konu) arasındaki ilişki, fetişleşme, öznellik ve güzellik gibi felsefi tartışmalara dair oldukça zengin bir malzeme sunuyor.

Bu yazıda film, söz konusu tartışmalar bağlamında özellikle Marx’ın kullandığı anlamda “şeyleşme” kavramına başvurularak ele alınacak. Böylelikle kapitalist üretim tarzına özgü sektörlerden biri olan moda sektörünü ve filmin bu sektöre ilişkin saptadığı çelişkileri burjuva düzeninin, “öznenin kendini gerçekleştirebilmesi için gerekli olanakları sunduğu” mitini yerle bir eden bir anlatı olarak okumak amaçlanıyor.

Modanın işlevi ve vaadi

Günümüz toplumlarında giyinmek ve kozmetik ürünlerini kullanmak birer ihtiyaçtır. Tekstil, tasarım ve kozmetik gibi sektörler de bu ihtiyaca yanıt vermek durumundadırlar. Ancak, bu sektörler “moda” ile eklektik şekilde ilişkilenmeden ayakta kalamazlar. Tekelci kapitalizmde piyasa aktörleri “görünmez el” diye adlandırılan piyasa tanrısının kurallarına veya “kuralsızlığına” biat etmek durumundadırlar. Ancak tekeller kar oranlarını bu belirsiz “arz-talep” dengesine endeksleyemezler. Bu tanrı tüm kullarına aynı derecede şefkatli olamaz. Bu nedenle “tüketici tercihleri” diye kodlanan talep manipüle edilmeli ve yönlendirilmelidir. Kapitalizmde üretim ihtiyaçlara yanıt vermek için değil, kar etmek için yapılır. Dolayısıyla “talebi” bu güdülenmenin ihtiyaçlarıyla uygun olarak şekillendirecek mekanizmalar işler hale gelmiştir. Moda sektörü işte bu ihtiyaca yanıt vermektedir.

Reklam sektörünün moda ile birçok benzerliği bulunaktadır ancak konumuzla bir ilgisi olmadığı için buna değinmek yerine moda sektörünün ayırt edici yanlarına odaklanacağız. Moda, reklam gibi metanın doğrudan pazarlanmasından çok yarattığı iklimle sektöre eklemlenmiş bulunan ve yukarıda örneklediğimiz sektörlerin, içerisinde üretim yapabilecekleri belli kriterler saptar ve tüketicilerin de bu kriterleri benimsemesinde rol üstlenir. Örnek vermek gerekirse reklam bir metanın tüketici tarafından arzulanır olmasına odaklanırken, bir moda defilesinde çoğu zaman sergilenen ürünler yaygın olarak satılmayacaktır. Bunlar bir tasarımcının koleksiyonunu tanıtırken üreticilere yön göstermeye ve tüketicilerin de beğenisini yönlendiren bir iklim yaratılmasına katkıda bulunurlar.

Bu, işin biraz ekonomi-politik yanı oluyor. Film bağlamında bizi asıl ilgilendirense bu sektörün kapitalist üretim ilişkilerinin kendisini yeniden üretebilecek bazı kültürel avantajlar sağlıyor olmasıdır. Toplumun beğeni ve güzellik algısına dönük manipülasyonun kendisi önemli bir kültürel işlev zaten, ancak bu sektör bunun ötesine geçerek bu düzende yaşayan insanlar için düzene bağlanma kanalları açmakta.

Sonuçta piyasa tanrısı otoritesini sürdürmek için kapitalistlerin kulluğuyla yetinemiyor. Bu düzenin devamı kendisini yeniden üretebilmesine bağlı. Düzenin bu soruna dönük çok sayıda mekanizmasından bu film bağlamında bizi ilgilendireni ise şu: Burjuva düzeni maddi açıdan aslında yalnızca burjuva öznelere sunduğu olanakları sanki tüm sınıflardan bireylere sunuyormuş algısını yaratmak durumunda. Moda sektörü, sıradan genç kadın ve erkeklerin “bir gün zengin ve ünlü” olabilecekleri vaadinde bulunarak, kendi emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan insanlara düzene bağlanmaları için önemli bir kanal açmış oluyor.

