Bilim insanı örgütlenmesi

Bilim insanı örgütlenmesi

İzge Günal
05/10/2015 Pazartesi

Kuşkusuz, örgütlü olmak çağdaş yaşamın bir gereği. Sadece çağdaş yaşamın değil, aydın olmanın da, kentli olmanın da bir gereği. Bu durumda çağdaşlık, kentlilik ve aydın olma kavramlarıyla yakından ilintili olan bilim insanının örgütlü olması ve hatta bu konuda toplumun diğer kesimlerinin de önünü açmasını beklemek yanlış olmaz. Ancak durum hiç de böyle değil.

Kuramsal olarak bakıldığında, örgütlenmek isteyen herkes için bir yer var: çalışanlar için işkoluna göre sendikalar, öğrenciler için politik konumlarına veya okullarına göre dernekler, ayrıca semt örgütlenmeleri, ilgi alanı örgütlenmeleri, politik platformlar, cepheler vs. Elbette buralarda örgütlenmek de sanıldığı kadar kolay değil; ciddi sorunlar var ama yine de uğraşılırsa herkese girilebilecek bir örgüt bulunuyor.

Bilim insanları için ise durum biraz farklı. Çok büyük bir çoğunluğu üniversitelerde çalışsa da, çeşitli araştırma merkezlerinde de bilim insanları çalışmakta ve önlerinde sadece çalıştıkları sektördeki sendikal örgütlenme bulunmakta. Böyle bir durum, farklı sektörlerdeki bilim insanlarını birbirlerinin sorunlardan habersiz kılarken ülkenin bilim politikasına müdahaleyi de daha başından engelliyor. Bilim insanı örgütlenmesinde ilk sorun bu.

Diyelim  “üniversite dışı bilim insanı sayısı az, göz ardı edilebilirler”, ki bu yaklaşım örgütlenme mantığı açısından yanlıştır, üniversitedekiler açısından da sorun vardır. Öncelikle sendikaları ele alalım. Üniversitelerde iki sendikal alanda örgütlenme olasıdır: eğitim ve sağlık işkolları. Böyle bir durum daha başından örgütlenmeyi ikiye bölmektedir.  Hadi bunu da kabul edelim ama her iki iş kolunun büyüklüğü ve esas kitlesinin sorunları, bilim insanın taleplerini ikinci planda bırakmaktadır haklı olarak. Gerçekten de, ikisi de aynı iş kolunda örgütlü olsalar da, Silvan’da ciddi can güvenliği sorunu olan bir ambulans şoförüyle, ya da Erciş’in bir mezrasındaki öğretmenle, İzmir’de laboratuvarında çalışan bir bilim insanını aynı talep etrafında örgütleyebilmek neredeyse olanaksızdır. Zaten sendikaların yayınladıkları kitap, broşür vs. gibi dokümanlara baktığımızda bilim insanlarının sorularına çok az yer verildiğini, yer verildiği kadarıyla ise bu işten hiç anlamadıklarını görülür.

Üniversitelerdeki bilim insanlarının dernek çatısı altında örgütlenmeleri ise ayrı bir sorun. Öncelikle üniversite ile ilgili her konuda olduğu gibi, örgütlenme deneyimine de üç temel bileşen (bilim insanı yani öğretim elemanı, öğrenci, emekçi) açısından bakmak gerekir. Mücadele edilecek yerin rektörlük ve/veya YÖK olduğu düşünüldüğünde, böyle bir yaklaşım zaten bir zorunluluktur. Ancak bunu şimdiye dek sadece Üniversite Konseyleri Derneği (ÜKD) başarmaya çalışıp, ilk kez üniversite öğretim elemanı, öğrenciyi ve emekçiyi aynı çatı altında örgütleme savıyla kurulmasına karşın çeşitli nedenlerle bunu gerçekleştirememiş ve sadece bir öğretim elemanı derneği halini almıştır.

Ancak üçlü örgütlenme de sorunsuz değildir, çünkü bilim insanının talepleri diğer bileşenlerden farklı olabilir. Örneğin, bir bilim insanı için mesai saati gibi bir kavram olamaz; kimi zaman hiç üniversiteye uğramayıp, başka bir zaman ise günler boyu laboratuvarından çıkmayabilir. Laboratuvardaki işleri tek başına yapamayacağı için burada üniversitenin diğer emekçilerinin de bulunması gerekir ama böyle bir çalışma sistemi de onlara uygun değildir. Örnekler çoğaltılabilir ama bu da örgütlenmedeki ikinci sorundur.

Son olarak bilim insanının kendisinden kaynaklanan sorunları da vardır:

1) Örgütlenme gereksiniminin toplumun diğer kesimlerine göre bağıl olarak daha azlığı:      Üniversitelerde bilim insanlarının örgütlenme gereksinimi sorununu ortaya koyabilmek için öncelikle Türkiye’de üniversite/devlet ilişkisine bakmak gerekir. Genel bir değerlendirme yapılacak olursa, 1980 yılına dek devletin on, on beş yıllık aralarla üniversiteye müdahale ettiği, kısa sürede istediği değişiklikleri yapıp (ve genellikle tasfiye listeleri de hazırlayıp) sonra deyim yerindeyse üniversiteden çekildiği söylenebilir. Ara dönemlerde devlet ile üniversite arasında, varlık nedeni olan bilim-eğitim çelişkisi dışında, ciddi bir sıkıntı olmadığı için öğretim üyeleri arasında örgütlenmeyi gerektirecek bir dürtü de yoktur.  Sadece somut sorunlar temelinde olan geçici örgütlenmeler (örneğin 147’ler Derneği) başarıya ulaşıp, kitleselleşebilmiştir. İlginçtir, 1980 yılına dek devlet öğretim üyesi dernekleri ile ilgili yasal bir düzenleme gereği bile duymamıştır.

2) Genel bir aydın sorunu olarak bireycilik: Örgütlenmenin önündeki engellerden bir diğeri de, genel bir aydın hastalığı olarak adlandırılabilecek, bireycilik ve örgütlenme “karşıtlığı” dır. En gevşek örgütlenmenin bile getirdiği minimal disiplin, akademisyenin yine deyim yerindeyse “fildişi kulesini” tehdit edebilmektedir.

ÜKD’nin Ekim ayı içerisinde yapacağı genel kurulu öncesinde bu sorunları gündeme getirip tartışılabilmesini istedim.