Özgecan’ın anısına... Çocuklarımızı nasıl koruyacağız?

Özgecan’ın anısına... Çocuklarımızı nasıl koruyacağız?

Deniz Arık Binbay- Psikiyatrist
09/03/2015 Pazartesi

Kaygılıyım, kaygılıyız. Hem kendimiz hem çocuklarımız için, hayallerimizin elimizden alınmaması için, onca emekle büyüttüğümüz, titizlendiğimiz, okuttuğumuz kitaptan, izlettiğimiz çizgi filme kadar seçici davrandığımız çocuklarımızın hoyrat bir darbeyle gelincik yaprakları dökülecek diye…

Ama rüzgâr çoktan sert esmeye başladı…

Kökleri mi güçlendirmeli? Çevresine sera mı kurmalı? Dört yanına koruyucu ağaçlar mı dikmeli? Başında mı beklemeli? Yoksa mevsimi mi değiştirmeli?

Son haftalarda olanları düşünüp duruyorum, duygusal kısmını bir kenara koymaya ve düşünmeye çalışıyorum. Kadın cinayetlerinin artmasının nasıl bir anlamı var? Siyasi, sosyolojik, psikolojik nedenleri neler? Toplumsal cinsiyetçiliğin payı nedir? Nasıl önlenir? Ve ilk planda kısa vadede çocuklarımızı bu hazin sondan nasıl koruruz? Onlara neler söylemeli, neler öğretmeliyiz?  

Ama mevsim normalleri niye değişti? Sanırım önce buna bakmalı. Çünkü bozulan bir şeyi düzeltebilmek için önce neresinin ve neden bozulduğunu anlamak gerekir. Tanı tedaviden önce gelir. Bu yazı dizisinde, çocuklarımıza yönelik yaklaşımları önceleyerek bu toplumsal hastalığın tanı ve tedavisini harmanlamaya çalışacağız.

Öncelikle Özgecanın, ismi gibi güzel yüzlü o kadının acımasızca öldürülmesi neredeyse tüm kadınların, hatta bazı erkeklerin kendi cinsel travmalarının depreşmesine yol açtı. Sosyal ağlarda, kahve içerken, yemek yerken, telefonda insanlar bu korkunç olaydan bahsetmeye ve kendi uğradıkları tacizleri anlatmaya başladılar. Polikliniğe başvuran hastalar çocukluklarında ya da erişkinliklerinde yaşadıkları cinsel travmaları daha çok dile getirir oldular. Ne oldu?

Özellikle cinsel travmalar kişiye acı veren, olumsuz duygular hissettiren anılar olduğundan benliğimiz kendini savunmaya alır, çoğu kez zor hatırlanır, bastırılır. Olayı hatırlatan bir durum olduğunda aniden insanın zihnine üşüşüverir.

Bu olay çok kuvvetli bir hatırlatıcıydı, çünkü hepimize dolmuşta otobüste son kalmamamız öğütlenmişti, bu tedirgin edici durumda kalmamak için varacağımız yere gelemeden inmiştik, ıssız sokaklarda hep arkamızı kollamıştık, yüreğimiz ağzımızda koşa koşa evimize gitmiştik, yalnız yol kenarında beklerken mutlaka dolmuşlardan, taksilerden, özel arabalardan kornalar çalınmıştı, yavaşlanıp bakılmıştı, belki durulmuştu. Korku çok güçlü bir duygu, belleğimizde derin izler bırakıyor. Bir sonraki sefer olanları hatırlayıp hayatta kalabilmemiz için evrimin bize bir armağanı. O an ellerimizin terlemesini, kalbimizin ağzımızdan fırlayacak gibi olmasını, kaşlarımızı çatıp önümüze bakmak dışında ne yapacağımızı bilemeyişimizi hatırladık. O zamanlar çocuktuk, gençtik, tektik. Şimdi anneyiz, babayız, öğretmeniz, halayız, teyzeyiz...  Bu yaşadıklarımızı çocuklarımızın yaşama ihtimali ve hatta bu ihtimaldeki artış hepimizi korkuttu. Ancak biliyoruz ki yaraların depreştiği zamanlar değişim için de fırsatlar sunar. Belki de toplumsal bir dönüşümün eşiğinde duruyoruzdur, kim bilir? Tam da burada meraklı okura Kafka’nın “Yasanın önünde” öyküsünü önerebiliriz.

Özellikle çocuklukta yaşanan cinsel travmalarda iki rol vardır, saldırgan ve mağdur. Orada yaşanan durumda mağdur olan çocuk, büyüdüğünde zihnindeki iki rolden ehveni şer olanı yani saldırgan olmayı seçer. Çocuklara cinsel tacizde bulunan kişilerin çoğunun kendi çocukluklarında cinsel travma mağduru oldukları bilinir. Yaşayanlar için cinsel travmanın etkisinden sıyrılmak, bu saldırgan-kurban ikileminden kurtulmak çok zordur. Sanırım tüm toplum olarak kurbanlar ve saldırganlar olarak ikiye ayrıldık, bazen biri bazen diğeri oluyoruz ve kendi travmalarımızın üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Asalım veya tecavüz ve işkence edilsin diyenler bu dikotominin saldırgan yanıyken, elimizden bir şey gelmez, biz ne yapabiliriz ki demek de “kurban”lığı kabul etmek demek değil midir? Beren Saat’in o çok paylaşılan yazısının girişindeki “yürüyücez de noolucak?” cümlesi gibi. Halbuki bu iki üç dışında birçok farklı konumlanış olabilir. Kontrol edebileceğimiz şeyleri kontrol etmek, şimdi hepimizin yaraları depreşmişken bu ikilemden sıyrılmak için, hem kendi travmalarımızın üstesinden gelmek, hem de yeni travmaların yaşanmasını engellemek için yapılacaklar neler olabilir? Özellikle de çocuklarımıza daha sağlıklı bir toplumda yaşama şansı tanıyabilmek için.

İçinde bulunduğumuz vahim durumla mücadele etmenin ve çocuklarımızı koruma için üç başlık söyleyebiliriz:

 1) Çocuklarımıza kendini korumayı öğretmek

 2) Toplumsal cinsiyetçilikle mücadele etmek

3) Cinselliğin bastırılarak amorf nesneye dönüşmesine yol açan dini yasakları sorgulamak, sorgulatmak ve gericilikle mücadele etmek

Bu başlıkların her biri üzerinde tek tek konuşulmayı hak ediyor. Önümüzdeki üç pazartesi ‘çocuk’ odaklı yazılarla bu başlıkları ayrıntılandıracağız.

Haftaya görüşmek üzere…

Katkı ve önerileriniz için: [email protected]