Arkeoloji bilimi macerası

Arkeoloji bilimi macerası

Söyleşi: Zelal Özgür Durmuş
21/03/2018 Çarşamba

Vücudumuzun yaşarken fosilleşen bir parçası olabilir mi? Peki onlarca insan iskeleti nasıl fosilleşmiş? Bize bir şey anlatıyor olabilir mi? Pipetinizi, malanızı ve boya kalemlerinizi hazırlayın önce kazıya sonra laboratuvar gidiyoruz. Hazırsanız eski çağlardaki yaşam yerlerini gezip iskelet, kap kacak arayacağız…

Bir heyecanla bilim insanlarının yolculuğunu takip etmek, veri toplama ve sorgulama süreçlerine dahil olmak ve insanın kökenine dair güncel bilgiler edinmek için bu kitap birebir. Üstelik aşağıdaki bağlantıyı tıklayıp indirebilirsiniz. Bastırıp çocuklar için etkinlik kâğıdı olarak değerlendirebilirsiniz.

Kitabı buradan indirebilirsiniz.

http://christinawarinner.com/wp-content/uploads/2017/07/MPI-CB-Turkish-I...

Kitapla gezintiye çıkmadan önce ön kazı yapmak isterseniz kitabı çeviren Ezgi Altınışık ile yaptığımız röportajı okuyabilirsiniz. BilimsoL’daki yazılarından yakından tanıyacağınızı düşündüğümüz Ezgi bir yandan Ostrava Üniversitesi Biyoloji ve Ekoloji Bölümü’nde doktora yaparken bir yandan da çeşitli bilim grupları ile kamusal bilim mücadelesi vermekte.

- Kitabı inceleyince bende ilk uyandırdığı düşünce nerede ufacık bir ipucu varsa, bu insan dişinde veya dışkısında olabilir, onları toplayan, birleştiren ve buradan bilgi üreten bilim araştırma süreçleri bu kadar gelişmişken ülkemizde bilimsel, nitelikli ve kamusal eğitim askıya alınmış durumda. Sen de buna karşı mücadele eden bir bilim insanısın. Peki, bu kitap nereden eline geçti? Bunu çevirmeliyim hissi nasıl oluştu?

- Son süreçte yaşananlar malum. Özellikle bilime ve eğitime yapılan saldırılardan toplumun her kesimi payını alıyor. Evrimin sansürlenmesi konusu bugünün meselesi değil, yıllardır sistematik olarak adım adım ilerledi evrim karşıtı girişimler ve sonunda tüm müfredattan silerek bu defteri kapattıklarını sanıyorlar. Elbette süreç içinde birçok mücadele ağı örmüş olduk. Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumları, Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji Derneğinin girişimleri, Bilim ve Aydınlanma Akademisinin kurulması çok değerli ve bu işin böyle bitmeyeceğini gösteriyor. Tabii ki tüm bunlar olurken alanı boş bırakmamak gerekiyor. Bazı yayınevleri evrimle ilgili kitapları basıyor olsa da bizim dönemin ucuz ve kaliteli kitaplar üreten TÜBİTAK’ı artık sansürü açıktan uyguluyor. Doğal olarak bizim bunları halka ulaştırmamız lazım.

Max Planck Enstitüsü Almanya’da ciddi biçimde örgütlenmiş, birçok bilim dalında araştırmaları yönlendiren bir kurum. Biz de onlarla ortak bilimsel çalışmalar yapıyoruz. Sadece akademik çevreye yönelik değil, zaman zaman halka yönelik çalışmalar da yapıyorlar. Bu kitap da böyle bir çalışmanın ürünü aslında. Bir çalıştay sırasında hazırlanmış. Benim de bu sayede haberim oldu. Sonra arkadaşlarla çevirelim diye konuştuk, hemen kitabın editörü ile iletişime geçtik. Emrah Çoraman’ın da yardımıyla çeviriyi tamamladık. Grafik düzenlemelerini kitabın editöryal ekibi üstlendi. Böylece hızla tamamlamış olduk. Ücretsiz dağıtılıyor olması kitabın en iyi özelliği diyebilirim. Çok soruldu: İsteyen herkes indirip boyayabilir. Sadece ücretsiz dağıtılması koşuluyla. Burada da söylemiş olayım; kitabı bastırıp ücretsiz olarak çocuklara ulaştırabilecek kurumlar benimle irtibata geçebilir. Öğrencilere yönelik etkinliklerdeki fotoğraflar bana ulaştırılırsa ben de Enstitüye ulaştıracağım. Bu çabanın herkese ulaşması bizi mutlu ediyor.

- Max Planck Enstitü’sü bunu hangi motivasyon ile hazırlamış? İçerikte neler öne çıkarılıyor biraz bahseder misin?

