Her bilim insanı anılarını yazmalı

Her bilim insanı anılarını yazmalı

İzge Günal
17/11/2014 Pazartesi

Daha önce de yazmıştım, insanı/insanları bilimsel araştırma yapmaktan soğutmanın yollarından biri, hatta en kolay yolu genç bilimciye bilimsel araştırma nasıl yapılır diye ders vermektir. Bu konuda kılavuz kitap yazmak da bu bağlamda düşünülebilir.

Bir süredir yüksek lisans dersi olarak “bilimsel araştırma yöntemleri” dersi veriyorum. Talep ilk geldiğinde sevinmiş, eğlenceli olacağını düşünmüştüm. Dersler eğlenceli geçmesine geçti ama sonrasında öğrencilerin benim yöntemlerimi kabullendiklerini fark ettim! Hâlbuki  “her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi her bilimcinin de kendine özgü çalışma biçimi olması gerektiğini, bilim gibi yaşamın en özgür süreçlerinden bir tanesine sınırlamalar getirmenin hata olduğunu,” düşünüyor ve bunu tartıştığımı sanıyordum.

Kılavuz kitaplara toplu olarak yeniden baktığımda, ilk dikkatimi çeken tümünün neredeyse birbirinin aynısı olduğuydu. Örneğin, birçoğu, çalışma konusu bulabilmek için kütüphanelere gidip kitapları karıştırmayı öneriyordu (aslında bu durumun istihareye yatmaktan bir farkı olmadığını bilimle uğraşan herkes bilir). Buna benzer örnekler çoğaltılabilir ama ilginç olan, bu kılavuz kitapların yazarlarının neredeyse hiçbirinin ciddi bir bilimsel üretimi olmamasıydı!

Aslında bilimsel çalışma sürecinin gizleri, onun makalelere, kitaplara yansımayan kısmındadır. Örneğin penisilinin bulunuş öyküsü: Alexander Fleming bir deney üzerinde çalışırken, muhtemelen laboratuvarın karşısındaki bardan uçup gelen bir küf mikroskoptaki lamın üzerine konmuştu. O sırada Fleming, lam üzerinde zararlı bir bakteri türü olan stafilokokları inceliyordu. Dikkatsiz bir bilim adamı bu küfü büyük olasılıkla önünden uzaklaştırırdı, ama o, küfün bakteri üzerindeki etkisini görmek istedi. Sonuç hayret vericiydi… Çünkü Fleming, “Penicilim notatum” isimli yeşil küfün bulunduğu bölümdeki bakterilerin öldüğünü fark etmişti… Daha sonra gerçekleştirilen testlerde, bu küfün diğer bakteriler üzerinde de etkili olduğu ortaya çıktı. Tavşan, fare ve insanlar üzerinde yapılan testler sonunda, açık bir yan etkisinin de olmadığı görüldü.

Bu ya da buna benzer bilgilere asla bilimsel makalelerde ulaşamazsınız; bilimsel makaleler gerçeği fark ettikten veya fark ettiğinizi sandıktan sonraki süreci anlatır. Fleming örneğinde, bilimsel makalede yeşil küfün etkisini fark ettikten sonraki süreç anlatılır.  Standardize edilmiş çeşitli bakteri kolonilerine küfün verildiği, hatta benzer kolonilere kontrol grubu olarak ayrıca hiçbir şey verilmeden takip edildiği, sonra ölen koloni miktarlarının karşılaştırıldığı ve istatistik olarak anlamlı farklılık bulunduğu ve sonuç olarak yeşil küfün etkili olduğu anlatılır. Ama en önemli aşama olan, bardan uçup gelen küfün öyküsü asla bilimsel bir makalede yer almaz.

Sadece hipotezin nasıl oluşturulduğu, fikrin nereden geldiği değil, çalışma sırasında da ders alınacak pek çok nokta makalelerde yer almaz. Örneğin, son dönemde biyolojideki en büyük gelişmelerden biri, belki de en büyüğü olan DNA yapısının keşfini anlatan makale, yaklaşık bir buçuk sayfa uzunluğunda bir yazıdır. Yazıyı okuduğunuzda modeli anlarsınız belki ama bilim eğitimi açısından James Watson’ın yazdığı ve modeli nasıl oluşturduklarını anlattığı kitap çok daha yararlıdır. Kitapta adım adım sonuca nasıl gittikleri, nasıl hatalar yapıp yanlış yöne saptıkları, sonra hatalarını nasıl fark ettikleri, etik dışı kabul edilebilecek davranışları vs. ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.

***

Anılar benim en keyifli okuma deneyimlerim arasındadır. Tam olarak nereye oturtacağımı da bilemem; kimi zaman bir roman, bir öykü tadındayken, kimi zaman kendimi ciddi bir teorik yapıtı okurken bulurum. Sadece anılardaki bu gelgitlerden değil, asıl sevme nedenim içerdikleri olağanüstü öznelliktir. Attila İlhan’ın deyişiyle, “Anıları okuyan insanların uyanık olması lazım yani anıda ne söyleniyorsa onu yüzde yüz gerçek diye almaması lazım. O dönemi biraz düşünmesi veya o dönem hakkında biraz bilgi edinmesi yararlı olur.” Elbette anı yazarı nasıl baktığı yerden yazarsa, okuru da istediği yönden okuyabilir.

Anı yazmada biraz tembel bir toplumuz. Kimi zaman insanlar anılarını yazarak sırları açığa vurmaktan korkar. Bu korku aslında sadece devlet sırrını ifşa etme korkusu da değildir, herhangi bir “sır” kabullenmesi olabilir.  Ama her durumda bu korkunun yersizliği çok açıktır. Bence herkes tarihe tanıklık ettiğini düşündüğü an anılarını yazmaya başlamalı. Ancak burada zamanlama çok önemli: ne kişileri tehlikeye atacak kadar erken (örneğin anılar başkasının başına iş açmamalı), ne de anlatılanlara itiraz edecek kimsenin kalmayacağı kadar geç olmalı.

Neyse konudan uzaklaşmadan şunları söyleyeyim: Bir kişinin anılarını yazması kendisi ve çevresiyle hesaplaşmasıdır, başka bir deyişle geçmişi yargılamasıdır. Bilim de en güzel kişinin kendi çalışmalarıyla hesaplaşmasıyla öğretilebilir.