Öte yandan burada çelişkili bir durum vardır. Moda sektörüne kabul edilmenin veya başka bir deyişle “güzelliğin” kriterleri öylesine ulaşılamaz standartlarla saptanmıştır ki, bu kriterlere sahip olan bir azınlıktan geriye kalanlar için bu kanal bir özdeşleşme mekanizması sayesinde açık kalmaya devam eder. Bu dışlayıcılığa rağmen yüzünü bu kanala dönmeye devam eden çoğunluk için “onlar gibi olma motivasyonu” olabildiğince “onlar” gibi giyinmeye ve onlar gibi yaşamaya dönük bir çabaya endekslenir.

Peki ya “güzellik” kriterlerine uyan azınlık için durum ne? Gerçekten vaat edildiği gibi birer özne haline gelebiliyorlar mı? İşte Neon Şeytan filmini dikkate değer kılan, bu soruya oldukça sert bir olumsuz yanıt üretmesi ve aslında özneleşme vaadine kapılarak düzene bağlanmanın kaçınılmaz olarak nesneleşmeyle sonlanacağını saptamasıdır.

“Neon” şeytan

Filmin adı olarak seçilen “neon şeytan”ı tıpkı Goethe’nin unutulmaz eseri Faust’taki gibi Mephisto’yu o dönemin tarihsel koşulları için benzer vaatlerle kandıran şeytan olarak düşünebiliriz. Filmin yönetmeninin diğer filmlerine aşina olanlar neon ışıkların sinematografisindeki önemini hatırlayacaklardır. Bu filmdeki ışık kullanımı, vaad eden dünyanın atmosferini görsel açıdan vurgulayıcı ve ayırt edici bir işleve sahip. Moda sektörüyle ve bu kültürle ilintili mekanlar neon ışıklar kullanılarak aydınlatılırken, Jesse’nin iş dışındaki yaşantısını sürdürdüğü alanlarda doğal ışıktan yararlanılarak arada güçlü bir kontrast yaratılmasını sağlamış. Bu kontrast öykü ilerledikçe ortadan kaldırılarak Jesse’nin sektörün kodlarını kabullendikçe bu dünyanın giderek bir parçası haline gelmesi sürecinin anlatımını güçlendiriyor.

Jesse’nin meleksi güzelliğiyle neonla aydınlatılmış dünyanın şeytaniliği de aynı şekilde güçlü bir kontrast olarak okunabilir. Ayrıca yine Jesse’nin meleksi olmasıyla neon dünyanın daha içinden olan karakterlerin şeytaniliği arasında da bir zıtlık dikkat çekiyor. Bu karakterlerin makyajsız halleri oldukça donukken Jesse’nin görünüşü son derece canlıdır. Atmosferin ve karakterlerin bu şeytaniliğinin izleyicide tedirginlik uyandırması için filme gerilim türüne ait bazı dokunuşlar da yapılmış.

Jesse ailesini kaybetmiş ve kimsesiz bir gençtir. Henüz 16 yaşındadır, yani yasal açıdan kurtuluşunu aradığı dünyaya adım atabilmesinin önünde bir engel bulunmaktadır. Ancak başvurduğu ajans için bu sorun yaratmaz, onlar için önemli olan “güzelliktir.” Gerektiğinde her şey kılıfına uydurulacaktır. Jesse’den sorulduğunda 19 yaşında olduğunu söylemesi istenir. Ajansa kabul edileceği görüşmesinde patronu ona her gün kendisi gibi yüzlerce kızın benzer görüşmelere katıldığını ancak kendisinin bir “süper star olacağı” müjdesini verir. Jesse moda dünyasının cazibesine kapılık bu dünyaya “kapağı atmaya” çalışan gençleri temsil eder. Ancak ayırt edici bir özelliği vardır. Jesse doğal ve karakteristik bir güzelliğe sahiptir. Bu nedenle “süper starlık” vaat edilir ve bu dünyaya adım atar atmaz bu durumunu fark eden daha tecrübeli modeller ve bir makyözün kıskançlıkla karışık homo-erotik ilgisini çeker.