-Açıkçası bu soruyu onlara sormadım. Ama dünyada birçok bilim kurumu ve tekil olarak bilim insanları halka yönelik aktiviteler yapmaya çalışıyorlar. Çünkü herkes bilimsel düşüncenin öneminin farkında. Bu kitap da bu yaklaşımın bir ürünü olarak görülmeli.

Son yıllarda antik DNA çalışmaları oldukça gelişti ve hem bilim insanları arasında hem de halk arasında oldukça ilgi çekiyor. Bu kitabı hazırlayanlar da Max Planck İnsan Tarihi Bilimi Enstitüsünün araştırmacıları. Bu kurum birkaç sene önce insanlık tarihini birçok boyutuyla araştırmak amacıyla kuruldu. Arkeogenetik, Kültürel Antropoloji gibi bölümleri var ve büyük bir hızla antik DNA verisi üretip işleyebilecek kapasitedeler. Kitabın editörü Christina Warinner, antik mikropların DNA’sını inceleyerek insanlık tarihine yeni bir pencere açan bilim insanlarından biri. Daha önce etkeni bilinmeyen tarihteki büyük salgınları anlamaya yardımcı oldu. Sadece DNA da değil, antik proteinleri de çalışıyorlar.

Doğal olarak kitabın içeriği de bu çerçevede şekillenmiş. Arkeolojik kazılardan başlayarak elde edilen numunelerin laboratuvardaki serüvenini ve nihayetinde bu çalışmalardan neler öğrenebileceğimizi örnekleyerek anlatıyor. Bir yandan öğrenirken diğer yandan o süreci hayal ettiğimiz biçimde boyamak oldukça keyifli, ben denedim ☺ Tabii bizdeki bilim okuryazarlık seviyesi çok iyi olmadığından özellikle küçük çocuklar anlamakta zorlanabilir. Ancak ebeveynlerin düzgünce açıklaması böyle bir soruna yol açmayacaktır. Bu arada yetişkinler için de bence oldukça uygun.

- Antik DNA, modern DNA kavramları geçiyor. Neandertal insanın nesli tükenmiş kuzenlerimiz olduğunu, fosil bilim incelemelerine ek olarak, DNA’ya dayanarak da gösteriyoruz deniyor. Arada tam olarak nasıl bir ilişki var?

- Önce antik DNA kavramını açıklayayım. Bu kavram bilim dünyasının gündemine 1980’lerin ortalarında girdi. Basitçe, arkeolojik çalışmalar sırasında bulunan -insan, hayvan, bitki fark etmeksizin- organizma kalıntılarından DNA elde ederek, geçmişe dair bilgi edinmemizi sağlıyor. Sonradan sadece DNA değil, protein gibi başka moleküllerin de elde edilebileceği gösterildi. Şimdiye kadar birçok toplumun göç tarihi, toplumlar arası ilişkiler, hastalıkların tarihi, evcilleştirme gibi konularda daha önce bilmediğimiz ve yazılı kaynaklarda bulunması imkansız bilgiler edindik.

Neandertallerin esas tarihini de yine bu çalışmalar sayesinde anladık. 2010 yılında ilk Neandertal genom taslağı yayınlandı. Bu oldukça önemliydi, çünkü net olarak Neandertallerin kuzenimiz olduğunu anlaşılmış oldu. Fosil çalışmaları da zaten bu durumu işaret ediyordu ama karşı çıkanlar da bulunuyordu. Bugün artık aynı atadan ayrılan iki dal olduğumuzu tüm genetik çalışmalar destekliyor. Tabii sadece bu da değil, Neandertallere ait olduğu sanılan bir dişin aslında başka bir türe ait olduğu ve bu türün daha önceleri bilinmediği de yine genetik çalışmalar sayesinde anlaşıldı ve bu tür Denisovan olarak isimlendirildi. Dahası, Homo sapiens’in bu iki türle de çiftleştiği tespit edildi. Bu konularda BilimsoL’da bol miktarda yazı bulunuyor. Ben de bir kısmını daha önce Evrimsel Antropoloji Youtube kanalında anlatmıştım. https://www.youtube.com/playlist?list=PLy0tK5wq4SckuylTIDqqh2ISWPrXBaFur

- Kitapta insanın tarih içerisinde yarattığı çeşitli şeyler, örneğin süt üretimi, evcilleştirme, mısırın yenilebilir olarak değişimi, ayrı başlıklarda veriliyor. Burada hem tarihsel algıyı hem de insanın değiştirebilme gücünü aradan çekip çıkarabiliriz, ama çıkaramayabiliriz de. Bu noktayı kuvvetlendirmek için ebeveynlere veya öğretmenlere bir önerin var mı?

- Bu durum ancak ve ancak bilim okuryazarlık seviyesinin artırılması sayesinde geliştirilebilir. Bilimin yakın ve uzun dönem tarihini bilmeden tarihsel algıyı şekillendirmek pek mümkün gelmiyor bana. Dolayısıyla herkes bilim dünyasında neler olup bittiğini takip etmeli, bu arada tarih okumalarını bırakmamalı. Çünkü bilim birikimli ilerleyen bir süreç. Tekil olarak çalışmalar bize sadece “Neandertallerle çiftleşmişiz” bilgisini verir, ancak o motivasyonun ne olduğunu anlamak için dönemin bilişsel yapısını anlamak gerekir.

