Nürnberg ve sonrası

Nürnberg ve sonrası

İzge Günal
02/10/2016 Pazar

Bundan 70 yıl önce, 1Ekim 1946’da Nürnberg mahkemesi sonuçlanmıştı. Nazilere verilen cezalar bir yana, bu mahkemenin sonunda yayınlanan ve insanlığa karşı işlenen suçları belirleyen ilkeler, belki de mahkemeden daha çok bilinir hale gelmişti. Nürnberg ilkeleri diye anılan bu metin günümüzde etiğin temelini oluşturmaktadır.

Mahkeme sırasında insanlar üzerinde yapılan deneylere (bunlara deney değil işkence demek gerekir aslında) ait çok sayıda itirafta da bulunulmuştu. Örneğin, 1939 yılında Egfinghaar psikiyatri kliniğini yöneticisi Dr. Pfannmüeller bir deri bir kemik kalmış yaşları bir ila beş arasında değişen çocuklardan birini havaya kaldırıp, öğrencilere, yiyeceğin aniden değil, yavaş yavaş kesildiğini söyleyip ve “bu çocuk bir iki gün daha hayatta kalır” dediği gibi.1

Elbette bugün artık herkesin bildiği Mengele deneyleri de Nürnberg dosyalarında yer almıştı. İnsanların uçaktan atılması,  yüksek basınç altında bırakılması, çok düşük ısı derecelerinde tutulması gibi testlerle dayanıklılık dereceleri ölçülüyordu. Ve bu ölçümler denekler ölünceye kadar sürdürülüyordu.

“Neyse, artık bunlar geride kaldı” demeyi çok isterdim ama ne yazık ki durum böyle değil. Özellikle ABD’nin sicili bu hiç de parlak değil. Örnek mi? O kadar çok ki:  Literatüre "Tuskegee Çalışması" olarak geçen bir araştırma 1932'de başlamış ve çalışmaya sadece sifilizli (frengi) 400 zenci ve fakir hasta alınmıştı. Bu hastalara bedava tıbbi bakım önerilmiş ve kabul eden hastalar ölümlerine kadar izlenmişti. Araştırmaya katılan hastalar bu şekilde tedavi olacaklarını sanıyordu. Çalışma başladığı sırada penisilin isimli antibiyotiğin bu hastalıkta da etkin olduğu bilinmesine karşın hiçbirine penisilin verilmemiş ve tedavisiz bırakılan hastalara ne olacağı araştırılmıştı.

Tuskegee çalışması en ünlü ama tek çalışma değildi.  1942'de Michigan'daki bir akıl hastanesinde Dr. Jonas Salk'ın hastalara önce deneysel bir grip aşısı yapması, sonra deneklere grip virüsü vermesi; aynı yıllarda, Dr.Saul Krugma’ın New York’taki Willowbrook Eyalet Hastanesi’nde çoğu “geri zekalı” olarak etiketlenen çocuklara hastalık çalışmasının bir parçası olarak bilerek aktif hepatit virüsü bulaştırması (age. s: 156) ; Pennsylvania'da mahkûmlara Asya gribi bulaştırılması; huzurevindeki yaşlılara kanser hücresi verilmesi gibi olaylar vardı.

Daha büyük çapta ise 1954’te bizzat ABD tarafından Marshall Adaları’nda yaşayan halk üzerinde bir nükleer serpinti deneyi yapıldı. Castle Bravo kod adı verilen deneyde yakınlardaki bir mercan adası üzerinde hidrojen bombası patlatılıp, yayılan nükleer serpintinin insanlar üzerindeki etkisi araştırılmıştı. Sonuçta gebe kadınlarda çocuk düşürme oranlarının ikiye katlandığı ve çocuklarda gelişme sorunları yaşandığı gözlemlendi. Başta tiroid olmak üzere her türlü kanser olgularında da artış saptanmıştı.

Bunların bir kısmı için ABD başkanları özür dilemiş olsa da sonucu değiştirmiyor; sadece “acaba haberimizin olmadığı başka hangi deneyler var?” diye düşünüyor insan.

Kapitalist dünyanın diğer yerlerinde de durum farklı değil. Hepiniz anımsayacaksınız, 2008 yılında Tuzla'da kum torbası yerine işçileri kullanarak gemi filikasını test edilmiş ve sonuçta üç işçi ölmüştü.2

Helsinki Bildirgesini anımsamakta yarar var: hiçbir bilimsel çıkar araştırmaya katılan gönüllülerin bireysel haklarından ve çıkarlarından asla üstün tutulamaz.3

 

1 Lapon L. Beyaz Önlüklü Katiller. Pales yay. 2016. s: 59

2http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/filika-cinayetinde-bes-tutuklama-h...

3http://dishekimligi.istanbul.edu.tr/wp-content/uploads/2014/11/helsinki-...