Jesse’nin “şeyleştirilmesi”

Moda dünyasının Jesse ve sektöre yeni adım atanlara dönük şeyleştirici müdahalelerine dair çarpıcı bir sahne, ünlü bir fotoğrafçının demo çekimlerine katıldığı sahnedir. Fotoğrafçının ifadesiz yüzü profesyonellikten çok çalıştığı konuya duyduğu ilgisizliği vurgular. Bu sahnede ipler tamamıyla onun elindedir. Yalnızca emir kipiyle konuşurken birer kelimelik cümlelerle komut yağdırır. Jesse’yi tamamen soyar ve ışığı değiştirtir. Tek kelime söylemeden tedirgin edici şekilde Jesse’ye yaklaşır ve onu çıplak elleriyle boyamaya başlar. Bu sahnede Jesse’nin bedensel dokunulmazlığı sorgusuz sualsiz ihlal edilerek hiç de vaat edildiği gibi bir birey olarak ulaşılmaz olamayacağı hissettirilmiştir. Sahnede sektörde fotoğrafçının yabancılaşmasına dair ipuçları da bulunsa da, Antonioni’nin benzer temaları ele aldığı Blow-up (1966) filminden farklı olarak yönetmen sanatçıdan ziyade “moda ikonu”nun yabancılaşmasına odaklanır.

Jesse sektörün en yüce değeri olan “güzelliğe” sahiptir, ancak önemsenen tek niteliğinin bu olması, sektörün basamaklarını tırmandıkça onun güzellik nesnesine indirgenmesinin de anahtarı olur. Moda çekimlerinde modelden beklenen tek şey istenen pozisyonda ve genellikle ifadesiz şekilde durmasıdır. Açılış sekansında Jesse bir çekim sırasında kanlı bir mis-en-scene’in odağında cansız bir beden gibi uzanmaktadır. Bu sahnede karakteri ilk kez görürüz ve bir sonraki sahneye dek sahnelenenin gerçek bir cinayete ait olup olmadığını anlayamayız. Kan ve makyajın gerçekçiliğiyle modelin tıpkı cansız bir mankene benziyor oluşunun tezatlığı daha en baştan modelin rolü ve performansı üzerine düşünmeye sevk eder.

Güzellik ve standartlaşma döngüsü

Filmin sektörle ilgili dikkat çektiği paradokslardan biri güzellik kavramıyla kurulan ilişkidir. Modellerin çoğu üzerinde uzlaşılmış birtakım “güzellik” kriterlerine uygun bir fiziğe sahiptir. Standart bir boy, boyalı aynı tonda saç rengi ve benzer yüz hatları hemen dikkat çeker. Jesse’nin fiziksel durumu ise bu kriterlerin dışındadır. Piyasa ilişkileri doğası gereği kültürel bir durum olan güzellik için de belli standartlar saptamıştır. Bu standartlaşma dışlayıcı olduğu ölçüde işlevseldir ancak tüm modellerin standartlaşması sektörün “sanatçılarını” onlara karşı ilgisiz kılar. Jesse’nin ajansa kabulünün ardından bir defilede yer almak üzere jürinin karşısına çıktığı sahne bu paradoksa işaret eder. Bir grup model iç çamaşırlarıyla sandalyelerde oturarak beklerken sırası gelen gruplar kendilerini jüriye göstermek üzere teker teker yürümek için ayaktadırlar. Jürinin asıl karar vericisi olduğunu anladığımız tasarımcı hemen hemen hiçbir kadının yürüyüşü ileilgilenmez. Jesse’ye sıra geldiğinde ise, hemen dikkatini ona yöneltir ve hayranlıkla izlemeye başlar. Sektörün mekanizmaları kendi buyruğu ile standartlaştırdığı kriterlere uyum sağlamış ve küçük bir yığın oluşturmaya başlamış olan modelleri elemek için anlamsız bir mekanizma geliştirmiştir ve bu mekanizmanın başına diktiği aktörler de aynı kriterlerin dışına çıkmış birinin elekten süzülerek karşılarına çıkmasını beklemektedirler. Burjuva düzeni birçok şeyi olduğu gibi güzelliği de denetim altına almak için standardize etmiştir ancak paradoksal olarak idealize edilmiş bir güzellik arzulanmaya devam eder ve bunu çağrıştıran bir örnekle karşılaşıldığında dumura uğranır. Yine de bu güzelliğin kaynağının aynı standartlaştırıcı döngüye dahil edilmemesi düşünülemez.