Örnek vermek gerekirse, evcilleştirme insanlık tarihinin önemli olaylarından biri. Neolitik Dönüşümün kapısını aralayan ve yerleşik yaşama geçiş için temel faktörlerden biri. “Evcilleştirme X tarihinde başlamış” bilgisi bize tek başına çok fazla bir şey ifade etmeyecektir. Ancak bu bilgiyi Neolitik Dönemin başladığı süreçle değerlendirirsek süt üretimini, yerleşik yaşama geçişi, üretim motivasyonunu ve tüm bunların bugünkü toplum yapısına etkilerini kavrayabiliriz.

- Türkiye’de yaygın olarak çocukların bilim öğrenmesi denilince akla robot yapmakla sınırlı bir program ya da üniversitelerde satılan pahalı “bilim okulları” geliyor. Oysa bir insanın bilimsel algısının gelişmesi ve bunu gerçekleştirebileceği bir dünyanın mücadelesini vermek bambaşka bir düzlem. Genç bilim insanı olarak toplumsal sahadabaşka neler yapıyorsun? Bu eşikte duran yaşıtlarına bir çağrın var mı?

- Ben bu konuyu kafamda olgunlaştırırken birtakım çelişkilere düştüm zaman zaman, birçok kişide de aynı çelişkilerin yaşandığını görüyorum. Bilim insanını topluma dokunmak zorunda mı ya da aydın kimliği olmalı mı? Altı üstü belli bir eğitim sürecinden geçerek, orada öğrendiklerimizi uyguluyor ve yeni bir şeyler mi üretiyoruz? Yoksa ürettiğimiz şeyin topluma yansıması mı önemli olan? Yani saf bilgiyi akademik yayınların içine hapsedip, toplumla bağını kurmazsak neyi üretmiş oluyoruz? Bu soruların cevabı aslında yukarıda bahsettiğim tarihsellikte saklı. Bilginin üretim sürecini tarihsel açıdan yakaladığımızda, ortaya çıkan sonuç: Toplumsal dönüşümleri bilgi üretimi güçlü şekilde besliyor. Bu anlamda bilim insanı aydın kimliğini kazanmak ve topluma dokunmak zorunda. Aksi durumda, birtakım istatistiksel yöntemleri, farklı veri gruplarına uygulamak haricinde bir iş yapmış olmazsınız. Örneklendireyim; Dünya’nın evrenin merkezinde olmadığı bilgisi dünya tarihini değiştirdi. Sırasıyla Yer-merkezcilik, İnsan-merkezcilik ve nihayetinde Avrupa-merkezcilik temellerinden kopup gitti. Bu aslında yeni bir dünyanın başlangıcına, Aydınlanma Çağı’na sebep oldu. Gelin şimdi “bilim bilim içindir, toplum bilim insanını bağlamaz” deyin. Bilim, insanlığın kolektif çabasıyla üretilmiş bilgiler bütünüdür.

Buradan hareketle, bugün bilim insanı sıfatını taşıyan herkes aydın mıdır? Topluma dokunmayan ve bir derdi olmayanlar, ya patent savaşları içinde debelenip duruyor ya iktidarlara yedeklenip arkalarını sağlama alarak ahkam kesiyor ya da ürettiği bilgiyi burjuvaziye “ne kadara okutsam” diye düşünüyor. Aydın bilim insanı Marie Curie’dir, ürettiği bilginin toplumun yararına kullanılması için mücadele eder. Mesela Türkiye’de köy köy dolaşıp aşı kampanyaları yapan doktorlar bilim ile toplum arasındaki ilişkinin en canlı taşıyıcıları olabilir. Yurt dışında iyi bir kariyer sahibi olabilecekken ülkeye dönüp mücadele eden Aykut Kence bu ülkenin aydın bilim insanıdır.

Ben de onlardan aldıklarımla ve yalnız olmadığımın bilinciyle mücadele gücü buluyorum. Yalnız olmadığımı ilk Evrim Çalışkanları’nın çalışmasıyla hissetmiştim. Ardından Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumları geldi. Ardından Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji Derneği geldi ve genç bilim insanlarının yetiştirilmesi için bir dizi etkinlik yapmaya başladı. Halka doğru bilgiyi ulaştırmak içinse Bilimsol’da haberler yapıyoruz. Mücadele hep birlikte büyüdü.

Şunu söylemek gerek: Bunca baskının altında yaşamaktansa, bunlarla mücadele etmek daha kolay geliyor bana. Dolayısıyla işin ucundan tutabilecek yaşıtlarıma çağrım “o işin ucundan tutun” olacak…