Jesse’nin bu döngüye asimile olmasıyla ilgili en çarpıcı sahne podyuma çıktığı sahnedir. İlk kez podyuma çıkmasına rağmen şovun kapanışını yapma şerefine nail olur. Yürüyüşünü sahnelemek için beklediği sırada patlayan flaşlar gözünü kamaştırır ve podyumun diğer ucunda mükemmelliği ve uyumu sembolize eden üçgenlerden oluşan bir sembol görür. Kamera bakışımızı podyumun girişinde bekleyen Jesse’ye yönelttiğinde ise onun kamaşan gözlerinin önünde beliren mükemmellik sembolüyle bu görüntüyü kıyaslamaya davet ediliriz. Jesse üzerine yansıtılan ışıklarla çerçevelenmiş bir üçgenin merkezinde durmaktadır. Tıpkı bir elmas gibi parlamaktadır ancak dışı kapkaranlık olan bu üçgen çerçevenin içerisinde kapana kısılmış gibidir aynı zamanda. Yürüyüşünü gerçekleştirirken “mükemmelliğe” doğru yaklaşmış olur, mesafe kısaldığında kendi yansımasını bu üçgenlerin içerisinde görmektedir. Böylece hem mükemmelliğin tam olarak ulaşılamayacak soyut ve imkansız bir ideal olduğu vurgulanır, hem de Jesse kendisini bu tuhaf aynadan görmeye başlayarak dönüşümünü tamamlamış olur. Jesse bu üçgenlerde kırmızı neonla aydınlanmış ve donuklaşmış bir ifadeyle kendisine bakan görüntüsü karşısında önce şaşkınlığa düşer, sonra da bu bakışı benimser.

Sonraki sekansta Jesse’nin normalde neon dünyayla uyumsuz olan saf ve insancıl bazı davranışlarından arındığını ve artık daha çok bu dünyaya içkin hale geldiğini anlarız. Daha önce doğal ışıkla aydınlanan odası artık neon ışıkla aydınlanmaya başlamıştır. Defilenin ardından neon dünyadan bazı karakterlerle bu dünyadan olmayan erkek arkadaşı Dean arasında ortaya çıkan gerilimde Dean’e karşı tavır alır. Daha sonra bu tavrı, “ne yani onlar gibi mi olmak istiyorsun” diye yüzüne vurulduğunda da, “onlar benim gibi olmak istiyor” diyerek kendini savunur. Neon dünyanın nesneleştirdiği Jesse, kendisini özne sanmaya devam etmektedir. Kaldığı motelin işletmecisi tarafından, kapısı bozuk olduğu için yani şans eseri cinsel saldırıya uğramaktan kurtulurken, yan odada kalan 13 yaşında evden kaçan kız çocuğunun uğradığı saldırıya sessiz kalır. Böylece “meleksi” yanı tamamıyla yerle bir olmuştur.

Jesse’nin sindirile(meye)n güzelliği

Jesse’nin süreç içerisinde bir güzellik nesnesine indirgenmesi çift yönlüdür. Bir yandan kendisini güzelliğiyle tanımlamayarak kendi araçsallaşmasına boyun eğer. Diğer yandan da başka insanlar tarafından bir güzellik ve arzu nesnesi olarak görülür. Bu sürecin mantıksal sonucu filmin güçlü bir metafora başvurması ile ortaya çıkar. Bu metafor sayesinde hem şeyleşme durumunun kendisi hem de diğer insanların bu durumla kurdukları ilişki tek bir yumak halinde karşımıza çıkar. Filmin ilk sahnelerinden itibaren diğer modeller Gigi ile Sarah’ın Jesse’nin güzelliğine duydukları kıskançlık, finalde yamyamlık metaforu ile doruğa ulaşır. Jesse’ye ilgisi açıkça eşcinsel olan Ruby de Jesse tarafından reddedilmesinin ardından bu yamyamlığın parçası olur. Jesse güzelliğine indirgenebiliyorsa bu metalaştığı yani mübadeleye açık hale geldiği anlamına gelir. Böylece onu yiyerek bünyeye katmak da tuhaf kaçmayacaktır. Bu mantık metanın kullanım değeri ve değişim değerinin özdeş sanıldığı muazzam bir yanılgıyla ilintilidir. Fetiş nesnesinde arzulanan şeyin yalnızca o nesneye içkin olduğu bir yanılgıdır. Ayrıca bu metaforla kendinden önceki toplum biçimlerini aşma iddiasındaki kapitalist düzenin insanının şartlar elverdiğinde ne kadar ilkelleşebileceğine dair de bir imada bulunulmuş olur. Sarah ile kıyaslandığında görece daha “insancıl” bir profil veren Ruby ve Gigi, bu eylemin sonucunu ve Jesse’yi sindiremez ve ölürler. Ancak film boyunca ara ara makyajıyla bir ölü gibi olduğu ima edilen Sarah bu eylemi sindirebilmiştir. Sarah tek başına ele alındığında bir zombi metaforudur ve aslında sektörün ve bu düzenin kendisini temsil etmektedir.